15 Eylül 2019 Pazar

EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi


EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2019

Dün paylaştığım yazımda 11 Eylül 1973’te Şili’de yapılan askeri darbeye değinmiş ve bu darbe ve bu dönemde yapılan diğer darbeleri ABD emperyalizmi ile doğrudan ilişkilendiren bir bakış açısına (1) yer vermiştim.

Bu bakış açısına göre; 1960 sömürgecilik sonrasında iktidara gelen Ulusal Kalkınmacı Yönetimler (batılı kapitalist ülkelerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden) başta ABD olmak üzere diğer emperyalist devletler tarafından düşman olarak ilan edildiler ve bu yüzden de CIA destekli askeri darbelerle devrildiler.

Bu yazım ile ilgili olarak, Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesi ve özellikle de 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimini kapsamadığı, dolayısıyla da eksik olduğu yönünde eleştiriler alınca bu yazıyı kaleme almak gerekli oldu.

DARBELERİN EKONOMİK VE POLİTİK NEDENLERİ

Öncelikle vurgulanması gereken bir konu var. Dün yer verdiğim Ulusal Kalkınmacı bakış açısında yapıldığı gibi, tüm darbeleri sadece ülke yönetimlerinin emperyalizmle ters düşmesi ya da çatışması ile açıklamak doğru değil. 1960 sonrası özellikle Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerde ABD emperyalizminin ve NATO’nun payı elbette çok büyük. Çünkü (ekonomik-parasal ilişkileri bir yana bırakın) darbeciler ve temsil ettiği ordular doğrudan Pentagon ve NATO ile ilişkililer.  

Ancak darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel) ekonomik ve politik faktörler de söz konusu. Bunların başında kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor. Bunların her ikisi de örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz OHAL ile gelen ve genelde sivil darbe olarak nitelendirilen gelişmede ekonomik faktörden ziyade politik kriz etkili oldu.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ’NE GİDEN SÜREÇ: EKONOMİK VE POLİTİK KRİZ

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasındaki askeri yönetim döneminde resmi kayıtlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. Bu dönemde, 1 milyon 683 kişi fişlenirken, binlerce kamu görevlisi 1402 Sayılı Kanun gereğince kamu görevinden mahrum edildi. Tespit edilebilen gözaltında ya da hapishanelerde, işkence vb. yöntemlerle ölüm sayısı 229 oldu. 700 kişinin idamı istendi ve bunlardan 50’si (17 ‘si siyasi hükümlü olmak üzere) idam edildi (2).

12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi. Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi ve kendisini döviz krizi biçiminde gösteriyordu.
Yani ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi. Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak,  dış pazara dayanan bir model olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu.
Krizden çıkış için önce 24 Ocak 1980 Kararları adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları uygulandı. Bu kararlar Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı.  Bu kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıf hareketi ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi grevdeydi. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.
Bu süreçte,  bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar da destek verdiler.
24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi yapabilir hale getirildi. Bunun faturası ise (açık diktatörlük şartlarında) işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi. İşçilerin reel ücretleri ve köylülerin gelirleri düştü,  gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz, zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, ekonomik ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak askeri diktatörlük altında ağır bir zulme uğratıldı (3).
Darbeden bu yana geçen otuz dokuz yıl boyunca Türkiye Neo-liberal politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü,  özelleştirmeler ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından vazgeçildi.
15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ VE OHAL

Bu darbeden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. En sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Bazılarına göre ‘kontrollü bir darbe’ olan bu girişim 12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki gibi ekonomik kriz koşullarının yol açtığı bir darbe değildi.  
Çünkü darbe öncesi yıla göre, darbe yılının ilk 6 ayında borsa yüzde 15 yükselmiş, yabancı sermaye girişleri son yılların en yüksek seviyesine ulaşmış ve 10 yıllık devlet tahvillerinin faizleri de geçen yıllara göre düşmüştü.
Kısaca 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu krizin bir ayağı 2013 yılından o yana iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı. Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl darbe mekaniğini de harekete geçirdi.
Darbe girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler neo-liberal, neo-popülist ve neo-otoriter bir rejimin kurulmasının ilk adımları oldu. Geçen 3 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp, güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir Türk Tipi Başkanlık Sistemi kuruldu.
OHAL döneminin yol açtığı çok ağır insani, sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetleri görebilmek için ise çarpıcı bir yazıya (4) ve geniş çaplı bir araştırmaya dayalı olarak hazırlanan 993 sayfalık raporu incelemek yeterli (5).
Yeni rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi, ekonomi derin bir krize sürüklendi.
2016 yılı ekonomik olarak kayıp yıl sayılırken, 2017 yılında, biraz yeni büyüme hesaplama yönteminin etkisi, biraz da Kredi Garanti Fonu’nun devasa boyutlara ulaşan kredileriyle ekonomi hormonlu bir biçimde büyütüldü. Ancak 2018 yılından itibaren ekonomi sert biçimde yavaşladı ve tüm parasal ve reel göstergelere göre derin bir kriz girdi. Yani bu kez politik kriz ekonomik krizi tetikledi. Bu süreç hala devam ediyor.
DİP NOTLAR:
(1)  Jason Hickel, The Divide-A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 112-133.
(2)  Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.
(3)  Agm.
(4)  Nejla Kurul, “KHK’lilerin yası tutulabilir mi?”, https://www.gazeteduvar.com.tr (20 Temmuz 2019).
(5)  Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, İkinci Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu (Ocak 2019).

EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (1) / Sömürgecilik Sonrası Dönemde Yapılmış Olan Askeri Darbelere İlişkin Bir Değerlendirme


EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (1) / Sömürgecilik Sonrası Dönemde Yapılmış Olan Askeri Darbelere İlişkin Bir Değerlendirme

Mustafa Durmuş

11 Eylül 2019

Bugün, bundan tam 46 yıl önce Şili’de demokratik yollara iktidara gelmiş olan Sosyalist Başkan Allende ve Hükümetine karşı CIA tarafından organize edilmiş olan ve faşist General Pinochet öncülüğündeki Cunta tarafından yapılan kanlı darbenin yıldönümü.

Yarınsa, yine CIA tarafından organize edilmiş olan, yerli büyük sermaye tarafından da desteklenen ve faşist General Kenan Evren öncülüğündeki Cunta tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 39. Yıldönümü.

