Ekonomik büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomik büyüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

OECD'den savaş değerlendirmesi

 

OECD’den İran Savaşının Etkileri Konusunda Emekçilere Kötü Haber

Mustafa Durmuş

28 Mart 2026



ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı haksız ve uluslararası hukuka aykırı savaş bir ayını doldurmak üzere. Savaşın nasıl ya da ne zaman sona ereceği ise tam bir muamma.

Ancak net olan bir şey var: Her savaşta olduğu gibi, sadece insanlar, çocuklar, diğer canlılar ölmüyor; aynı zamanda savaş, ekonomik ve ekolojik yıkıma ve göçlere ve sosyal felaketlere de yol açıyor.

Bu ekonomik ve sosyal yıkıma neden olan faktörlerin başında kuşkusuz; Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla ortaya çıkan ciddi bir enerji (petrol, LNG) ve gübre gibi hammadde arzı daralması geliyor.

Enerji krizi

Bu durumun petrol ve doğal gaz fiyatlarını füze hızıyla artırmasıyla doğan küresel bir enerji krizi ve bunun neden olduğu enflasyon artışı (özellikle de gıda enflasyonu) söz konusu.

Petrol, hammadde ve girdi ve mamul mal tedarik zorluğunun üretim ve tüketimde neden olduğu daralmalar yüzünden, ekonomilerin büyüme hızının giderek yavaşlaması, hatta ekonomilerin küçülmesi ve paralelinde işsizliğin patlaması kaçınılmaz olacak.

Kuşkusuz, bunların sonucunda, emekçi halkların yoksulluğu artacak. Ancak, başta petrol üreticisi büyük tekeller ve dünyadaki küçük bir imtiyazlı azınlık (petrol üreticileri, silah tüccarları ve spekülatif finansal yatırımların sahipleri) servetlerini katlayacaklar.

Ekonomik büyüme (sermaye birikimi) yavaşlayacak

OECD, bu hafta yayınlanan son ekonomik görünüm raporunda (1), tam olarak bu sözcüklerle ifade etmese de gidişatı mealen böyle anlatıyor. Bu yüzden de Örgüt bu savaş nedeniyle, bu yıl ve gelecek yıl başta büyük ekonomiler olmak üzere, ulusal ekonomilerin büyüme tahminlerini düşürdü.

Rapora göre, (ABD hariç) tüm G7 ekonomileri, bu yıl daha önce tahmin edilenden daha yavaş büyüyecek; en büyük düşüş ise yüzde 1,2'den yüzde 0,7'ye gerileyecek olan İngiltere'de görülecek.  OECD'ye göre, ABD ekonomisi petrol ve gaz ihracatındaki artışlar ve yapay zekâ yatırımları sayesinde tahmin edilenden daha hızlı büyüyebilecek. (Ancak finansal istikrar, enflasyon ve kamu borcu açısından durumun kötüleşmesi bekleniyor).


Enflasyon yükselecek

Enerji fiyatlarındaki artışın ve tedarik zincirindeki aksaklıkların, Brezilya, Meksika, Türkiye, İngiltere ve ABD dahil olmak üzere bazı büyük ekonomilerde enflasyonun hedef seviyenin üzerinde seyrettiği bir dönemde ortaya çıkmış olması, enerji fiyatlarındaki ani yükselişin ardından orta vadeli enflasyon beklentileri de artırdı.

Öyle ki OECD, G20'nin önde gelen ekonomilerindeki enflasyon tahminini önceki yüzde 2,8'den yüzde 4'e yükseltti. Arjantin’in, yüzde 31 ile en yüksek enflasyon oranına, Türkiye’nin yüzde 26,7 ile ikinci en yüksek orana; Çin’in ise yüzde 1,3 ile en düşük enflasyon oranına sahip olması bekleniyor.  ABD’de enflasyon oranı, şu anki yüzde 2,9'dan yüzde 4,2'ye sıçrayacak.


Savaşın kapsamı ve süresi büyük ölçüde belirsiz olmakla birlikte, enerji fiyatlarının uzun süre yüksek kalacak olması, üretim ve işletme maliyetlerini önemli ölçüde artıracak ve tüketici fiyat enflasyonunu yükseltecek. Bu durum ekonomik büyüme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Kısaca, savaş önümüzdeki çeyrekte de (Nisan-Mayıs-Haziran) devam ederse, büyüme tahminlerinin daha da aşağıya, buna karşılık enflasyon tahminlerinin yukarıya çekilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Rapora göre, enflasyon artıp, ekonomik büyüme yavaşlarken, devasa yapay zekâ yatırımlarından beklenenden daha düşük getiri elde edilmesi, finansal piyasalarda daha kapsamlı bir yeniden fiyatlandırma sürecini tetikleyerek talebi zayıflatabilir ve finansal istikrar risklerini artırabilir.

Finansal sıkılaştırma gündemde

Bu beklentiler yüzünden küresel finansal piyasalardaki dalgalanma (özellikle bazı Asya ekonomilerinde) arttı ve finansal koşullar sıkılaştı. Savaşın sürmesi halinde finansal sıkılaşma (faiz oranlarının yükseltilmesi ve likiditenin zorlaştırılması gibi) sadece bu ülkelerle sınırlı kalmayacak ve hem gelişmiş hem de azgelişmiş piyasa ekonomilerine de sıçrayacaktır.

