13 Ağustos 2020 Perşembe

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

 

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

Mustafa Durmuş

 13 Ağustos 2020

Döviz kurundaki hızlı yükseliş bu aralar ekonomideki tartışmaların odağında yer alıyor. Özellikle de son bir haftada gerçekleşen kur artışlarının hem nedenleri, hem sonuçları, hem de hükümetçe alınan önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı tartışılıyor (bu yazının yayına verildiği tarihte dolar kuru 6.85’ten giderek yükselerek 7.30’u aşmıştı).

Kurdaki bu endişeli gidişat karşısında siyasal iktidar (daha önce hep yaptığı gibi), elindeki geniş medya imkânları aracılığıyla, ülke ekonomisinin “uçuşa geçecek” kadar hızlandığını, dövizdeki bu hızlı yükselmenin ise, geçici bir durum ve dış güçlerin işi olduğunu ileri sürüyor.

Ancak (özellikle de son bir yıldır) kurdaki yükseliş ve ekonomideki işsizlik, enflasyon, yoksulluk gibi diğer olgular dikkate alındığında, bu açıklamaların iktidarın kendi tabanını dahi artık ikna etmeye yetmediği görülüyor.

Döviz kurundaki istikrarsızlıkların ve döviz krizlerinin hem nedenleri, hem de sonuçlarıyla ilgili olarak değişik mecralarda daha önce de yazdım. Merak edenler ayrıca kurdaki yükselişlerle ülkedeki servet bölüşü adaletsizliği arasındaki doğrusal ilişkiyi ele aldığım son yazıma göz atabilirler.(1)

Kurdaki artış yoksullaştırıyor

Kuşkusuz döviz kurdaki son yükselişin, başta emekçiler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerinde yoksullaştırıcı etkileri olacak. Başta, sadece dolar ile satın alınabilen petrolün faturası olmak üzere, ithalat TL cinsinden daha pahalı hale geleceğinden yoksulluk artacak.

Ayrıca toplamı 437 milyar doları bulan dış borçların TL cinsinden miktarının artması, hem kamu borcu açısından vergi mükelleflerinin, hem de kendi dış borçları açısından özel şirketlerin borç yükünün artmasına neden olacak.

Son olarak başta köprüler, hava limanları olmak üzere Kamu Özel İşbirliği projeleri adı altında özel sektöre yaptırılan projelerden gelen yükler söz konusu. Örnek olarak, köprü geçişleri son bir haftada doların yüzde 7 değer kazanması nedeniyle 20 TL arttı. Bu köprülerden geçenler de, hiç geçmeyen vergi mükellefi diğer yurttaşlar da  (verilen yolcu garantisi nedeniyle) bu zamlı tarifeden bu ücreti ödeyecekler. Bu yükselişle birlikte şehir hastanelerine hizmet alım ve kiralama bedeli olarak önümüzdeki 25 yıl boyunca ödenecek olan toplam 142,2 milyar dolarlık bedel de (TL cinsinden) yüzde 7 oranında arttı.

Kurdaki yükseliş ihracat için iyi bir şey midir?

Dünkü açıklamalarında Bakan Albayrak: "Önemli olan kurun rekabetçi olup olmamasıdır. Türkiye, tarihinde ilk defa rekabetçi bir kur düzeyiyle ekonomisini dönüştürecek bir yapıya kavuştu" diyerek (2), döviz kurundaki yükselmenin (ya da TL’nin değer kaybetmesinin) rekabet gücümüzü artırarak ihracatımızın (ve turizm gelirlerinin) artmasına katkıda bulunacağını iddia etti.

Bu nedenle bu yazımda özgün olarak kur artışının, neredeyse hiç konuşulmayan bir boyutunu, ihracat ile ilişkisini ele alacağım.

Ana akım iktisat teorisi çerçevesinde bir ülkenin ihracatını etkileyen çok sayıda faktörden söz edilir. Bu etkenler arasında en çok dikkat çekenlerden biri, ülke parasının ihracatta ödeme aracı olan rezerv paralar karşısındaki değeri (aşırı ya da düşük değerli olup olmadığı) konusudur.

Çünkü bu perspektiften, örneğin TL aşırı değerliyse (döviz kuru göreli olarak düşükse) , ülkenin ihraç ettiği ürünler göreli olarak daha pahalı hale gelir, bu da ihracatı olumsuz etkiler. Tersine eğer TL düşük değerli ise (yani döviz kuru göreli olarak yüksekse) tersi bir sonuç ortaya çıkar ve ürünlerimiz dış piyasalarda muadillerine göre ucuzlayacağından ihracatımız artar.

Kuşkusuz bu yaklaşımın temel varsayımı “fiyat esnekliği yüksek ürünlere” sahip olmaktır. Yani fiyat esnekliği yüksek olan malları (fiyatları düştüğünde talebin arttığı mallar) ihraç ediyorsanız,  düşük değerli kur nedeniyle ihracat fiyatlarındaki düşüşler işe yarayabilir ve ihracatınız artabilir.  

Emek yoğun, düşük becerili, düşük teknoloji içeren ihracat hâkim

Bu bağlamda ele alındığında Türkiye’nin ihracatında hâkim olan mal türünün yüksek fiyat esnekliğine değil, daha ziyade düşük fiyat esnekliğine sahip, yani daha çok emek yoğun,  düşük beceri yoğun, düşük teknolojili mallardan oluştuğunu görmek gerekiyor.

Bu yüzden de Türkiye’nin ihracatı (normal koşullarda), fiyatlardaki düşüşlerden yeterince etkilenmiyor. Daha ziyade, bu ürünleri ithal eden ülkelerdeki gelirdeki dalgalanmalar ihracatımızı etkiliyor.