12 YILDA 15 DARBE

Bu darbelerle birlikte 1973-1985 tarihleri arasında başta Latin Amerika olmak üzere Uzak Doğu ve Orta Doğu coğrafyasında 15 civarında askeri darbe gerçekleşti. Ardından askeri diktatörlükler iş başına geldiler.

Bu darbelerin neden olduğu insani kayıplar, sosyal kayıplar ve ekonomik kayıplar ve nedenleri üzerine şu ana kadar çok şey yazıldı (bunlardan biri de tarafımca yazılmış olan “12 Eylül Askeri Diktatörlüğünü Ekonomi Politiği” adlı bir kitapçıktı. Bu çalışma Memleket Siyaset Yönetim Dergisi’nin 2011 /15 sayısında aynı adla yayımlandı).

Burada bu darbeleri bir başka bağlamda ele alan bir kitaptan bazı alıntılar yapacağım. Kitabın adı “The Divide-A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions”. Yazarı Britanyalı bir akademisyen Prof. Jason Hickel. Basım tarihi 2017.

ULUSAL KALKINMA STRATEJİSİNE KARŞI ASKERİ DARBELER

Kitabın bu darbelere ilişkin temel yaklaşımı; bu darbelerin yapıldığı ülkelerde sömürgecilik sonrası döneme denk düşen Ulusal Kalkınmacı strateji ve politikaların uygulanıyor olmasının ABD emperyalizmine ve batıya verdiği rahatsızlık (yazarın olaylara daha çok emperyalizm (Kuzey) ve emperyalizme bağımlı ülkeler (Güney) arasındaki çatışmalardan bakan ve tartışmaya açık bir perspektifi olduğunu belirtelim). Yazının bundan sonrası tarafımdan kitaptan yapılmış özet çeviri biçiminde olup ve yazara aittir (s. 112-133).

“2. Dünya Savaşı sonrasına denk düşen Sömürgecilik Sonrası Dönemde Afrika (özellikle de Gana ve Mısır ) bir tür Afrika sosyalizmini denerken, Hindistan ve Doğu Asya’da benzer uygulamalar görüldü, buralarda bebek sanayiler kuruldu. Bunlar Batıya karşı yüksek gümrük tarifeleri uyguluyor, yabancı sermaye kontrolü yapıyor ve yabancıların özel mülkiyeti edinmesini kısıtlıyordu.

1960-1970’leri kapsayan bu Kalkınmacı Dönemde azgelişmiş ekonomiler yılda ortalama yüzde 3,2 oranında büyüdüler. Bu, sanayi devrimi döneminde batı ekonomilerinin büyüme hızlarının 2-3 katı ve sömürgecilik döneminin sömürge ekonomilerinin büyüme hızının ise 6 katından fazlaydı.

Gelir ve servet uçurumu azaldı. Öyle ki Latin Amerika’da en zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki servet farkı yüzde 22 azaldı, refah arttı.

1960 yılında ABD’de ortalama kişi başı gelir Doğu Asya’dakinden 13,6 kat fazlayken, bu oran 1970’lerin sonlarında 10,1’e geriledi (yüzde 26 düzelme yaşandı). Güneyin yükselişi Birleşmiş Milletler nezdinde UNCTAD’ın kurulmasıyla sonuçlandı.

MUSADDIK, SUKARNO, ALLENDE…

Kuşkusuz bu gelişmeler Batı ve ABD için tehlike arz ediyor ve darbeler çağının da önünü açıyordu. Öyle ki 1953 yılında ABD’de Eisenhower Başkan olduğunda, “kalkınmacılığı komünizme açılan yol olarak” niteleyip lanetlemişti. Bu tutum darbeler dönemini başlattı. İlk hedef İran ve Musaddık oldu. CIA darbesiyle Musaddık devrildi ve yerine Şah Pehlevi getirildi.

Guatemala’dan Brezilya’ya kadar birçok Latin Amerika ülkesinde United Fruit Company gibi büyük Amerikan şirketlerine toprak,  arazi gibi imkân ve imtiyazlar sunan yerli diktatörler korunurken, Kalkınmacı Paradigmaya yönelenler birer birer devrildiler.

Guyana’da, o ana kadar seçilmiş ilk Marksist devlet başkanı 1953 yılında İngiltere tarafından devrildi. Küba’daki 1961 Domuzlar Körfezi çıkartması (Castro’ya karşı) başarısız kaldı.

Endonezya’da CIA, IMF politikalarına karşı çıkan ve yoksullardan yana yeniden bölüşüm programlarını başlatan Sukarno’yu devirmeyi amaçlayan General Suharto’ya destek verdi. ABD askeri destek ve istihbarat desteği sundu. Suharto böylece 1965 yılında yüzyılın en kanlı iç savaşını başlatarak 500 bin ila 1 milyon arasında Sukarno taraftarını katletti. 1967’de Suharto kontrolü tamamen ele geçirdi.

1966 yılında Gana devlet başkanı bir askeri darbe ile devrildi ve ekonomi IMF ve Dünya Bankası’na teslim edildi.

Bu arada, 1940-1950’lerde ABD’de gelir vergisi oranları yüzde 90’a yaklaşmıştı. Bu dönem söylenenin aksine en yüksek büyüme oranlarının da elde edildiği,  aynı zamanda reel ücretlerin yüksek, sendikalaşma oranının yüzde 35’leri aşarak tarihsel zirve yaptığı bir dönemdir.

HAYEK VE FRIEDMAN DEVREDE

Gelişmeler sonucunda servetten aldığı paylar göreli olarak azalan sermaye sahibi seçkinler çareyi Hayek ve Friedman’a sığınmakta buldular. Bu iki sağcı 1947 yılında diğer sağcı entellektüeller ve politikacılarla birlikte Mont Pelerin Topluluğunu kurdu.
Friedman’a göre, enflasyon ve işsizliğin nedeni piyasaların gerçekten serbest olmamasıydı. Bu nedenle de devlet müdahaleciliğine son verilmeliydi. Ancak serbest piyasaları sadece ekonominin yasalarıyla değil, demokrasi ve özgürlük değerleriyle ilişkilendirdiğinden fikirleri oldukça güçlü bir görünümdeydi (Kapitalizm ve Özgürlük adlı kitabı).