Askeri harcamalar artacak

Kısa bir süre önce Trump’ın NATO’ya yaptığı telkinlerle, üye ülkeler 2030 yılına kadar askeri harcamalarını milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar artırma kararı almıştı. ABD/İsrail-İran savaşı ise bu harcamaların hızlanmasına neden oluyor. Bu da bir yandan kaynakların üretken sektörlerden çekilip savaşa ayrılması ve bunun mevcut yoksulluk ve açlığı daha da artırmasıyla, diğer yandan da enflasyonun daha da artmasıyla sonuçlanacaktır.


Türkiye ekonomisinin büyüme hızı yavaşlayacak, enflasyon tekrar tırmanışa geçecek

Türkiye, ekonomisi özellikle de 1950’li yıllardan bu yana ithalata bağımlı bir ülke. 1980’de uygulanmaya başlanan neo-liberal sermaye birikim stratejisi ve 2003’ten bu yana izlenen yabancı kaynağa ve ithalata bağımlı neo-liberal büyüme stratejisi, bu yapısal sorunu daha da derinleştirdi.

Gelinen nokta itibarıyla, Türkiye ekonomisi seçili ülkeler arasında petrol ve doğal gaz ithalatına en bağımlı 4’üncü ve gübre ithalatına en bağımlı 6’ncı ekonomi konumunda. 

Bu yüzden de Türkiye, savaş nedeniyle orya çıkan petrol, doğal gaz ve gübre ithalatı darboğazlarından ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında geliyor: ekonomik büyümesi yavaşlarken, enflasyon ve işsizlik daha da artacaktır.


Ayrıca, Türkiye, Elektrik, doğal gaz ve diğer enerji kullanımının hane halklarının tüketimleri içindeki payının yüksekliği açısından, 3’üncü sırada yer alıyor. Bu pay en yoksul hanelerde, diğerlerinin iki katına çıkıyor. Bu da savaşın neden olduğu yaşam maliyeti artışlarından (sınıfsal olarak) en çok en yoksul emekçilerin etkileneceğini gösteriyor.

Bütün bu gerçekler ortada iken, siyasal iktidarın “iyi ki bugünlerde ülkeyi biz yönetiyoruz” biçimindeki açıklamasının hamasetten başka anlamı yok. Bu açıklamayı yapanlar, örneğin Suriye’nin bugünkü durumuna gelmesinde ve ABD ve İsrail’in bölgedeki kalıcılığında, mevcut iktidarın rolünü unutmuş gibi görünüyor.


Sonuç olarak

Türkiye’deki enflasyon, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların, savaşlarla birlikte ortaya çıkan sorunlar olmaktan ziyade, kapitalist sistemin ürünleri ve siyasal iktidarların izlemekte olduğu emek karşıtı ve sermaye yanlısı ekonomi politikalarının sonuçları olduğu bir gerçek.

Ancak, Orta Doğu’da sürmekte olan savaş bu sorunları daha da derinleştiriyor.  Bu yüzden de kapitalizme ve otoriter bir rejime karşı çıkmak kadar, emperyalizme ve emperyalist savaşlara da karşı çıkmak gerekiyor.

Başta sendikalar olmak üzere, işçi sınıfının örgütleri, emek, demokrasi ve barıştan yana siyasal partiler ve hareketler, diğer toplumsal hareketler ve çevre ve kadın örgütleri, bu gelişmelerin farkında olarak örgütlülüğü ve eylemliliği daha da artırmak zorunda.

Nitekim, sermaye sınıfı ve işveren örgütleri, savaşı bahane ederek işçi çıkarmaya ve toplu iş sözleşmelerinde çok daha katı bir tutum takınmaya başladılar bile.

Yıllardır yasal grevleri dahi yasaklayan veya erteleyen siyasal iktidarsa daha da sertleşiyor. Hatta Millî Eğitim Bakanlığı, grevci öğretmenlerin yerine Bakanlığa bağlı öğretmeleri görevlendirerek Tez-Koop-İş Sendikası önderliğinde iki aya yakın bir süredir devam eden İtalyan Lisesi Öğretmenlerinin haklı grevini kırmaya çalışıyor.

Önümüzdeki süreçte sermaye sınıfı ve iktidarın bu tutum sürecek ve siyasal iktidar asgari ücret zammı gibi zamları en düşükte tutmaya devam ederken, izleyeceği emek karşıtı harcama ve vergi politikalarıyla faturayı emekçilere ödetmeye devam edecektir.

Kısaca, savaşın daha da kötüleştirdiği ekonomik zorluklarla birlikte, sınıf mücadelesi de keskinleşecektir. Bu yüzden de işçi sınıfı ve tüm emek örgütleri tüm mücadele araçlarıyla, bu mücadele için hazır olmalıdır.

Dip notlar:

(1) https://www.oecd.org/en/publications/oecd-economic-outlook-interim-report-march-2026 (26 Mart 2026).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


9 Aralık 2025 Salı

2026 Yılı Bütçesi

 

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin Analizi (1):

Yeni bir bütçe paradigmasına ihtiyaç var!