Korona sonrası oluşan küresel ekonomik koşullar altında, Türkiye’nin ihracat yaptığı tüm pazarların yaşanmakta olan çok ciddi boyuttaki ekonomik daralma nedeniyle), iyi durumda olmadığı çok açık. Nitekim bu da Türkiye’nin ihracat verilerine (turizmde olduğu gibi) yansımış durumda.

Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB ülkelerine bakıldığında durum hiç iç açıcı değil.

Eurostat verilerine göre; Avrupa ekonomilerinde (31 Temmuz itibariyle) ekonomik küçülme; Avro Bölgesi’nde yüzde - 12,1 ve AB genelinde yüzde - 11,9 oldu. Buna göre, İtalya yüzde 12,4; Fransa yüzde 13,8, Portekiz yüzde 14,1; İspanya yüzde 18,5, Almanya yüzde 10,1 küçüldü. Bazı büyük şirketler devasa zararlar ettiler. Örneğin Volkswagen’in zararı 1,4 milyar avroyu (gelirlerinin yüzde 23’ünü kaybetti), Renault’un zararı 7,3 milyar avroyu ve Airbus’ın zararı 1,9 milyar avroyu buluyor. İşsizlik Avro Bölgesi’nde yüzde 9,5’e çıkarken,  devletten kısmi ücret desteği alan işçilerin sayısı İngiltere’de 9,3 milyon, Fransa’da 4,5 milyon, Almanya’da 6,9 milyon, İspanya’da 3,7 milyon oldu. (3)

Ayrıca uluslararası bir araştırma kuruluşu bu yıl uluslararası ticaretin en az yüzde 13 dolayında azalacağını, dahası dünya ekonomisinde 2023 yılına kadar her hangi bir toparlanma olmayacağını ve dünya ekonomisinin bir daha Korona salgını önceki ekonomik büyüme oranlarına geri dönemeyeceğini ileri sürüyor.(4)

Kısaca, hem genelde uluslararası ticaretin durumu iyi değil, hem de Türkiye’nin ana ihracat pazarları yangın yeri gibi. Bu da Türkiye’nin ihracatının daha da zora gireceğine işaret ediyor.

TL aşırı değerli mi?

Asıl sorumuza dönersek: TL, dolar ve avro karşısında aşırı değerli mi? Böylece ihracatçıyı düşünerek kurdaki artışa müdahale etmek yanlış mı?

Bu soruları yanıtlayabilmek için bir kavram ile tanışmamız gerekiyor: Efektif Döviz Kuru. Nominal efektif döviz kuru (NEK); belirli bir kriter gözetilerek seçilmiş çift taraflı nominal kurların uygun bir ağırlıklandırma yöntemi kullanılarak elde edilmiş ortalaması iken, reel efektif döviz kuru (REK); NEK’in ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet unsurlarıyla düzeltilmiş halidir.(5)

Bir başka anlatımla; Türkiye’nin dış ticaretinde önemli paya sahip olan ülkelerin para birimlerinden oluşan sepete göre TL’nin ağırlıklı ortalama değerine nominal efektif döviz kuru (NEK), NEK’deki nispi fiyat etkilerinin arındırılmasıyla oluşturulan ortalamaya da reel efektif döviz kuru (REK) adı veriliyor.(6)

REK’teki değişim önemli

Bu tanımlardan da anlaşılabileceği gibi, reel efektif döviz kuru (REK) ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu nedenden dolayı da göreli fiyat ve maliyet değişimlerini de içeren REK’i esas almak gerekiyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi (REK) 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Böyle olunca da, aşırı değerlenmiş ulusal para altında ihracat daha pahalı hale geldiğinden, ihracat beklendiği gibi artmıyor. REK’in 120 – 125 aralığına doğru hareketlenmesi durumunda ise TL aşırı değerleniyor. Bu durumda para politikası araçları kullanılarak TL’ye müdahale edilebiliyor.(7)

REK azaldığında emek ve doğa sömürüsü artıyor

REK Endeksi düştüğünde ise meselenin bir başka boyutu ortaya çıkıyor, ülkede üretilen ürünler çok ucuz fiyattan dışarıda satılıyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

TCMB’ye göre, Türkiye ekonomisinde TÜFE bazlı en düşük REK en son 2 yıl önce (Eylül 2018'de TL'de yaşanan sert değer kaybı sırasında) görüldü. Türkiye’nin (tüm ticari partnerleri açısından) REK’i 62.51’ye (8) ve sadece az gelişmiş ülkeler grubundaki partnerleri açısından REK’i 53,09’a kadar geriledi (2018 yılı Rahip Brunson krizinin patladığı ve doların kurunun 7,22 TL’ye kadar çıktığı bir yıldı).

Özcesi, Korona Salgınından bu yana (döviz kurundaki yükselişe paralel olarak) REK’te yeni bir dibe doğru gidildiği görülüyor. Ancak Korona Salgını ile doğrudan ilgili olan bu gelişmeden önce de Türkiye ekonomisinde işlerin iyiye gitmediğinin ve diğer ülkelerle kıyaslandığında, REK’in en fazla düştüğü ülkelerin başında geldiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Korona’dan önce başlayan iniş

Bu konuda en net bilgi IMF’nin son raporunda mevcut. IMF bunu reel efektif döviz kuru açığı (REER Gap) kavramı ile açıklıyor ve 2019 yılında 30 gelişkin ve azgelişmiş ekonomi karması içinde en fazla açığa (dolayısıyla da en düşük REK’e), yüzde 15-25’lik bir açıkla, Türkiye’nin sahip olduğunu ileri sürüyor.(9)

REK’teki Korona sonrası gelişmeleri ise TCMB istatistiklerinden (Temmuz ayı itibariyle) görebilmek mümkün.(10) Buna göre, (2003 yılı 100 olarak kabul edildiğinde), Temmuz 2020’de TÜFE bazlı REK 68.52 oldu. Bu yılın Mart ayında (yani Korona Salgınının ortaya çıktığı ayda) ise bu endeksin değeri 73,14 idi.  Azgelişmiş ülkeler bazlı REK ise Temmuz ayında 56,60’a kadar gerilemiş durumda. Aynı ayda ÜFE Bazlı REK 77,57 oldu (Mart’ta 80, 22 idi). Son olarak, işgücü ücretlerini ve maliyetlerini gösteren birim işgücü bazlı REK 69,82 oldu (Aralık 2019’da). Bu azgelişmiş ülkeler bazlı olarak hesaplandığında 48,80’e kadar geriliyor.