Friedmancılara göre sadece Keynesyenler değil, komünistler, sosyal demokratlar ve Güney’deki Kalkınmacılar da ulusun düşmanıydılar. Bu iki sağcı akademisyen fiyat kontrollerine, asgari ücret yasalarına ve yoksullara verilen sübvansiyonlara karşıydılar.
1929’da patlak veren Büyük Depresyonla birlikte etkisini yitiren Klasik liberalizmi yeniden canlandıran bu iki akademisyenin öncülüğünü yaptığı bu ideolojinin adı Neo-liberalizm oldu. Neo liberaller, emekçilere verilen sübvansiyon ve diğer devlet desteklerine karşı iken, zenginleri ve büyük şirketleri koruyan düzenlemelerden ve teşviklerden yanaydılar. Şikago Okulu ise sağcıların 1970’lerdeki mabedi idi.

ŞİLİ: NEO-LİBERALİZMİN İLK DENEK’İ

Şili uygulamaları Neo-liberalizmin ilk uygulamalarıdır. Neo liberal uygulamalar asgari ücret yasasını çıkartan, ekmeğin fiyatını düşüren, ücretsiz öğrenci yemeği veren, düşük gelirlilere konut imkânı sunan, işçi sınıfının kamusal ulaştırmadan daha fazla yararlanmasına imkân veren, bakır madenlerini kamulaştıran, köylülere yeniden toprak dağıtan, sömürgeci Latifundia sistemine son veren Allende Hükümetine karşı CIA destekli Pinochet darbesi ve askeri diktatörlüğünün ardındaki ekonomik ve sosyal program olarak hayata geçirildi.

Darbecilere İngiliz yapımı savaş uçakları da Başkanlık sarayını bombalamak suretiyle destek verdi.  Darbe ile birlikte CIA’nın fonladığı bir grup Şilili ekonomist (Şikago Üniversitesi Mezunları- Şikago Çocukları diye bilinirler) yeni rejimin ekonomik programını oluşturmakla görevlendirildiler. Bunların rehberi ise Friedman’ın Kapitalizm ve Özgürlük adlı kitabıydı.

Programın ilk etkileri enflasyonun yüzde 341’e, ekonominin resesyona ve işsizliğin yüzde 19’a yükselmesiyle görüldü. Sonraki yıllarda devasa bir özelleştirme başlatıldı. 500’den fazla kamu işletmesi (bankalar dâhil) özelleştirilerek satıldı.  Okullar ve sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi, tarifeler kaldırıldı, fiyat kontrollerine ve gıda sübvansiyonlarına son verildi. Sosyal hizmetler için bütçeden ayrılan pay yarıya düşürülürken, ordunun payı artırıldı”.

…devam edecek


9 Eylül 2019 Pazartesi

KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?


KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?

Mustafa Durmuş

8 Eylül 2019

Ağustos ayının yarısını Londra’da geçirdim. Gözlemlerime göre bu kentte yaşayanların şikâyetçi olduğu konuların başında (Brexit’in neden olduğu belirsizlikleri dışarıda tutarsak) yüksek konut fiyatları ve konut kiraları geliyor.

YOLUN BAŞINDAN SONUNA BİRBİRİNİN AYNI EVLER
Londra’daki konut bölgelerinde, her hangi bir sokağın başından sokağa baktığınızda ipe dizilmiş gibi aynı türden (genellikle de iki katlı) evler görüyorsunuz. Estetik açıdan hoş bir görüntü sergiliyorlar.
Kendi ülkenizdeki inşaat ve konut alanındaki son yıllarda yaşanan yapılaşma kaosu ve anarşisi, doğayı katledercesine yapılmış lüks beyaz fil rezidanslar ve ucubeye benzeyen yüksek katlı TOKİ binalarıyla kıyasladığınızda bu duygu üzüntüye dönüşüyor.
Ancak bu aynı tip evlerin içleri dışarıdan görüldüğü kadar keyif verici değil. Çünkü lüks sayılan 3 oda bir salon (cuk) evler ya da dairelerin, bahçeli evlerin içleri (deyim yerindeyse) dökülüyor. Ahşap doğramaların kalitesi bizimkilerin gerisinde kalıyor. İzolasyon çok kötü. Biraz yüksek sesle konuşsanız yan odadan şikâyet gelebiliyor. Yer döşemeleri genelde çok eski olduğundan her yer boydan boya ucuz halılarla kaplanmış. Bu nedenle de evlerde güveden geçilmiyor.

LONDRA: KONUT FİYATLARI VE KİRALARININ EN YÜKSEK OLDUĞU KENT
Buna rağmen Londra konut fiyatları ve kiraları açısından dünyanın en pahalı kentleri arasında yer alıyor. Öyle ki 2 oda bir salon (cuk) dairenin fiyatı ortalama bir semtte 400,000 -450,000 pound ve kirası aylık 1,500 pounddan aşağı değil (TL karşılığı için rakamı ortalama 7 ile çarpın. Londra dışında fiyatlar belirgin bir biçimde düşüyor).
Diğer yandan kabul etmek lazım ki, Londra kalite etin de, şarküteri ürünlerinin de, ekmeğin de, meyvenin de ucuza satıldığı kentlerin başında geliyor. Bu kentte yaşayan ve son birkaç yılda sayıları birkaç bini bulan Ankara Anlaşması ile Türkiye’den gelip iş kurup yerleşenler, ulaştırma ve ev kiraları dışında, bu ülkede yaşamın zor olmadığı konusunda hemfikirler.