Mustafa Durmuş

8 Aralık 2025


2026 yılı bütçesi bugün Meclis Genel Kuruluna geldi. Normal koşullarda 20 gün boyunca tartışılacak ve sonra oylanacak. 5018 Sayılı Kanun’a göre bütçede harcama artırıcı değişikliklerin yapılması mümkün görünmediğinden, muhalefet partilerinin sözcüleri öneride bulunmaktan daha çok bütçe üzerinden iktidarı eleştirecekler ve ülkenin diğer sıcak gündemlerini tartışacaklar.

Biz bu yazı dizisinde bütçeyi çok yönlü olarak ele alacak ve ilk bölümde bütçenin ekonomi ve emekçiler ve bir bütün olarak toplum açısından önemini anlatacağız.

Bütçeler ‘Sosyal Sözleşme’nin yıllık olarak düzenlenmiş halidir

Devlet bütçelerine ilişkin hususlar toplumun çok ilgisini çeken hususlar olmasa da toplumu düşündüğümüzden çok daha fazla etkilerler. Çünkü bir hükümetin; kimin hangi vergileri ödeyeceği, kimin hangi hizmetlerden yararlanacağı ve ne kadar borç alınacağına ilişkin olarak aldığı kararlar; sadece ekonomi üzerinde değil, aynı zamanda insanların gelirleri ve refahları üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir.

Bütçeler ayrıca bir toplumun daha eşit mi olacağı, yoksa sosyal olarak bölünmüş mü kalacağı ve dezavantajlı gruplar da dahil olmak üzere toplumun daha iyi bir yaşam için gerçek imkanlara sahip olup olmayacağı konusunda da etkilidir.

Böylece bir siyasal iktidarın vergilendirme, harcama yapma ve borçlanma açılarından niyetini ortaya koyan hükümet bütçeleri, kamu kaynaklarının nasıl artırılacağına ve harcanacağına dair bir belge olarak, bir devleti ve vatandaşlarını birbirine bağlayan ‘sosyal sözleşme’nin yıllık olarak düzenlenen belgesi gibidir. Ayrıca kaynakları (yeniden) dağıtmanın bir yolu olarak, siyasi müzakerenin ve hesap verebilirliğin sağlanması için kilit bir arenadır.

Bütçeler çok önemli siyasi, hukuki, iktisadi ve yönetsel belgelerdir

Çünkü:

• Siyasal iktidarlara ve devletin tüm kurumlarına, yapacağı harcamalar ve toplayacağı vergi gelirleri açısından yasallık (meşruiyet) kazandırırlar.

• Egemen- yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası, sermaye ve servetin yeniden üretimi ve gelirin yeniden bölüşümünün aracı olarak işlev görürler.

• Ülkedeki rejimin ve siyasal iktidarların demokratik ve sosyal hak ve özgürlükler konusundaki duruşunun en önemli göstergesidir.

• Önümüzdeki yıl için 19 trilyon TL’ye yakın bir harcamanın yapılmasına ve 16 trilyon TL’den fazla kamu gelirinin tahsilatına izin verdiğinden, 2026 yılı bütçesi sosyal sınıflar ve farklı kimlikler arasındaki mücadelenin en önemli alanlarından biridir.

Yani bütçe bir kanun, bir politik belge olduğu kadar hem harcamalar hem vergiler hem de borçlanma boyutlarıyla ekonominin bütünü ve toplumsal sınıflar ve kesimler üzerinde çok önemli etkilere neden olan bir siyaset aracıdır.

Neo liberal bütçe anlayışı egemenlerin çıkarlarını korumayı amaçlar!

Kamu maliyesi ve devlet bütçesine yönelik mevcut neo liberal yaklaşım ise ‘makroekonomik istikrar’ ve ‘mali disiplin’e yoğun bir şekilde odaklanır. Oysa bütçe aynı zamanda çok önemli kaynak tahsisi ve yeniden bölüştürücü etkileri olan bir araçtır. Bu yüzden de bütçelerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal yönlerden de ele alınması gerekir. Bu da bütçelerin sadece “iktisadi” değil, “adalet, demokrasi, insan hakları ve toplumsal barış” açılarından da ele alınmasını gerekli kılar.

Bu yaklaşım, kalıcı yoksulluk, artan eşitsizlikler ve adaletsizlikler ve çevresel tahribat gibi devam eden küresel ve yerel sorunlar karşısında ve kuşkusuz aşırı sağcı popülist otoriterliğin ve yeni faşizmin yükselişine bir yanıt olması anlamında, özellikle önemlidir.

Jeopolitik gerginliklerin arttığı bir dönem bütçesi

Bir başka anlatımla, 2026 merkezi yönetim bütçesi varoluşsal bir acil durumla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde TBMM’de görüşülüyor. Bu dönem, uluslararası gerginliklerin ve savaşların yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde eşitsizlik ve yoksulluk artarken, liberal demokrasiler birer birer ortadan kalkmaya başladı.

Türkiye’de ise 22 yıldır sürdürülen neo liberal politikalar ülkeyi ciddi ekonomik krizlerin içine sürükledi. Aynı zamanda, vergi adaletini daha da kötüleştirdi: büyük sermaye şirketlerine hala çok hoşgörülü davranılıyor, onlardan ve zengin bireylerden yeterince vergi alınmıyor. Bu kesimlerin, gelirleri ve kazançları dikkate alındığında, karşılaştıkları vergi yükünün çoğu emekçilerin katlandığı vergi yükünden çok daha düşük olduğu görülüyor.