Bu verilerin Temmuz verileri olduğunun, Ağustos’ta yaşanan yüzde 7’ye yakın kur yükselişini yansıtmadığının altını çizelim. Yani bu ayda REK daha da düşük çıkacaktır.

Şimdi bu istatistikleri ekonomi politik açıdan (yani sosyal sınıflarla bağlantılı olarak) değerlendirelim.

REK’in ekonomi politik yorumu

2019 yılından bu yana Türkiye’de reel efektif döviz kuru (REK) , hem ihracat fiyatları, hem de bu üretimin gerçekleşmesi için işçilere, emekçilere ödenen ücretler bakımından en düşük düzeylerde seyrediyor.

Yani uluslararası ticarette çok önemli bir etken olan döviz kuru aşırı değerlenmiş, bunun karşısından TL hızla değer kaybetmiş durumda. Üretimi gerçekleştiren işçi sınıfı da bundan nasibini alarak en düşük birim maliyetleriyle yani en düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmış bir halde bulunuyor.

“İzole üretim üsleri” ve Dardanel 

Salgın sonrası sermaye sınıfı, önümüzdeki süreçte (MÜSİAD’ın önerisiyle bazıları kurulmuş olan) İzole Üretim Üsleri gibi, işçiler için adeta bir cezaevi anlamına gelen üretim ve ihracat birimlerine yoğunlaşacak. (11)

Böylece daha da baskılanmış ve daha da düşük ücretlerle çalıştırılan işçiler sayesinde ihracatta rekabet gücü artırılmaya çalışılacak. Bu, Korona Salgınıyla derinleşen kapitalizmin krizinin bedelinin bir kez daha işçi sınıfına ödettirileceği anlamına geliyor.

Salgın koşullarında işçilere nasıl muamele edileceği ve devletin bu konuda nasıl sessizliğe bürüneceği, kısaca işçi sınıfını bundan böyle nasıl bir çalışma ve yaşam biçiminin beklediği açısından Çanakkale Dardanel fabrikasındaki yaşananlar çarpıcı bir örnek oluşturuyor.(12)

 

Düşük REK- emperyalist sömürü ilişkisi: Eşitsiz değişim olgusu

Kuşkusuz meselenin diğer bir boyutu da düşük kurlar aracılığıyla ortaya çıkan emperyalist sömürü. Bir başka anlatımla emperyalist kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkeler çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkeler ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor. Bir araştırmaya göre ; (13) Güney’in azgelişmiş ülkeleri bu şekilde her yıl 2,66 trilyon dolar zarar ediyor.

Bir ülke diğerini sömürmez, sermaye emeği sömürür

Bu çözümlemeyi yaparken ciddi bir hataya düşmekten kendimizi sakınmamız gerekiyor. Kısaca, bu çözümlemede bir bütün olarak ticaret yapan iki ülkeden birinin diğerini sömürmesinden söz etmiyoruz.

Örneğin emeği ve ürünleri gerçek fiyatının altında satın alan Almanya’da, Alman halkının ya da Alman işçi sınıfının bu ticarette hiçbir belirleyici bir rolü yoktur. Böyle bir eşitsiz değişimden ortaya çıkan sömürüden faydalananlar başta ithalatçı Alman sermayesi olmak üzere bu ticarette rol alan sermaye sahipleridir.

İşbirlikçi yerli sermaye gerçekte kayba uğramaz

Benzer bir biçimde Türkiye tarafında, böyle bir kan kaybından asıl zararı görenler üretici-ihracatçı sermaye grupları değil, ihraç edilen malları üreten emekçilerdir. Çünkü onlar daha düşük fiyatlarda üretim yapmak için daha fazla saatlerde ve daha düşük ücretlerde çalışmaya zorlanırlar. Böylece mutlak artı değer sömürüsünün daha da artırılması biçiminde bir sömürüye tabi tutulurlar.

Yerli sermayedarların ya da ihracatçıların kaybı ise ancak deyim yerindeyse “kârdan zarar etmek” biçiminde olabilir. Yani bu denli rekabetçi bir piyasa olmasaydı elde edebilecekleri kârın sadece bir kısmından vazgeçmek durumunda kalabilirler. Kaldı ki devletler bu zararı telafi etmeye dönük olarak ihracatçılara cömert para- kredi sübvansiyonları ve ihracattaki vergi iadesi biçiminde vergi teşvikleri sunarlar. Bu sunumları yaparken de, bunun tüm ulusun çıkarı için yapıldığı izlenimi uyandırılır.

Kısaca eşitsiz değişimin neden olduğu sömürüden sadece ithalatçı tarafın sermayesi değil, ihracatçı tarafın sermayesi de pay alır. Bu bağlamda ulusal bir çatışmalı durum gibi görünse de, gerçekte böyle bir ulusal çatışmalı durum söz konusu değildir.

Burada gerçekte, sınıfsal çıkarların örtüşmesi ya da sınıfsal çıkarların çatışması söz konusudur. İki ülkenin sermayedarlarının çıkarları bir tarafta, işçilerinin çıkarları ise diğer taraftadır. Çatışmalı olan çıkar sadece bu iki sınıf arasındadır. Kısaca, emperyalist sömürü dışsal bir olgu değil, içsel bir olgudur. Ülkedeki işbirlikçi sermaye ve yöneticiler olmaksızın günümüzde emperyalist bir sömürü gerçekleşemez.