SOSYAL DEVLETTEN GERİYE KALANLAR
Bu doğru, çünkü bu insanların okul çağındaki çocukları (yurttaş olup olmadığına bakılmaksızın) devlet okullarında ücretsiz okuyabiliyor, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabiliyorlar. Ayrıca bu insanlar eğer 60 yaşın üzerinde iseler kamusal ulaştırmadan ücretsiz olarak yararlanabiliyorlar (bizde bu yaş sınırı, sanki bizim ortalama ömrümüz daha uzunmuş gibi, daha yüksek: 65). Yani sosyal devletten geriye halk için hala bazı haklar kalmış görünüyor.
Konut fiyatlarının ve kiralarının çok yüksek olmasının temel nedeni; konut arzının yetersiz, konut talebinin çok yüksek, konutun son 30 yıldır finansal spekülasyonun bir aracı haline getirilmiş olması ve belediyelerin giderek sosyal konut sunumundan çekilmesi.
Sonuç olarak, binlerce lüks konutun yıl içinde çok az kullanımda olduğu gerçeği ortadayken, otoritelerce yılda en az 300 bin yeni konutun yapılması gerektiği ileri sürülüyor.
Konuta talep ise çok fazla. Çünkü sadece ülkesinden memnun olmayıp göç eden orta sınıfa mensup gençlerin değil, başta Arap zenginleri, Rus oligarkları, Çin’in ve Türkiye’nin zenginlerinin bazılarının servetlerini kaçırarak getirdikleri ve ev satın aldıkları ülkelerin başında geliyor İngiltere ve başkenti Londra. Bu nedenle de konut ve diğer işyeri fiyatları ve kiraları aşırı yüksek.
Böylece biz emekçiler sadece patronlar için değil, Londra gibi konut kiralarının aşırı yüksek olduğu kentlerde ev sahipleri için de çalışıyoruz. Birçoğumuz gün boyunca ev kirasını ödeyebilmek için işe gidiyoruz.  Kiracılar böyle çalışırken, birden fazla evi olan ev sahipleri kiracılar sayesinde dünyanın tatil beldelerinde tatil yapıyor, eğleniyor, boş zamanlarını istedikleri gibi değerlendiriyorlar.  Bu bağlamda yüksek kiralar, ev sahiplerinin kiracılardan tahsil ettiği özel bir vergiye dönüşüyor. Üstelik devletin aldığı vergi ile kıyaslandığında sonuçları çok daha ağır türden bir vergi. Çünkü vergi ödemezseniz devlet sizi evinizden atmaz ama ev sahibi kirayı ödeyemediğinizde sizi evden atar (1).

TÜRKİYE: KONUT FAZLASINA RAĞMEN YÜKSEK KİRALAR!
Türkiye’de de (farklı bir biçimde ortaya çıksa da) ciddi bir konut sorunu var. Ama bu sorun farklı sınıflara mensup insanlar için farklı biçimde kendini gösteriyor.
Son 17 yıldır izlenmekte olan sermaye ve servet birikim stratejisi sonucunda boş tutulan ve satılamamış yüzbinlerce konuttan oluşan bir konut stoku oluştu ülkede. Bu durum, yılda binlerce konut üreten büyük müteahhitler ve konut sektörü için büyük bir sorun. Bu olgu aynı zamanda, ülke ekonomisinin genelinin çıkarlarıyla ters düşebilecek bir şekilde de olsa, ülkedeki faiz ve para politikaları başta olmak üzere, temel ekonomi politikalarının belirlenmesinde etkili oluyor.

KONUT SEKTÖRÜ KRİZİN TETİKLEYİCİSİ OLABİLİYOR
Bir başka anlatımla, konut sorunu yüksek konut fiyatları ve kiraları bağlamında sadece kitleleri yoksullaştıran, bölüşümü daha da adaletsiz hale getiren bir bölüşüm sorunu değil. Aynı zamanda makroekonomik dengelerle ya da ekonomik krizlerle ilgili de bir sorun (2008 küresel finansal krizini ABD’deki konut sektöründe patlayan konut balonunun tetiklediği unutulmamalı).
OECD bünyesinde yapılan çalışmalar; hem bu sektörden kaynaklı ekonomik krizlerin önlenmesinde, hem de konut sektörü ile bağlantılı krizlerden çıkışlarda, para ve kredi politikaları (konut kredisi faizleri vb) kadar, kira kontrolü gibi düzenlemelerin de (regülasyon), sektöre yönelik vergilerin de çok önemli olduğunu ortaya koyuyor (2). Çünkü hem konut fiyatları, hem konut kiraları, hem de konut kredisi faizleri ve sektöre yönelik vergiler hanelerin servetlerini, gelirlerini, harcamalarını, dolayısıyla da toplam talep düzeyini etkiliyor.
Sorunun boyutlarını verilerle sergilemeye çalışalım.
İnşaat Mühendisleri Odası bünyesinde yapılan bir çalışmaya göre (3), Türkiye’de satışı yapılmamış toplam 2 milyon 171 bin 232 konut bulunuyor. İstanbul’da 2013-2018 yılları arasında toplam 655 bin 566 ilk el konut satışı gerçekleşti. Aynı yıllar arasında alınan yapı kullanım izin belgeleri ile birlikte değerlendirildiğinde, 254 bin 152 konut satışı gerçekleşmeyerek konut stokuna eklendi.
Ankara’da ise aynı dönemde toplam 333 bin 875 ilk el konut satışı gerçekleşti. Yapı kullanım izin belgeleriyle birlikte değerlendirildiğinde 79 bin 882 konutun satışı gerçekleşmedi ve satılamayan konut stokuna eklendi.
Piyasadan sağlanan verilere göre ise, bu yılın Haziran ayı itibariyle ülkedeki konut stoku 1,8 milyon adede ulaştı. Öyle ki sektördeki büyük 14 firmanın sahip olduğu konut stokunun Emlak Katılım Bankası aracılığıyla satışa sürüleceği ve böylece bu stokların eritileceği ileri sürülüyor (4).
Coldwell Banker adlı bir kuruluşun, TÜİK verileri üzerinden birinci el satış konut üretimi ve satışı üzerinden yaptığı çalışmaya göre, Türkiye’de 3,5 yıllık konut stoku bulunuyor (5). Yani önümüzdeki 3,5 yıl yeni konut üretilmese de mevcut stok talebi karşılamaya yeterli durumda.

KİRACI SAYISI ARTARKEN, EV SAHİBİ OLMAK ZORLAŞTI
Bu kurumun Türkiye Grubu Başkanı G. Taş (niyetten bağımsız olarak) konut sorununun bir başka boyutunu sergiliyor. Ona göre: “Türkiye’de konut ihtiyacı olan kesimin yüzde 85’inin gelir seviyesi orta ve ortanın altında” (6). Yani asıl ihtiyaç sahipleri, kolayca tahmin edilebileceği gibi, yoksulluk sınırında yaşayan insanlarımız.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon hane (20 milyonun üzerinde insan) başkasının evinde kiracı olarak oturuyor. Bu sayı kendi evinde oturanların yarısı civarında. Ev sahibi olanların oranı 2002’den 2017’ye Yüzde 73’ten yüzde 57’ye gerilemiş durumda (7). Yani ev sahibi olmak giderek zorlaşıyor.