Bu politikalar, çoğu emekçinin, yoksul köylünün, küçük esnafın ve küçük işletme sahiplerinin, devlete ve demokrasiye olan inancını ciddi ölçüde sarstı. Bunun sonucunda aşırı sağcı otoriterliğin demokrasiye yönelik tehditleriyle karşı karşıyayız.

Ayrıca faşizm gibi açık bir diktatörlüğün önlenebilmesi, ekonomilerin toparlanabilmesi, eşitsizliğin azaltılabilmesi ve finansal piyasaların yeniden düzenlenebilmesi için bu politik ve ekonomik paradigmanın sona erdirilmesi ve bunların yerini emek ve doğadan yana, demokratik, kadını güçlendiren, eşitlikçi ve adaletçi yeni bir paradigmanın alması şart gözüküyor.

Kısaca, devlet, demokrasi ve piyasalar başarısız olduklarında, halkların geçimlerini sürdürebilmesi giderek zorlaştığında ve ekolojik yıkım arttığında, tüm bunlara yol açan kapitalist düzeni radikal bir dönüşüme uğratmanın ve yeni paradigmayı hayata geçirmenin zamanı gelmiş demektir.

Yeni bir bütçe paradigmasına ihtiyaç var

Kısaca ülkede artık kamu politikaları, kamu maliyesi ve devlet bütçelerine ilişkin yeni bir paradigmaya ihtiyaç var. Çünkü mevcut kamu maliyesi ve devlet bütçeleri alanındaki mevcut düşünce ve uygulama artık toplumsal ihtiyaçlara cevap vermiyor. Şöyle ki:

Mevcut paradigma toplumsal sorunların çözümünden ziyade mali disipline ve ekonomik büyümeye aşırı vurgu yapıyor

Böyle olunca da devlet bütçeleriyle ilgili kamuoyu tartışmaları, çok dar bir şekilde iki konuya odaklanma eğiliminde oluyor: “bütçe açığı” ve “ekonomik büyüme”.

İşin gerçeği, dünya çapındaki maliye politikaları, genellikle mali disiplini sürdürme sloganları tarafından belirleniyor (yani düşük bütçe açığı ve borç seviyelerine ve özel yatırımı ve dolayısıyla büyümeyi teşvik etmek için vergileri düşük tutmaya odaklanmak). Bu tercih, iktidarların sahip olduğu mali alanın kapsamını sınırlıyor ve gelirin yeniden bölüşümü ve kaliteli ücretsiz kamusal hizmetlerin sunulması gibi konuları ikincilleştiriyor.

Oysa mali disiplin ve ekonomik büyüme önemli olsa da tek başına insanların yaşamlarında mutlaka iyileşmelere yol açmadığı için bunların bütçe politikalarının tek amacı olarak kabul edilmesi söz konusu olmamalıdır.

Keza bütçe açığı vererek toplam talep, gelir ve istihdam artırılabilir. Üstelik enflasyonun artması da şart değildir. Ancak buna uluslararası finans kapital ve onun yerli işbirlikçisi ulusal hükümetler karşı çıkarlar. Bu nedenle halka kemer sıktırırlar. Zira “kemer sıkma” bir tür uluslararası finans kapitalin emirlerini yerine getirme işidir. Bu yolla aynı zamanda ekonomiyi de kontrolü altına alır.

Bir başka anlatımla bütçe açığı, ileri sürüldüğü gibi, her zaman ekonomi üzerinde kötü etkilere sahip değildir. Öyle ki toplam talebin yetersiz, işsizliğin çok yüksek ve âtıl kapasitenin bulunduğu bir ekonomide özel yatırımları dışlama etkisi ortaya çıkmaz. Zira sabit bir tasarruf havuzu olmadığından, kamu harcamaları arttığında özel yatırımlar bu havuzdan payını alırlar. Tasarruflar gelirle, bu toplam taleple, bu da bütçe açığıyla büyür. Enflasyon oluşmaz zira ekonomide yüksek işsizlik mevcuttur. Toplam talepteki bir artış fiyat artışından ziyade hâsıla artışıyla sonuçlanır. (1)

Maliyet ve faydaların adaletsiz dağılımı söz konusudur

Bütçe politikaları, toplumun daha yoksul ve marjinalleşmiş ezilen kesimlerini de kapsayan emekçi sınıflar yerine, sermaye sınıfının ve onların güçlü siyasal aktörlerinin çıkarlarını desteklemek için kullanılır.

Örneğin ülkede, yoksullar (kayıt dışı olarak çalışsalar bile), gelirlerinin daha yüksek bir kısmını dolaylı vergi (KDV ve ÖTV) ve kamu fiyatlaması olarak öderken, zengin bireylerin ve büyük şirketlerin (son zamanlarda Man Adası ve Panama Belgeleri sızıntılarında bolca belgelendiği gibi), servetlerini ve kârlarını vergi cennetlerinde saklamak için yasal boşluklardan yararlanmalarına veya mali fayda ve teşvik elde etmek için lobicilik ve nüfuzlarını kullanmalarına izin veriliyor.