“Milliyetçilik” anti-emperyalizm demek değil

Bu temel gerçeklikten ötürü böyle bir sömürüye karşı mücadele milliyetçilik ya da ulusalcılık temelinde verilemez. İşçi sınıfının ve ezilen halkların böyle bir sömürüden kurtulabilmesi için uluslararası düzeyde işbirliği yapması ve mücadele etmesi gereklidir.

Bu bağlamda ülkelerin halklarını, emekçilerini birbirine düşman etmeye çalışan sözde anti-emperyalist ideolojilerden uzaklaşıp,  doğrudan kapitalizme ve emperyalizmle karşı mücadele çağrısı içeren enternasyonalist söylemlere ve eylemlere yönelmek gerekir.

Emperyalizmi sadece militarist güçle, uluslararası arenada hegemonya sıralaması ile sınırlandıran yüzeysel analizler emperyalizmin asıl olarak ekonomik karakterli olduğunu, emperyalistlerin mutlaka yerli işbirlikçi sermaye grupları ve siyasal iktidarlarla işbirliği yaptıkları gerçeğini gizlemeye hizmet eder.

Sonuç

Ülkede izlenen para politikaları ve kamu bankaları aracılığıyla yürütülen ve döviz rezervlerinin erimesinin sonucunda ortaya çıkan yüksek döviz kurları ihracata bir fayda sağlamıyor. Tersine eşitsiz değişim yasası gereği yoğun bir emek sömürüsüyle ve ülke dışına değer çıkışıyla, ülkenin daha da yoksullaşmasıyla sonuçlanıyor.

Geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye toplumu olarak ekonomik, sosyal, politik, ekolojik ve kültürel anlamda tam bir çoklu çöküş halindeyiz. Bu çöküşle birlikte ülke hızla çağdaş demokratik değerlerinden uzaklaşıyor, giderek daha fazla Orta Çağı çağrıştıran gerici uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Aynı zamanda; başta yüksek dış borç anapara ve faiz ödemeleri, yabancı yatırımcıya sunulan yüksek faiz, transfer fiyatlaması yüzünden ortaya çıkan vergi geliri kayıpları ve son olarak yüksek döviz kurları aracılığıyla emperyalist kapitalist sisteme tam anlamıyla bağımlı bir hale gelmiş ve onun neden olduğu emek ve doğa sömürüsünün altında ezilir bir duruma gelmiş bulunuyoruz.

Eğer  son 18 yılda bizi uçuran bir diğer “başarı” örneği daha aranıyorsa, uzağa gitmeye gerek yok,  emperyalizmle iktisadi alandaki ilişkilerde bu fazlasıyla mevcut.

 ABD doları, Emek sömürüsü, Emperyalizm, İhracat,  Kur, Reel Efektif Döviz Kuru.

Dip notlar:

(1)     Mustafa Durmuş, “ Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com (9 Ağustos 2020).

(2)       https://www.dw.com/tr/albayrak-kur-iner (12 Ağustos 2020).

(3)     Anthony Torres, Alex Lantier, “European economy collapses as EU bails out the super-rich”, https://www.wsws.org/en/articles ( 3 August 2020).

(4)       Barry Naisbitt with Janine Boshoff, Dawn Holland, Ian Hurst, Amit Kara, Iana Liadze, Corrado Macchiarelli, Xuxin Mao, Patricia Sanchez Juanino, Craig Thamotheram and Kemar Whyte , “The World Economy- Global outlook overview”, https://www.niesr.ac.uk (August 2020).

(5)       Hülya Saygılı, Mesut Saygılı, Gökhan Yılmaz, Türkiye İçin Yeni Reel Efektif Döviz Kuru Endeksleri, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/12, Temmuz 2010,s. 2.

(6)       http://www.mahfiegilmez.com/reel-efektif-doviz-kuru-endeksi-nedir (18 Kasım 2020).

(7)       Agm.

(8)     TCMB Ödemeler Dengesi Müdürlüğü verileri (12 Ağustos 2020).

(9)       International Monetary Fund, 2020, External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 9,11.

(10)   TCMB agv.

(11) “Bir adım ötesi toplama kampı! İzole üretim üsleri kuruluyor”, https://www.evrensel.net (14 Mayıs 2020).

(12)   Can Kartoğlu, “Dardanel işçisinin evi neresi?”, https://sendika63.org  (2 Ağustos 2020); https://www.evrensel.net/yazi/86925/duyulup-duyulmadigina-bakmadan-bagirmak-gerek-hava-kursun-gibi-agir (12 Ağustos).

(13)   Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 28.

 

9 Ağustos 2020 Pazar

Servet eşitsizliği ve döviz kuru ilişkisi

 

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!

Mustafa Durmuş

9 Ağustos 2020

1 ABD doları 1 hafta önce 6.85 TL iken dün 7.30’un üzerine çıktı.  Yani 45 kuruş değer kazandı. Bu; TL’nin dolar karşısında sadece 1 haftada yüzde 6,6 değer kaybettiği anlamına geliyor.

Dolar diğer paralar karşısında değer yitiriyor, TL hariç                

Üstelik dolar, başta avro olmak üzere diğer rezerv paralar karşısında değer kaybederken (1), TL dolar karşısında daha da zayıfladı.

Önce kısaca, doların neden diğer ulusal paralar karşısında değer yitirdiğine değinelim. Bu konuda en az 4 faktör sıralanabilir.

İlk olarak, ABD’de Korona salgını ile ilgili işler hiç iyiye gitmiyor. Günlük yeni vaka sayısı 50,000’e dayanırken, ülkede salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı 160,000’e yaklaştı.

İkinci olarak, ülke ekonomisi ciddi bir resesyonda, yani tarihindeki en sert ekonomik küçülmelerden birini yaşıyor.