KONUT HARCAMALARI HANE BÜTÇESİNİN İLK SIRASINDA YER ALIYOR
TÜİK’in hane halkı bütçe araştırmasının 2018 yılı sonuçlarına göre (8) konut ve kiraya yapılan harcamalar hanelerin harcamaları arasında ilk sırada yer alıyor. Türkiye genelinde hane halklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 23,7 ile konut ve kira harcamaları alırken, en düşük payı alan harcama grupları yüzde 2,2 ile sağlık ve yüzde 2,3 ile eğitim hizmetleri oldu.
Yani eğitim ve sağlıktan önce insanlar, öncelikli olarak başlarını sokabilecekleri, kirasını karşılayabilecekleri bir ev bulma derdindeler. Gıda harcamalarını da çıktıktan sonra geriye bir şey kalırsa harcayabiliyorlar.
Ancak bir ayrıntıya özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Konut ve kira harcamalarının payı en düşük gelirli yüzde 20’lik nüfus (en yoksullar) içinde yüzde 31,4. Yani ortalamanın üçte bir üzerinde. Emekliler gelirlerinin yüzde 28,6’sını kira ve konuta harcarken, girişim geliri elde edenlerde (iş sahipleri) bu oran yüzde 19,7 (9). Yani konut sorunu sınıfsal farklılıklara göre daha da derinleşiyor.

‘BOLLUK’ VE ‘YAPAY KITLIK’ DİYALEKTİĞİ İŞLİYOR
Bir yanda boş milyonlarca konut bulunurken, insanların konut için bu denli yüksek oranda harcamada bulunmak zorunda kalmaları, çok kötü konutlarda yaşamaya zorlanmaları nasıl açıklanabilir?
Her şeyin kâr ve sermaye-servet birikimi için düzenlendiği bir sistem olan kapitalizmde sermayedarların kârlarının, dolayısıyla da sermayelerinin ve servetlerinin artması onlar için bolluk anlamına gelirken, geri kalan yığınlar için kıtlık demek oluyor. Bu nedenle de spekülatif kazançlar elde edebilmek amacıyla üretilmiş yüzbinlerce konut boş dururken, milyonlarca insan, diğer harcamalarından kısarak yüksek kiralar ödemek zorunda kalıyor ya da yaşanamayacak kadar kötü koşullardaki evlerde barınıyor.
Bu, bir yüzünde bolluk, diğerinde ise kıtlık olan bir madalyonun iki yüzü gibi. Bu durum aslında sınıfsal ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan zenginlik-yoksulluk çelişkisinin bir dışa vurumu.

DOĞAL DEĞİL YAPAY KITLIK
Buradaki kıtlığın ya da yokluğun doğal değil, yapay bir kıtlık olduğunun altını çizelim. Yani sistemin işleyişine bağlı olarak sistemin egemenlerince yaratılmış bir kıtlıktan söz ediyoruz. Çünkü örneğin gezegende yeterince kaynak mevcut. Örneğin Dünya Gıda Örgütü (FAO) küresel çapta 12 milyar insanı besleyebilecek büyüklükte tarımsal kaynağımızın olduğunu ileri sürüyor (10).
Herkese fazlasıyla yetecek kadar üretim ve kaynak varken, küresel çapta milyarlarca insanın yoksulluk ve açlık çekiyor olması; 4,2 milyar insanın yoksulluk sınırının, 1,5 - 2,5 milyar insanın ise açlık sınırın altında yaşıyor olması (11); Eurostat verilerine göre Türkiye’de nüfusun yüzde 41,3’ünün yoksul, nüfusun yüzde 36,6’sının ise çürük evlerde yaşıyor olması (12) bir kader değil, bir doğa kanunu değil, olsa olsa kapitalizmin “yoksullaştırma kanununun” sonucudur.
Kısaca kapitalizmde bolluk, refah, boş zaman, nitelikli istihdam, ucuz ve sağlıklı konut-barınma, güvenilir ve çevre dostu ulaştırma gibi temel ihtiyaçlar ya da hizmetler biz emekçilerin tercihleri ya da isteklerinden ziyade, sistemin yüzde 1’i olarak adlandırılan egemenlerinin istekleriyle ve sistemin işleyişine hâkim olan ve bu egemenlere hizmet amacıyla konulmuş olan kurallarca belirleniyor.
Kapitalizm varlığını sürdürdükçe biz yüzde 99’un bu hizmetlere yeterince erişebilmesi imkânsız. Çünkü aksi bir durum, kârların azaltılması, sermaye birikiminin yavaşlatılması, yani altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi anlamına gelir ki- yüzde 1 bunu istemez, gerçekleşmesine izin vermez.
Bir başka anlatımla, kapitalizmde refah, bolluk ve boş zamandan asıl olarak faydalananlar sermaye ve servet sahibi sınıflar. Emekçilerin payına düşen ise yapay bir biçimde yaratılan ve sürdürülen kıtlığa katlanmak, kötü, sağlıksız evlerde yüksek kiralarla oturmak, yüksek banka kredileriyle onlarca yıl süren ev sahibi olma mücadelesi vermek, yoksulluk ve kölelik koşullarında istikrarsız, garantisi olmayan, güvencesiz, uzun saatli, düşük ücretli işlerde çalışmak ve tüm bunlar için halimize şükretmek.

DÜZEN BÖYLE AMA BU KADER DEĞİL…
Bu düzenin kuralları böyle işliyor. Bu kuralları, dolayısıyla da bu işleyişi değiştirmek gerekiyor. Bunu yapabilecek güç (bilimsel olarak da), sadece işçi ve emekçi sınıflar ve ezilen halklarda mevcut. Çünkü egemen sınıflar ve siyasal sözcüleri doğal olarak statükoyu korumak istiyor. Bu arada hem devletin zor aygıtları, hem de rıza üretmeyi sağlayan araçları ve büyük sermaye medyası emekçilerin mevcut duruma razı olmalarını, hatta desteklemelerini sağlayabiliyor.
Ancak böyle köklü bir değişim bilinçli bir mücadeleyi ve zamanı gerektiriyor. Bu değişimin mücadelesi verilirken de bugünden de yapılacak şeyler olmalı. Bunlar; ücret-gelir politikalarından sosyal politikalara, vergi politikalarından kurumsal değişikliklere kadar geniş bir ekonomik ve sosyal haklara ilişkin talepler zincirini içermeli.