Benzer bir şekilde, güçlü siyasi aktörler, kaynak tahsisi mekanizmasını, halkları yoksullaştırmak pahasına ama kendi destekçilerinin yararına olacak şekilde etkilerken, zayıf tedarik sistemleri ve yozlaşmış kamu görevlileri ile büyük müteahhitler arasındaki gizli anlaşmalar genellikle düşük kaliteli, yüksek fiyatlı sermaye yatırım projeleriyle sonuçlanıyor. Böylece bu projelerden beklenen sosyal fayda, sosyal maliyetin çok gerisinde kalıyor.

Geniş tartışma ve müzakere için yurttaşların söz hakkı yok!

Genel olarak, hükümetlerin politika tercihleri ve bunların bütçesel etkileri hakkındaki kamuoyu tartışması sıradan yurttaşlara ve emek ve meslek örgütlerine kapalıdır. Politikalar ve bütçeler hakkındaki kararlar, ortalama yurttaşların (sadece yoksul ve marjinalleştirilmiş kesimler değil) büyük ölçüde dışlandığı süreçlerde belirleniyor.

Politikalar ve bütçeler hakkında kamuya açık bilgiler, anlamlı tartışma ve müzakerelere yol açmıyor. Yani toplumdaki tüm aktörlerin görüş oluşturabildiği ve karar almaya katkıda bulunabildiği ve hükümetlerin kararlarını kamusal alanda gerekçelendirmesi ve savunması gereken süreçler mevcut değil.

Bütçe reformlarına aşırı teknik bir yaklaşım söz konusu

Kamu Mali Yönetiminin mevcut “paradigması”, asgari düzeyde korunması gereken temel sağlık ve eğitim gibi bütçe kalemleri dışında, kamu kaynaklarının nasıl tahsis edildiği veya harcandığı konusunda sözde nötr kalma eğilimindedir. Orta Vadeli Program’a bağlı hareket etme zorunluluğu, bu reformların teknik yönlerine odaklanılmasıyla ve bunların devletin yürütme kolu içinde gerçekleşmesiyle sınırlı kalmaktadır.

Dip notlar:

(1)Prabhat Patnaik, The perversity of the neo-liberal fiscal regime, https://mronline.org (3 January 2020).

 

 

 

 

 

 

13 Aralık 2023 Çarşamba

Ödemeler Dengesi

 

Ödemeler Dengesinde işler yoluna girdi mi?

Mustafa Durmuş

13 Aralık 2023


 

Her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, “büyümede dengelenmeye yönelik politikalarımızla cari denge Ekim ayında da fazla verdi, yıllık açık Mayıs’a göre 9,6 milyar dolar azaldı. Cari dengedeki düşüş ve ülkemize yönelik artan uluslararası yatırımcı ilgisi sayesinde rezervlerimiz 140 milyar dolar ile tarihi yüksek seviyesine ulaştı” (1) dese de, Ekim ayı ödemeler dengesi verileri Türkiye ekonomisinin yüksek cari açık sorunu biçiminde kendini gösteren yapısal sorunlarının devam ettiğini gösteriyor.

Ayrıca bu açığın finansman biçimi ve yabancı kaynak temin etme konusundaki sıkıntılar önümüzdeki yıl ekonominin daralacağına işaret ediyor.

Cari açık ülke ekonomisinin büyüme motoru

Cari açık denildiğinde, kabaca, bir ülkenin ithalatının ihracatından çok daha fazla olması, buna karşılık turizm gelirleri gibi gelirlerinin de bu açığı kapatmaya yetmemesi yüzünden ortaya çıkan bir dış açık kast edilir.

Bu yıl Ocak-Ekim dönemini kapsayan 10 ayda, geçen yılın aynı dönemine göre, cari açık sadece 1,7 milyar dolarlık bir artış gösterdi (yüzde 4’lük artış). Keza bu 10 ayın 3 ayında cari denge fazla verildi. (2)

Cari açığın büyümesindeki bu yavaşlama ve Eylül ve Ekim aylarında üst üste bu açığın fazlaya dönüşmesi iyi bir şey gibi görünse de, peşin konuşmamakta fayda var. Zira bu açığın finansman biçimi derinde yatan bazı sorunları yansıttığı gibi,  önümüzdeki bir-iki yıl ekonomik büyüme açısından pek iyimser ip uçları da vermiyor.

Yabancı kaynak girişi azaldı

Öncelikle, aşağıda tarafımızca hazırlanan özet tablodan da görülebileceği gibi, doğrudan yabancı sermaye girişleri yüzde 31 oranında azaldı. Dahası ekonomiyi döndüren ve “sıcak para” olarak da anılan portföy yatırımları yüzde 68 azaldı. Hisse senedi piyasasından (BİST) net çıkışlar (azalarak da olsa) devam etti. Yani yabancıların borsadan çıkışı sürdü.

Faiz artırımının etkileri

Buna karşılık bu süreçte yabancılar, yüzde 8,5’ten bugün itibarıyla yüzde 40’a kadar çıkan MB politika faizinden faydalanmak için borç senedi/DİBS  (faiz) piyasasına yöneldiler.