Üçüncü olarak, ülkede 1929 yılından bu yana en derin işsizlik yaşanıyor. Öyle ki Salgının başladığı Mart ayından bu yana işsizlik yardımı başvurusu yapanların sayısı 55,3 milyonu buldu. Bu sayı Salgın öncesinde 4,4 milyon ve 2008 Büyük Resesyonu sırasında ise 12,6 milyondu.(2)

Son olarak, Devlet Başkanı Trump’a ve onun yönetimine olan güvenin dibe vurmakta olduğu bir süreç yaşanıyor.

Bu gelişmeler, ABD gibi parası petrol ve altın alımında tek geçerli rezerv para olan dünyanın en büyük ekonomisine bile olan güveni azaltır ve yatırımcıların gözünde onun güvenli liman olma özelliğini zayıflatır. ABD dolarının son günlerde yaşadığı şey de bu.

Buna rağmen TL dolar karşısında değer kaybediyor. Üstelik ABD yönetimi üzerinde çalışılan yeni bir teşvik paketini henüz açıklamadı.(3) Bu pakette zor durumdaki şirketlere yüzlerce milyar dolarlık yeni mali desteklerin verilmesi öngörülüyor.

Bunun ilk etkisinin doları güçlendirmek ve ABD’yi sermaye hareketleri için güvenli liman yapmak olacağı açık. Bu paket, Fed’in faiz artırmasına, buradan hareketle de uluslararası sermayenin kendi güvenli limana geri dönmesine benzer bir etki yaratır. Bu da gerçekleştiğinde TL’nin dolar karşısındaki kan kaybı devam edecektir.

Sorun “yerli ve milli”: Ekonomi ve siyaset yönetimine olan güven iyice azaldı

Böylece TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesi Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin sorunlarıyla yakından ilgili. Yani “dış güçler” söylemleriyle başlayan ve artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan komplo teorilerini bir kenara bırakıp içerdeki “yerli ve milli” sorunlara kulak vermek gerekiyor.

Dolardaki yükselişi açıklarken, ülkenin önde gelen ekonomistleri (haklı olarak) Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin yönetiminin derinleşmekte olan sorunlarına ve yetersizliklerine atıfta bulunuyorlar.

Yani sırasıyla; vadesi gelen büyük çaptaki özel sektör dış borç geri ödemeleri, cari açığın artması ve bunun da döviz ihtiyacını artırması, ülke risk puanını gösteren CDS’lerin 600’e doğru tırmanışa geçmesi, içerde uygulanan negatif reel faiz oranlarının yarattığı dolarizasyon baskısı, Merkez Bankasının son dönemde geniş çaplı olarak emisyona gitmesinin TL’yi daha da değersizleştirmesi, yabancıların TL cinsinden portföylerini boşaltarak çıkış yapmaları ve diğer yabancı sermaye çıkışlarındaki artışlar (buna karşılık yeni yabancı kaynağın gelmemesi), Merkez Bankası rezervlerinin ciddi biçimde erimesi (son 4 ayda 40 milyar dolar eridi (4), durumun döviz SWAP’larıyla kurtarılmaya çalışılması, 10 milyonun üzerine çıkan işsizlik, artan yoksulluk ve Salgın yönetiminde gösterilen zafiyet yüzünden salgın vakalarının tekrar artışa geçmesi…

Bu faktörleri inkâr edebilmek mümkün değil. Çünkü bunlar ülkenin ekonomisi ve siyaseti ile ilgili ciddi belirsizlikleri, riskleri sergiliyor ve güven sorununa dikkat çekiyor ki döviz kuru başta olmak üzere parasal tüm göstergeler bu güven yitiminden doğrudan etkileniyor.

IMF raporu: Türkiye ekonomisi şoklara çok duyarlı

Lafı daha fazla uzatmadan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) birkaç gün önce yayınlanan Dış Finansman Raporu’nda anlatılan Türkiye bölümünü özetleyelim.(5)

IMF, ülkenin dış yükümlülüklerinin bileşimi ve büyüklüğü; döviz rezervlerinin (2020 Mayıs ayı ortası itibariyle) 22 milyar dolar azalarak 26 milyar dolara gerilemiş olduğu (işin gerçeği bugün döviz SWAP’ları düşüldüğünde net rezervler ciddi miktarda eksiye gerilemiş durumda);  2020 yılının ilk çeyreğinde dışarı giden sermayenin 6 milyar doları bulduğu (Temmuz sonu itibariyle 10 milyar doları buldu); 2020-2021 döneminde yılda GSYH’sinin yüzde 23’ü oranında dış finansmana ihtiyaç olduğu gibi gerçekler dikkate alındığında; Türkiye ekonomisinin likidite şoklarına,  yerli ve yabancı yatırımcılardaki güven değişimlerine ve küresel faiz oranlarındaki artışa son derece duyarlı bir konuma geldiğinin altını çiziyor.

Göz ardı edilen diğer gerçekler

Ne ekonomistlerin, ne de uluslararası raporların sözünü ettiği diğer bazı gerçekler daha var: Sırasıyla; devlet eliyle yaratılan rant ile yüksek kur arasındaki ilişki ve gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği ile kurdaki yükseliş arasındaki ilişki.

Öncelikle rantı ele alalım. Gerçi bazı iktisatçılar yazılarında son aylarda Merkez Bankası rezervlerinin kullanılarak kamu bankaları aracılığıyla (adeta arka kapıdan) bazı şirketler başta olmak üzere, piyasalara göreli olarak ucuz döviz sağlamasından defalarca söz ettiler. Nitekim bu yolla son 1 yılda piyasalara 100 milyar dolarlık dövizin piyasa fiyatının altında verildiği ileri sürülüyor. (6)

Böyle bir operasyon, kuru belli bir düzeyde tutmak gerekçesiyle savunulabilirse de, bunun en az iki sonucu oluyor: İlki Merkez Bankası rezervlerini eritmesi ve bunun bir süre sonra kuru fırlatması. İkincisi ise hemen bununla ilgili olarak, bu yolla bazı sektörler ve bu sektörlerde faaliyette bulunan şirketlere rant aktarılması.