BUGÜN YAPILABİLECEK ŞEYLER MEVCUT
Bu bağlamda öncelikle insanların barınma hakkını finansallaşmanın bir aracı haline getiren ve konut edinmeyi müteahhitlerin ve bankaların insafına bırakan emek karşıtı politikalara son verilmeli, reel ücret düzeyleri yükseltilmeli ve “kira kontrol yasası” çıkartılarak kiralara üst sınır getirilmeli.
Örneğin hükümet konut kiralarını yarı yarıya indiren bir tavan fiyat uygulamasıyla mevcut konut stoklarını kısmen de olsa ticari bir mal olmaktan çıkartsaydı ne olurdu?
Normal koşullarda kirayı ödemek için çok fazla saat çalışmak ya da ikinci bir iş yapmak durumunda kalmazlardı. Kiradan tasarruf edecekleri gelirleri eğitim, kültürel faaliyetler için harcayabilecekleri gibi, boşa çıkan zamanlarını kendilerine de ayırabilirlerdi. Daha az çalışarak aşırı üretim sorununa daha az katkı vermiş olurlardı. Böylece gereksiz bir aşırı tüketim baskısını da hafifletmiş olurlardı.
Aynı amaçla kişilerin ve şirketlerin sahip olabilecekleri konut sayısına üst sınır getirilmeli, ya da belli sayıda konut edinimi yüzde 100 vergilemeyle caydırılmalı. Bu anlamda mutlaka bir rant vergisi hayata geçirilmeli. Keza konut alım satımında (konutu elde tutma süreleri anlamında) vergiden kaçınmayı kolaylaştıran uygulamalara son verilmeli.
Belli bir sürenin üzerinde boş tutulan evlere para cezaları uygulanarak spekülatif amaçlı konut edinimi önlenmeli. Belli bir sürenin üzerinde boş kalan evlere (kamunun denetiminde) ihtiyaç sahibi evsizlerin yerleştirilmesi sağlanarak mevcut kaynakların verimli kullanılması sağlanmalı.
Sosyal-ekolojik konut yapımı ve sunumu piyasa dışına çıkartılarak bütünüyle kamuya bırakılmalı. Bu konuda TOKİ gibi doğrudan merkezi devlet yapılanması değil, mali ve idari özerkliğe sahip belediyeler, kooperatifler, kâr amacı gütmeyen vakıflar ve diğer sivil toplum kuruluşlarının oluşturacakları yeni kurumsal yapılar söz sahibi olmalı. Bu yapıların gerçekleştireceği projelerin fonlaması devlet bütçesinden yapılacak aktarmalarla ve Merkez Bankası’nın bu yapının çıkartacağı tahviller karşılığında sunacağı finansman ile yapılmalı.
İhtiyaç duyduğumuz şey bu ve benzeri politikaları bugünden hayata geçirebilecek bir siyasal iradenin varlığı ve ekonomik ve demokratik haklarımızın korunması ve genişletilmesine yönelik demokratik mücadelenin örgütlenmesidir.

DİP NOTLAR:

(1) George Monbiot, “Private Taxation”, https://www.monbiot.com (19 July 2019).
(2) Boris Cournède, Sahra Sakha and Volker Ziemann, “Housing-related policies matter for economic resilience”, https://oecdecoscope.blog (9 August 2019).
(3) Selim Tulumtaş, “Satılamayan konutlar-Plansızlığın sonuçları”, 
https://www.gazeteduvar.com.tr (27 Mart 2019).
(4) 
https://www.emlak365.com/…/turkiye-de-konut-stoku-18-milyon… (8 Haziran 2019).
(5) 
https://businessht.bloomberght.com/…/1955145-konutta-3-5-yi… (8 Mayıs 2018).
(6) Agh.
(7) 
https://www.emlak365.com/…/turkiyedeki-hane-sayisi-ev-sahib… (30 Temmuz 2018).
(8) TÜİK, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2018, TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 30584, 
http://www.tuik.gov.tr (26 Temmuz 2019)
(9) Agr.
(10) FAO, The State of Food Insecurity in the World, 2013’den aktaran Jean Ziegler interviewed by Éric Toussaint, Geopolitics of Hunger, 
http://brechtforum.org/economywatch/geopolitics-hunger (16 February 2012).
(11) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2, 45.
(12) “Türkiye yoksullukta Avrupa birincisi oldu!”, 
https://gazetemanifesto.com (14 Ağustos 2019).


Formun Üstü
Formun Altı



7 Eylül 2019 Cumartesi

RANT-KÂR İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR NOT



RANT-KÂR İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR NOT

Mustafa Durmuş

7 Eylül 2019


Son yıllarda Türkiye’de de ‘rant’ kavramı, giderek ‘kâr’ kavramının yerine ve önüne geçer bir biçimde kullanılmaya başladı.

Özellikle de devletle bağlantılı olarak yürütülen büyük emlak-konut ve bazı alt yapı projelerinden elde edilen gelirler ve bir kısım finans geliri (başta faiz olmak üzere)  rant geliri olarak tanımlanıyor.

Buradaki sorun, bu gelirlerin kârdan bağımsız bir biçimde, adeta ayrı bir bölüşüm kategorisi olarak ele alınması. Böyle bir ayrıştırmanın sonucunda burjuvaziden özerk bir ‘asalak rantiye sınıfı’nın var olduğu kabul ediliyor.

Tüm bunlar bölüşüm konusuna Sol’dan bakanların bir kısmında bir kafa karışıklığına neden oluyor. Öyle ki burjuvazi arasında “iyi burjuvazi” ve “asalak/kötü burjuvazi” ayırımı yapılarak, sözde iyi burjuvazinin de sistemin mağduru olduğu dahi ileri sürülebiliyor. Örneğin sosyal demokratlar tarafından  üretimin desteklenmesi anlamında (emek sömürüsü gerçeği inkar edilerek), bu sınıfın desteklenmesi gerektiği ileri sürülüyor.