Öyle ki Haziran ayına kadar net çıkışların olduğu bu piyasaya Haziran’dan itibaren, giderek artan biçimde, girişler oldu. Yani bu piyasadan geçen yıl ve bu yılın Mayıs ayı dâhil çıkışlar söz konusu iken, bu yıl 4 milyar doların üzerinde bir giriş var.

En büyük fonlayıcı devlet

Cari açığı fonlayan en büyük iki kalemden biri, yaklaşık 15 milyar dolar ile kamu bankaları dâhil, bankaların aldığı dış krediler (bu yıl yüzde 2’lik küçük bir artış olsa da).

Ancak buradaki asıl husus fonlamayı asıl olarak devletin üstlenmesi. Öyle ki TCMB’nin swap/takas yoluyla diğer merkez bankalarından borçlanması 13,6 milyar doları buldu. Yani geçen yıla göre TCMB borçlanması yüzde 84 arttı. Geçen yıla damgasını vuran Net Hata ve Noksan Kalemi ise tersine döndü ve bu kalemden 8 milyar doların üzerinde çıkış oldu.

İşte Bakan Şimşek’in, brüt rezervlerin 140 milyar doları bulduğuna yönelik yaptığı vurgusunun ardındaki asıl gerçek tam da bu. Özetle, döviz rezervleri ihracat artışları gibi döviz kazandırıcı doğal yollarla değil, bankaların yurt dışından sağladığı kredilerle ve yine TCMB’nin dışarıdan döviz borçlanmasıyla arttı. Bu, kendimize ait olmayan (borç para niteliğinde) döviz rezervlerimizin olduğu anlamına geliyor.

Nitekim bu durum TCMB’nin Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri (Aralık) raporunda da belirtiliyor. Buna göre 1 Aralık itibarıyla,  toplam resmi rezervler 140,1 milyar dolara yükseldi. Ancak bunun 85,6 milyar dolarlık kısmı döviz varlıklarından oluşurken, bunun da 70,3 milyar dolarlık kısmı merkezi yurt dışında bulunan yabancı bankalar, BIS, IMF ve 11,9 milyar dolarlık kısmı ise merkezi Türkiye’de bulunan bankalarla yapılan swaplardan/takaslardan oluşuyor. (3)

                                     Ödemeler Dengesi (2022-2023 Ocak-Ekim)

 

2022 Ocak-Ekim

Ocak

Şubat

Mart

Nisan

Mayıs

Haz

Tem

Ağu

Eylül

Ekim

2023 Ocak-Ekim

Açıklama

Cari Denge

- 39.027

-10.495

-9.118

-4.720

-5.363

-7.774

717

-5.702

-325

1.910

186

-40.684

(-) Açık; (+) Fazla

Finans Hesabı

-22.528

-794

-3.154

- 7.234

- 2.556

-797

-3.401

-6.798

-2.551

- 8.208

-2.758

-38.251

(-): Para Girişi

Doğrudan Yabancı Sermaye

11.284

733

848

980

1.217

608

408

840

644

358

1.188

7.824

(+): Para Girişi

Portföy  Yatırımları.

-10.633

1.127

978

-1.030

-869

-764

1.217

1.102

399

1.657

-87

3.370

(+): Para Girişi

Hisse Senedi

 

-3.758

-486

-185

-256

-37

-630

1.089

734

-131

-263

-423

-588

(+): Para Girişi

Borç Senedi/DİBS

-6.875

1.613

1.163

-774

-832

-134

128

368

530

1.920

336

4.318

(+): Para Girişi

TCMB

7.362

561

528

5.296

2.236

5.093

-51

46

-115

-44

25

13.575

(+): Para Girişi

Banka kredileri

14.706

1.896

1.578

1.184

62

332

2.180

1.305

1.827

2.019

2.615

14.998

(+): Para Girişi

Net Hata Noksan

22.790

374

1.311

-2.768

-4.058

-9.585

7.095

1.707

2.942

-2.432

-2.681

-8.095

(+): Para Girişi

 (Kaynak: TCMB)

Bu veriler, politika faizindeki artışların sermaye girişlerini artırsa da yeterince yabancı kaynak girişi sağlayamadığını gösteriyor. Bunda enflasyonun hala çok yüksek olması yüzünden cari reel faizlerin negatif olmasının etkisi var kuşkusuz. Nitekim bu yüzden, politika faizinin bu ay da 250-500 puan arasında artırılarak yeni yılda da faiz artışlarının sürdürülmesi bekleniyor.

Gri Liste önemli mi?

Ayrıca ülkede anayasanın fiilen rafa kaldırılması, hukukun üstünlüğünden söz edilememesi, özel mülkiyet haklarının ihlaline yönelik düzenlemeler gibi piyasa ekonomisinin kuralları ile ters düşen uygulamaların yanı sıra, ülkenin kara para ile mücadele açısından hala Gri Listede yer alıyor olması yabancı sermaye girişlerini caydırıyor. Bu faktörler özellikle de doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki sert düşüşte ve borsadan çıkışta kendini gösteriyor. 

Gri Liste konusunu biraz açmakta yarar var. 1989’da G-7 ülkeleri tarafından kurulan Mali Eylem Görev Gücü (FATF), küresel mali sistemi kara para aklama ve terörizmin finansmanına karşı korumak için politikalar geliştiren ve teşvik eden hükümetler arası bir organ olarak işlemeye başladı.