Ucuz faiz gibi, ucuz döviz de bir rant aktarımı

Aslında ekonomiyi yakından takip edenler bu şirketlerin, iktidara yakın büyük sermaye gruplarına ait ağırlıklı olarak inşaat ve enerji şirketleri olduğunu biliyor.(7)

Bu şirketler öyle palazlandılar ki, aldıkları her türden devlet desteği sayesinde patronları ülkenin sayılı dolar milyarderleri arasına girdi, servetlerine servet kattı. Kendileri süper zenginler haline gelirken, geriye deyim yerindeyse “zombi şirketler”, yani ölü mü, canlı mı olduğu bilinmeyen, ucuz faiz ve ucuz döviz desteğiyle ayakta kalabilen dev sermaye şirketleri ve ağır koşullarda çalıştırılan yoksul işçiler bıraktılar.

Dövize dönük kamu bankalarınca yapılan operasyonlar (tıpkı faizde olduğu gibi) bunlar için yapılırken, kamu bankaları ciddi boyutlarda görev zararı vermeye başladı. Nihayetinde ülkenin döviz rezervleri tükendi. Böyle olunca da döviz kuru artık engellenemez bir tırmanışa geçti. Bu arada servetine servet katan patronlar daha da büyüdüler.

Kısaca döviz kurundaki hızlı yükselişi (bizce) bilinçli bir biçimde uygulanan ve belli sermaye gruplarını zengin etmekle, dolayısıyla da bir tür rant aktarmakla sonuçlanan, büyük sermayenin belli kesimlerini gözeten sınıf politikalarından ayrı düşünmemek gerekiyor.

Döviz:  Arzı kıt, talebi fazla

İkincisi ise bildik arz-talep yasası ile ilgili. Döviz arzı kısıtlı. Adı üstünde başka bir devlete ait rezerv paralardan söz ediyoruz. Bu paraları kendi banknot matbaamızda basıp arzı çoğaltma imkânımız yok. Üstelik turizm sektörünün sağladığı döviz gelirleri tarihin en düşük düzeyinde seyrediyor. İhracat ve ithalat malum: Cari açık tekrar artmaya başladı.

Dövize olan talep tarafında ise yazının girişinde sıraladığımız faktörlere ilaveten (yorumcuların atladığı bir diğer gerçek olan) gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği önemli rol oynuyor.

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurundaki yükselişin bir nedeni

Bunu açıklayabilmek için öncelikle bu eşitsizliğin hangi boyutlarda olduğunu özetle gösterelim.

Ülkede en zengin yüzde 1’lik nüfus milli gelirin yüzde 24’ünü elde ediyor. Aynı yüzde 1’lik grup servetin yaklaşık yüzde 54’üne sahip. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplam servetin yüzde 78’ine el koymuş durumda. (8) Bir de bu zenginlerimizin ülke dışındaki vergi cennetleri denilen yerlerde tuttukları döviz cinsinden servetleri var. (Sıkı durun) bu tutar, ülke milli gelirinin beşte birine yani 150-160 milyar dolara denk düşüyor.(9)

“Yerli ve milli” bu süper zenginlerimiz bu serveti içerde ve dışarda büyütmek istiyorlar. Zaman zaman dışardaki bu paralarını ülkeye getirerek de bunu yapıyorlar ama biz asıl olarak bunu ülkede nasıl yaptıklarına odaklanalım.

Parasal servetten söz ettiğimiz için Kanal İstanbul civarında alınan arsalardan ya da hızla imar geçirilerek bir anda değeri onlarca kat artan arazi, arsa yatırımlarını ya da altını dikkate almıyor, daha çok para piyasalarındaki servet biriktirme araçlarından söz ediyoruz. Yani kısaca;  banka mevduatlarını, Hazine bonosu ve tahvillerini ve borsayı masaya yatıracağız.

Parasal serveti büyütme araçları

Resmi verilere göre; Türkiye’de yerleşikler servetlerinin yüzde 66’sını mevduat,  yüzde 29’unu Hazine Bonosu ve devlet tahvili (DİBS) ve yüzde 5’ini borsada (BİST) tutuyor.

Türkiye’deki yerli ve yabancı tüm mevduat sahiplerinin (15 Mayıs 2020 itibarıyla) bankalarda toplam 3,1 trilyon TL’lik mevduatı var. Bu mevduatın yüzde 82’i yerleşiklere ait. (10) Böylece bu yerleşiklerin bankalarda tuttukları yaklaşık 2,6 trilyon TL’lik servetleri mevcut ve bu servetin dağılımı şöyle:

TL cinsinden mevduatta 1,335 trilyon TL; döviz cinsinden mevduatta 1,216 trilyon TL (15 Mayıs dolar kuru ile 178 milyar dolar/) olmak üzere toplam 2,560 trilyon TL’lik banka mevduatı söz konusu.

Bu mevduatın (servetin) yüzde 55’i 1 milyon TL’nin üzerinde. 1 milyonun üzerindeki mevduatı olanların sayısı (15 Mayıs itibariyle) 220,000. Korona Salgını döneminde milyoner sayısının 30 bin 470 kişi daha arttığı ileri sürülüyor. (11) Kısaca 1 milyon TL ve üzerinde mevduata sahip 250,000 kişinden fazla insan var Türkiye’de.

Kuşkusuz servet sadece mevduatlarla sınırlı değil. Hazine kâğıtları olarak da adlandırılan DİBS Tutarı (28 Mayıs 2020 itibariyle)  969 milyar TL. Bunun yüzde 94,7’si yurt içi yerleşiklere ait.