A. SMITH: KÂR-ÜCRET-RANT

Burjuva iktisadının kurucusu olduğu kabul edilen Adam Smith kapitalist bir ekonomideki gelirleri: Kâr, ücret ve rant kategorisi biçiminde ayıran ve bunların her birinin farklı sınıflara denk düştüğünü ileri süren ilk iktisatçıydı.

Yani Smith klasik dönemin aydınlanmacı okulunun hedef tahtasındaki egemen sınıf olan toprak sahipleri sınıfının gelirlerine ‘rant’, diğer iki sosyal sınıfın gelirlerine de ‘kâr’ (kapitalist) ve ‘ücret’ (işçi) adını veriyordu.

Ona göre kapitalist toplumda bir malın mübadele değeri de üç bileşenin kattıklarının toplamından (Ücret + Kâr+ Rant) oluşuyordu. Bu mübadele değeri sonuçta malın fiyatını belirliyordu.

Böylece Smith sözcülüğünü yaptığı sanayi burjuvazisinin üretilen değere katkıda bulunan bir sınıf olduğunu ileri sürerken, aynı zamanda emek sömürüsü olgusunu da görmüyor ya da görmezden geliyordu.  

Emek sömürüsü ya da bilimsel adıyla artı-değer sömürüsünü ortaya çıkartmak işi ise ondan 60-70 yıl sonra, işçi sınıfının yanında yer alan eylemci bir düşünür, ekonomi politikçi Karl Marx’a kalıyordu.

NEO-KLASİKLER: ÜCRET-KÂR

Klasik burjuva iktisadındaki en derin kırılma Neo-klasikler olarak da bilinen ve 1870’lerden itibaren ana akım haline gelen Marjinalist Okul’un ortaya çıkışı sırasında yaşandı.

Bu okulun içinden gelen Kolombiya Üniversitesi’nden Prof. Clark, 1890 yılında toprak ve fiziki sermaye kavramlarını birleştirdi ve böylece sermaye, toprağı da içerecek bir genişlikte yeniden tanımlanarak rant gelirleri kâr kategorisi altında toplandı.

Bunda kuşkusuz, toprak sahibi sınıfın giderek erimesinin ve dönemin finans kapitalinin bu toprakları eline geçirerek “rant” gelirlerinin yeni sahibi olmasının payı büyüktü.
Böylece toprak mülkiyetinin sahipleri değişince bir zamanlar eleştirilen rant gelirleri yeni egemen sınıfın kârı içinde gösterilerek meşrulaştırılmış oluyordu. Yani artık burjuvaziye göre; kazanılmamış rant diye bir şey mevcut değildi, sadece meşru bir kâr söz konusuydu.

MARX:  RANT KÂRIN İÇİNDE

Üretim faktörü sayısının Neo-klasiklerce ikiye indirilmesi ve Marx’ın da analizlerinde iki faktörlü (emek ve sermaye) bir üretim modeli kullanmış olması kafa karıştırıcı olabilir. Nitekim Marx’ın modelinde de bölüşüm kabaca ücret ve kâr biçimde gerçekleşir.

Böylece Marx, dönemindeki dar kapsamlı haliyle rantı kâr kategorisi içinde ele alır. Ancak, Neo-klasiklerden farklı olarak (kârın kaynağının emek, artı-değer sömürüsü olduğundan hareketle) hem kârı, hem de rantı, ayrı gayrı meşru kabul eder.

Sonuç olarak, günümüzde artık daha ziyade finansal bir biçimde ortaya çıkan, ama Türkiye’de görüldüğü gibi arazi, emlak ve inşaat yatırımlarında toprakla bağını sürdüren rantı, bağımsız bir sömürü-gelir kategorisi olarak ele alıp, kavgayı da rant kavgası olarak nitelediğimizde A. Smith’in görüşlerine yakınlaşmış oluyoruz.

Nitekim son dönem Neo-Marksistler arasında oldukça popüler olan ‘Finansallaşma Hipotezi’, para sermayenin bütünüyle üretken sermayeden özerkleştiğini, emeği yüksek tefeci faizleri aracılığıyla sömürdüğünü ve sermayenin diğer fraksiyonlarını kendi imtiyazlı durumuna göre yeniden şekillendirdiğini ileri sürer.

Bu yaklaşım altında finansal kârlar artı değerin bir alt bölümü değildir, Emek- Değer Yasası da marjinal kalır.  Böyle olunca da Marksist ekonomi politiği Neo-klasik ve Keynesyen iktisattan esasta ayıran kârlılık kriteri bu ayrılıktaki önemini yitirir. Rant geliri olarak kabul edilen faiz, kârdan özerkleşir, ayrışır, üretim sürecinden kopar. Bu da ‘işçi’ ve ‘emek sömürüsü’ gibi kavramların analizlerde giderek daha az kullanılmasıyla sonuçlanır.

Diğer taraftan Emek-Değer Yasası’nın hala geçerli olduğunu kabul ettiğimizde, rantı üretim sırasında ortaya çıkan kârın bir parçası, onun bir türevi olarak görürüz ve Marx’ın görüşlerine yakınlaşırız.


2 Eylül 2019 Pazartesi

EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK


EKONOMİK KÜÇÜLME DEVAM EDİYOR, İŞSİZLİK VE YOKSULLUK ARTACAK

Mustafa Durmuş
2 Eylül 2019


Bu yılın ikinci çeyreğine (Nisan-Haziran) ait ekonomik büyüme verileri bu sabah açıklandı.

TÜİK’in açıklamasına göre (1) Türkiye ekonomisi küçülmesini (daha düşük oranda olsa da) sürdürüyor. 2018 yılının son çeyreğinde yüzde -2,8 olan küçülme; 2019 yılının ilk çeyreğinde yüzde - 2,14 ve ikinci çeyreğinde yüzde -1,5 oldu.

Bu konuda söylenecek ilk şey, resmi tanımı anlamıyla Türkiye ekonomisinin resesyonda olduğu (bu tanıma göre iki çeyrek üst üste küçülen bir ekonomi resesyonda demek).