Bu çerçevede devletlerin kara para aklama ve terörizmin finansmanı sorunlarıyla yasal ve düzenleyici eylemler yoluyla nasıl mücadele etmesi gerektiğine dair 40 tavsiye kararı yayınlandı. 2000 yılından bu yana da kurum, periyodik olarak, stratejik AML/CFT eksiklikleri olduğuna karar verdiği ülke ve yetki alanlarının listesini yayınlıyor.

Bir başka anlatımla, FATF’nin Gri Listesi, kara para aklama ve terörizmin finansmanını önleme politikalarında stratejik eksiklikleri olan ülkeleri kamuya açık bir şekilde tanımlıyor, listeliyor. Bu tür eksikliklere sahip ülkelerin listesi Gri Liste olarak anılıyor.

Gri Liste yabancı sermaye girişlerini olumsuz etkiliyor

Gri Listeye alınmanın bir ülkeye olan sermaye akışını ne kadar etkilediği hususu ise politika yapıcıların, yatırımcıların ve ayrıca (ülke gözetimi, kapasite geliştirme çabalarının önceliklendirilmesi ve Fon destekli programlara yönelik talep tahminleri ve geri ödeme kapasitesi tahminleri ile ilgili olarak), IMF’nin de ilgi alanına giriyor.

Bu çerçevede bir IMF araştırmasının bulgularından söz etmek gerekiyor. Bu çalışma (4), çıkarımsal bir makine öğrenimi tekniği kullanarak sermaye girişi etkisinin büyüklüğünü tahmin ediyor ve sonuçta Gri Listenin sermaye girişlerinde büyük ve istatistiksel olarak anlamlı bir azalmaya yol açtığını ortaya koyuyor.

Buna göre, bir ülke Gri Listeye alındığında, ülkeye olan sermaye girişleri GSYH’nin ortalama yüzde 7,6’sı oranında azalıyor. Bu etki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında ortalama olarak GSYH’nin yüzde -3,0’ü ve portföy yatırımlarında ortalama olarak GSYH’nin yüzde -2,9’u oranında ve diğer yatırım girişleri üzerinde ortalama olarak GSYH’nin yüzde -3,6’sı oranında azaltma biçiminde görülüyor. Keza Gri Listedeki bir ülkeye fon akışlarda ani bir sermaye kaybı dış rezerv kaybına yol açabiliyor ve bu durum kırılgan ülkeler için ödemeler dengesi krizi ve bir IMF programı talebi anlamına gelebiliyor. (5)

Bakan Şimşek’in Türkiye’nin Gri Liste’den çıkartılması yönündeki temennisi ise, kara paranın yaygınlığı ve ülke ekonomisinin ve siyasetinin işleyişi üzerindeki etkisi ve bununla mücadele etmeyi benimsemeyen bir siyasal kültürün varlığı dikkate alındığında, yerine kolayca getirilemeyecek bir temenni gibi görünüyor.

Bu da ülkenin uluslararası finans piyasalarından sağlayamadığı finansmanı, ciddi tavizler karşılığında yasal ya da etik olmayan başka yollardan ya da Körfez ülkeleri gibi ülkelerden sağlamaya yönelmesine neden oluyor. Bu durum, ülkede yolsuzluk, kara para aklama, rüşvet, siyasetin etik olmayan yollardan finansmanı ve burjuva hukukunun dahi çiğnenmesi başta olmak üzere ciddi sosyal sorunlara yol açıyor.

2024 yılı ekonomik yavaşlama yılı olacak

Türkiye ekonomisinin AKP iktidarları döneminin büyük bir bölümünde cari açık ile göreli olarak yüksek bir oranda büyüyen bir ekonomi olduğu biliniyor. Böyle bir ekonomik büyüme stratejisi, kâr ve rantı her şeyin üstünde tutan AKP iktidarlarının bilinçli tercihi oldu. Ancak özellikle de 2018 yılından bu yana bu strateji zora girdi. Nitekim bu tespiti IMF de, 2021 yılındaki Türkiye raporunda şu ifadelerle yapıyor:

“Covid-19 salgınına kadar geçen yıllarda, Türkiye’deki ekonomik büyüme dış kaynaklı talep teşvikleriyle yönlendirildi. 2000’li yılların başında, geniş tabanlı makroekonomik ve yapısal reformlar, ülkenin gelişmiş ekonomilerle gelir yakınsamasını destekledi. Ancak reformlar azaldıkça verimlilik yavaşladı ve büyüme giderek dış kaynaklı kredi ve talep teşviklerine bağımlı hale geldi. Bu büyüme modeli dış ve iç dengesizlikleri artırarak ekonomiyi salgına karşı savunmasız bıraktı. Ağırlıklı olarak borçla finanse edilen büyük cari işlemler açıkları, net uluslararası yatırım pozisyonunun zayıflamasına, kur uyumsuzluklarına ve dış finansman ihtiyacının artmasına yol açtı. Düşük ve genellikle negatif reel politika faizleri, hızlı kredi büyümesi ve sürekli yüksek enflasyon, para politikasının kredibilitesini zayıflattı ve liraya olan güveni aşındırarak mevduat dolarizasyonu körükledi. Lira üzerindeki baskıyı durdurmak amacıyla yapılan yoğun döviz satışları yüksek düzeyde rezerv kayıplarına yol açtı. Bu gelişmelerin banka ve finansal olmayan şirket bilançoları üzerinde olumsuz etkileri oldu. Buna bağlı olarak, kamu sektörü hariç tüm sektörler için kırılganlık göstergeleri küresel finansal krizin zirvelerine yaklaştı ve diğer gelişmekte olan piyasalara kıyasla kötüleşti”. (6)

Sonuç olarak

Cari açık formülünü hatırlatarak bitirelim: (X-M) ≡ (FDI + PF + BL) ≡ (S-I) – (G-T).