Son olarak, BİST İstanbul’un (27 Mayıs 2020 tarihindeki) değeri 135,9 milyar dolar yani o günkü kur ile 927 milyar TL. Bunun da yüzde 74’ü yerlilere ait.  Böylece kabaca TC’de yerleşiklerin 821 milyar TL değerinde borsa kâğıtları var.

Asgari ücretli kadar vergi ödemeyen servet sahipleri

Bu arada bankalardaki mevduatların faiz gelirlerinden asgari ücretliden alınan kadar dahi bir Gelir Vergisi alınmıyor. Hazine kâğıtlarından (yerli ve yabancı fark etmeksizin) sadece yüzde 0-10 arasında bir vergi alınıyor. Borsadaki servetten elde edilen gelirlerdense her hangi bir vergi alınmıyor.(12)

Özetle; dövize olan talebi sadece yukarıda sözü edilen yapısal faktörler değil, gelir ve servet eşitsizliği yüzünden iyice büyüyen, güçlenen büyük servet sahipleri de belirliyor. Ülkede olduğu gibi TL’nin getirisi enflasyonun altındaysa ve MB’nin kullanım biçiminden dolayı TL’nin satın alma gücü sürekli düşüyorsa, ülkede hem ekonomik, hem de politik belirsizlikler ve riskler artıyorsa, büyük servetlerin sahipleri ya servetlerini yurt dışına çıkartmak ya da böyle bir zamanda spekülatif kazançlar sağlamak için dolara, dövize (ve altına) yöneliyorlar. Böylece bu büyük oyuncular kurun sürekli olarak yukarı çıkmasını sağlıyorlar.

Sonuç olarak bir ülkede sadece üretim ilişkilerinin sürdürülebilirliği değil, bölüşüm ilişkilerinin son derece eşitsiz bir hal alması da (bunun sadece piyasalar eliyle değil, devlet tarafından da teşvik edilmesi neticesinde) ulusal paranın değer kaybıyla, dövizin sürekli yükselmesiyle, bu şekilde de yeni servetlerin yaratılmasıyla sonuçlanıyor. 

Ayrıca bu çaptaki bir gelir ve servet eşitsizliği sadece kurun anormal biçimde artmasının nedenlerinden biri değil, aynı zamanda sonuçlarından birini de oluşturuyor. Yani, döviz kuru arttıkça dolar ve avro zenginleri toplumun geri kalanlarıyla arayı daha da açıyor.

Sonuç: Sistemik sorunlar sistemik çözümler gerektiriyor

Böylece hem Korona sonrası çöken ekonominin ayağa kaldırılabilmesi, yeni istihdam ve gelir yaratılabilmesi, hem de döviz kuru artışlarının önlenebilmesi için, böyle bir finansal servet kaynaklı zenginleşmenin önlenmesi gerekiyor. Bunun için de acilen, adaletli bir artan oranlı servet vergisi ve kâr vergisini hayata geçirmek kaçınılmaz hale geliyor.

Merkez Bankası’nın kurdaki artışı yavaşlatabilmek için likidite imkânını azaltmak biçimindeki son müdahalesi ise başarısızlığa mahkûm. Gizli faiz artırımı olarak adlandırılsa da, bu tür operasyonlar ancak diğer şeylerin normal olduğu bir ekonomide para arzını kısarak dolaylı bir faiz artışı, bu da ulusal paranın güçlenmesi etkisini yaratabilir.

Politik ve jeopolitik risklerin hızla artmaya devam ettiği, ciddi bir ekonomik krizin ve bu krizi yönetmeme sorununun yaşandığı bir ülkede kâğıt üzerinde geçerli olan teoriler başarısız kalmaya mahkûm.

Sorunların birinci derecede sorumluluğuna sahip olsalar da, kişiler üzerinden siyasal iktidara yapılan eleştiriler yeterli olmaz.  Sistemik sorunlar sistemik, radikal çözümler ve tutumlar gerektirir.  

Dip notlar:

(1)     https://www.ig.com/en/commodities/markets-commodities/us-dollar-basket (7 Ağustos 2020).

(2)     Initial unemployment claims, https://anticap.wordpress.com (6 August 2020).

(3)     James Politi, Lauren Fedor, “ Republican divisions threaten new US stimulus proposal”, https://www.ft.com (23 July 2020).

(4)     Uğur Gürses, “Ankara’daki döviz vakumu”, https://ugurses.net (31 Temmuz 2020).

(5)     International Monetary Fund, 2020. External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 91.

(6)     “Reuters: Türk Lirası'nı desteklemek için piyasaya geçen yıldan beri 100 milyar dolar döviz sürüldü”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye (16 Temmuz 2020).

(7)     Bu konu ile ilgili detaylar için Bahadır Özgür’ün Gazete Duvar’daki ve Çiğdem Toker’in Sözcü Gazetesi’ndeki araştırmacı-gazetecilik yazılarına bakılabilir.

(8)     Mustafa Durmuş, Büyük Değişim: Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi,  2019, s. 45.

(9)       Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality”  (27 December 2017), s. 28.

(10)  TCMB, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve BDDK verileri.

(11) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/salgin-doneminde-milyoner-sayisi-30-bin-470-kisi-artti (6 Haziran 2020).

(12) 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu,  Geçici 67. Madde, https://www.gib.gov.tr (7 Ağustos 2020).

 

 

4 Ağustos 2020 Salı

Korona ile mücadelede vergi indirimleri


Korona ile mücadele: Tavşana kaç tazıya tut!

Mustafa Durmuş

4 Ağustos 2020

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki basın toplantılarıyla yapılması gereken resmi açıklamalar, artık konudan sorumlu bakanların ya da bürokratların tweetlerinde yer alan bir iki kısa cümle ile yapılıyor.

Böyle bir yöntem belki politikacıların işini kolaylaştırıyor, ancak halkın ülkede olup bitenle ilgili olarak tam ve doğru bilgi edinme hakkını da ortadan kaldırıyor.