İkincisi küçülmenin giderek yavaşladığı. Zira yüzde -2,8 ile başlayan küçülme yüzde -1,5’e gerilemiş. Bunun (hala küçülme olmasına rağmen) iyi bir gelişme olduğu düşünülebilir,  ama şeytan ayrıntıda gizli.

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİ

Bu küçülme yavaşlamasını yatırım harcamalarındaki gelişmelerle birlikte yorumlamak gerekiyor. Çünkü kapitalist bir ekonomide sürdürülebilir bir büyüme (niteliğini, doğa ve emekle uyumlu olup olmadığını tartışmaksızın) ancak yatırım harcamalarındaki düzenli artışlarla mümkün (sermaye birikimi).

Bu açıdan bakıldığında sabit sermaye yatırımlarının geçen yılın üçüncü çeyreğinden itibaren eksiye döndüğü ve bu küçülmenin giderek arttığı görülüyor. Öyle ki 2018’in son çeyreğinde yüzde -11,6; bu yılın ilk çeyreğinde yüzde - 12,4 ve ikinci çeyreğinde -yüzde 22,4 oldu.

YATIRIMLARDAKİ SERT DÜŞÜŞ KAYGI VERİCİ

İşte asıl kaygı veren nokta bu olmalı. Çünkü ülkede artık yatırım yok gibi bir şey. Hatırlanacağı gibi, 2016 yılında GSYH hesaplaması konusunda yapılan değişiklikle artık inşaat –emlak yatırımları da yatırım harcaması olarak kabul ediliyor.

İşte böyle geniş anlamda tanımlanan yatırımlar da ikinci çeyrekte yüzde - 12,7 azaldı. Bu aslında bir süredir bilinen bir durum: 15 yıl boyunca ekonomide sanal bir büyüme yaratan sektör artık krizde. Böylece inşaattan başlayan ve sanayiye (yüzde -2,7 azalma var) bir yatırım azalması var.  Bu çeyrekte ilk kez hizmetler sektöründe az da olsa (binde 3) oranında bir küçülmenin olması da, en fazla istihdam yaratan bu sektörün emekçileri açısından can sıkıcı bir durum olsa gerek.

Yani zurnanın zırt dediği yer yatırımlardaki sert düşüş. Yatırımlardaki bu sert düşüş sürdüğü sürece ekonomik küçülme sürecek, ancak daha önemlisi işsizlik ve yoksullaşma artacak.

Bu gelişme aynı zamanda hükümetin bu yılın son çeyreğinde pozitif büyümenin yaşanacağı biçimindeki öngörüsünü de temelsiz bırakan bir gelişme. 

FATURA YİNE HANE HALKINA

Yatırımlardaki bu denli büyük düşüşe rağmen ekonominin, önceki çeyreğe nazaran daha az küçülmesinin nedeni ise hane halkının tüketim harcamalarındaki azalmanın yavaşlaması.

Yani halk borçlandırılarak, kredilere yüklenerek tüketimini artırmış ve böylece küçülme yavaşlamış görünüyor. Bu yılın ilk çeyreğinde hane halkı harcamaları yüzde -4,8 azalmışken, ikinci çeyrekte bu azalma sadece yüzde -1,1 ‘de kalmış. Kısaca insanlar harcamaya başlamışlar.

Gerçekte, emekçilerin düşük ücret zamları ve yüksek enflasyon nedeniyle reel gelirleri artmadığına göre, bu nasıl olabilir? Bunun tek açıklaması krediler ya da yeni borçlanma. Yani halk bankalardan sağladığı ihtiyaç kredileriyle tüketimini ilk çeyreğe göre artırmış. Bu da iktidar tarafından faiz oranlarının düşürülmesinde neden bu denli ısrar edildiğini kısmen açıklıyor.

İhracat artışı ise ikinci çeyrekte yüzde 1 puandan fazla yavaşlayarak yüzde 8,1’de kalmış. Yani ileri sürüldüğü gibi ihracatımız TL’nin değerindeki bunca düşüşe rağmen beklenen biçimde artmamış (böylece ekonomik büyümeye yeterince katkı vermemiş. Üstelik TÜİK’in geçen ay yayımlanan dış ticaret hadleri verisinden de görüldüğü üzere, dış ticaret hadlerindeki kötüleşmenin sürmesi halkın ihracat yoluyla da yoksullaştığını ortaya koyuyor.

TÜM PARADİGMALARIN DEĞİŞMESİ GEREKİYOR

Bir önceki yazımızda (2) dünya ekonomisine ait verilerin yeni bir küresel resesyonun gelmekte olduğunu gösterdiğini yazmıştık. Normalde, resmin büyüğünde bir resesyonun yer aldığı bir anda bir ülkenin ekonomisinin canlanma dönemine girmesi beklenmemeli.

Krizler kapitalizme içkinler, dışsal değiller. Kapitalizm var oldukça ne ekonomik krizlerin, ne savaşların, ne de doğa tahribatının sonu olmayacak ve insanlık huzur bulamayacak. Kaldı ki Türkiye’de ekonomik krizin sadece ekonomik değil, ilave olarak politik nedenleri ve savaşla ilgili nedenleri var.

Dünyanın Merkez Ekonomilerinde ortaya çıkan bir kriz tüm dünyaya yayılabiliyor. 2008 ABD finansal krizinin sadece 3 haftada dünyaya yayıldığı unutulmamalı.
Yeni bir kriz ise artık sadece zaman meselesi. Ama bu kriz emekçiler, kadınlar ve doğa üzerinde önceki krizlerden çok daha tahrip edici etkilere sahip olacak. Son yıllarda HES ve maden projelerinde görüldüğü gibi, sanayi vs. üretimi ile yeterince kârlı büyümesini sağlamakta zorlanan sistem artık ortak varlıklarımıza yönelmeye, hak ve özgürlüklerimizi ortadan kaldırmaya başladı.

Bu yüzden de ekonomik, politik ve jeopolitik alandaki tüm paradigmaların değiştirilmesi ve yenilerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Sistemi aynen koruyarak bu yapılabilir mi, bu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru.

DİP NOTLAR:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla, II. Çeyrek: Nisan - Haziran, 2019, www. tüik. gov.tr  (2 Eylül 2019).
(2) Mustafa Durmuş, “Dünya ekonomisi yeni bir resesyona giriyor”, http://sendika63.org (28 Ağustos 2019).
(