Yani sırasıyla; Cari açık ≡ (Doğrudan yabancı sermaye yatırımları + Portföy yatırımları + Banka kredileri ) ≡ (Özel sektör yatırım-tasarruf açığı /borçları - Kamu sektörü açığı/borçları).

Özetle, bu denklem cari açığın temelde, ülke ekonomisindeki tasarruf açığının (S-I) bir sonucu olduğunu ve ekonominin, bu açığın finansmanı anlamında, üç tür yabancı sermaye akımına bağımlı olduğunu gösteriyor.

Yani ülke ekonomisinin cari açıkla büyüyebilmesi için sırasıyla; büyük çapta doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına, portföy yatırımlarına ve yabancı bankalardan sağlanacak kredilere (dış kredi) ihtiyaç var. Ülke, yatırımlarını gerçekleştirebilmek için dışarıdan kaynak bulmak zorunda. Ülkenin bu talebi uluslararası sermaye hareketlerinin (kâr oranlarını yükseltmek gibi) hedefleriyle uyumlu olsa da, öznel koşulları yeterince yabancı kaynak sağlamasını zorlaştırıyor.

Ayrıca yabancı kaynak temini sadece cari açığı fonlamak için değil, aynı zamanda 211 milyar doları bulan kısa vadeli borç ve faiz geri ödemelerini yapabilmek için de gerekiyor. (7)

Yeterince yabancı kaynak temin edilemediğinde (kısa vadede yerli tasarrufları artırmak mümkün olmadığından), ithalatı ve yatırımları azaltmak, ayrıca ihracatı teşvik etmek için iç talebi de düşürmek lazım.

Bugün aslında iktidar bloku, her ne kadar yabancı kaynak arayışını her yerde sürdürse de, bunun önünde ekonomik olduğu kadar, politik engellerin de olduğunu bildiğinden, asıl olarak B planını hayata geçiriyor.

Yani “enflasyonla mücadele” adı altında iktidarın uygulamakta olduğu sıkı para ve maliye politikalarının, emek karşıtı ücret ve gelir politikalarının ve işçi haklarına karşı sert tutumunun asıl nedeni; önümüzdeki yıl (özellikle de yerel yönetim seçimlerinden sonra) ortaya çıkacak ekonomik yavaşlama, bunun beraberinde getireceği iflaslar, işsizlik artışı ve yoksullaşmanın daha da derinleşmesi ile halkın satın alma gücünü iyice düşürüp, yani iç pazarı baskılayarak, ihracata yönelmek biçimindeki stratejisidir.

Kısaca, iktidar bloku ekonomik krizden çıkışı ucuz emek sömürüsüne dayalı ihracatta arıyor. Bu yüzden de iç talebi bastırmak için reel ücretleri ve diğer emek gelirlerini düşük tutuyor.  Bu denli yüksek enflasyona rağmen asgari ücretin yılda sadece bir kez artırılacağı konusundaki kararlılığı bu stratejinin bir sonucudur.

Ancak bu bir çözüm olmadığı gibi, yeni bir strateji de değil. 1980’li yıllarda ülkede krize giren ithal ikameci (iç talebe dayalı) büyüme stratejisi 12 Eylül askeri darbesi ile desteklenen Özalcı neo-liberal ihracata dönük büyüme stratejisine geçiş ile aşılabilmişti. Ama bundan 40 yıl sonra bugün ekonominin geldiği durum ortada. Ekonomi en az o yıllar kadar ciddi bir kriz içinde.

Özetle, ülkenin en temel ihracat pazarı olan Avrupa pazarının daralma içinde olduğu, Orta Doğudaki jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde dış pazarı, hele de rekabet gücü yüksek olmayan ürünlerle, zorlamak ekonomiyi krizden çıkartmaya yetmeyecektir.

Dip notlar;

(1)    https://twitter.com/memetsimsek (11 Aralık 2023).

(2)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/istatistikler/odemeler+dengesi+ve+ilgili+istatistikler(13 Aralık 2023).

(3)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/istatistikler/odemeler+dengesi+ve+ilgili+istatistikler/uluslararasi+rezervler+ve+doviz+likiditesi (1 Aralık 2023).

(4)    Mizuho Kida and Simon Paetzold, The Impact of Gray-Listing on Capital Flows: An Analysis Using Machine Learning, IMF Working Paper WP/21/153 (May2021).

(5)    Agç, s. 18-19.

(6)    IMF Republic of Türkiye 2021 Article IV Consultation- press release and staff report, June 2021.

(7)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Odemeler+Dengesi+ve+Ilgili+Istatistikler/Kisa+Vadeli+Dis+Borc+Istatistikleri ( 12 Aralık 2023).