İki tweet

Nitekim son bir hafta içinde atılan ve birbiri ile (en azından görünürde) çelişen iki resmi tweet ülkede hem Korona salgını, hem de ekonomik kriz ile ilgili olarak kafaları karıştırdı.  

İlk tweeti Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak attı. Bakan, Kurban Bayramı arifesinde, bazı mal ve hizmetlerden alınan KDV oranlarının düşürüldüğünü açıkladı. (1)
Bu indirimleri “zor durumdaki esnafa bir bayram müjdesi” olarak sunsa da, hangi mal ve hizmetlerin KDV’sinin düşürüldüğüne bakıldığında, bu indirimlerin esnaftan ziyade, krizdeki turizm sektörü patronları için yapıldığı görülüyor.

“Korona sahile indi, dikkatli olun”

İkinci tweet Sağlık Bakanı Koca’ya ait. Bakan Bayramla birlikte dolup taşan sahilleri görünce “birinci dalga sahillere indi, dikkatli olalım” diye kısa bir açıklama yaptı. (2)
Halkımızın ne kadarının twitter kullanıcısı olduğu bir yana, böyle ciddi bir uyarının bu yolla yapılması da son derece düşündürücü. Belli ki son günlerde günlük vaka sayısındaki artışı bir türlü durduramayan, açıkladığı verilerin de gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı yönünde eleştirilen Bakanlık, salgının tekrar patlama yapmasından endişelendiğinden (düşük profilde de olsa) uyarıda bulunma ihtiyacı duyuyor. Nitekim dün Bakan yeni bir açıklama ile vakaların ülke genelinde artışa geçmesinden söz ederek, endişe duyduğunu vurguladı.(3)

Ya biri ya diğeri

Ancak bu ülkenin yönetiminde görev alan bakanların bir gerçeğin farkında olmaları gerekiyor: Turizmi destekleyerek ekonomiyi canlandırma çabaları kaçınılmaz olarak insan hareketliliğini, mobilizasyonu artırır. Bu durum, salgın sonrasında dünya çapında da kanıtlanmış bir olgu. (4) Bu hareketlilik de salgını artırır. Yani  “tatile çıkın ama dikkatli olun” demenin toplumda bir karşılığı bulunmuyor.

Lafı eğip bükmenin bir gereği de yok. Bir süredir izlenmekte olan ‘sürü bağışıklığı stratejisi’nin önemli bir unsuru olan “sorumluluğu bireylerin kendilerine bırakma” biçimindeki epidemiyolojik neo-liberalizmin kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.

Kısaca, büyüklerimiz: “normalleşiyoruz ancak kendi önleminizi kendiniz almalısınız” dediğinde, halkımız bunu bireysel özgürleşme çağrısı olarak algılıyor, kendini dışarı atıyor ve göstermelik maske takma dışında önlem de almıyor.

Yabancı turist gelmeyince

Ancak işin derininde, kusuru “sorumsuz” insanımıza yıkmayı önleyen önemli zorlayıcı faktörler mevcut. Şöyle ki:

Hatırlayalım; üniversiteye giriş sınavlarının ertelenmesi; bu sınavların salgın vakalarını artıracağı gerekçesiyle, hem öğrenciler, hem veliler, hem de sınavda gözetmenlik yapacak olan öğretmenler tarafından talep edilmişti. Ancak bu talep, turizme zarar vereceği gerekçesiyle kabul edilmedi ve bu sınavlar ciddi riskler alınarak da olsa yapıldı.
Bununla da kalınmadı, ülkedeki reel faiz oranları enflasyonun çok altında olmasına rağmen, ısrarla düşürüldü ve bankalar tarafından insanlara düşük faizli, bol miktarda tatil kredisi verildi.

Ardından turistik konaklama tesisleri açıldı. Ancak kendilerine “Özal Zenginleri” adı da verilen, çoğunluğu da 1980’lerde devlete taahhüt işleri yaparak büyümüş, gelişmiş olan inşaatçı sermaye grupları tarafından, üstelik devletten sağlanan ve maliyetin yüzde 40’ına varan nakit teşvikleriyle ve üstelik normalden büyük kapasitelerle sahillerimizde kurulan 5 yıldızlı oteller, tatil köyleri ve diğer irili ufaklı konaklama tesislerinden oluşan turizm sektörü, Korona salgını nedeniyle ciddi bir krize girdi. Çünkü ülkeye turist gelmedi.

Dünya Turizm Örgütü uyarmıştı

Zaten, Dünya Turizm Örgütü yıllık 1,5 trilyon dolarlık gelir kapasitesine sahip küresel turizm sektörünün Korona nedeniyle bu yılki zararının 300-450 milyar doları bulacağını, yani geçen yılki gelirlerin üçte birinin yok olacağını ve gelen turist sayısında geçen yıla göre yüzde 20-30’luk bir azalma olacağını (hazırladığı bir raporla (5) dünyaya duyurmuştu.

Bu uyarılara rağmen, siyasal iktidar (biraz da turizm sezonunda geleceğini düşündüğü dövize güvenerek), Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eritme pahasına, kura sürekli müdahalelerde bulundu. Ancak bu hesap tutmadı, döviz fırladı ve ülke 2018’dekinden çok daha derin bir döviz krizine doğru giderken, sektörde çalışan on binlerce turizm emekçisi işsiz, gelirsiz, aşsız kaldı.

Salgını artırma pahasına yerli turistler devreye sokuldu

Bu işletmeleri açabilmek için bu kez yerli turistler devreye sokuldu. Normalleşme programı ve söylemleri altında alınan önlemlerden birer birer vazgeçildi ve sonunda Kurban Bayramı tatili ile birlikte yerli turistler otellere, tatil köylerine, sahillere akın ettiler. Düşük faizli tatil kredisinin yanı sıra, Bayram öncesinde KDV oranlarının yüzde 1’e düşürülmesi de bu gelişmede etkili oldu.

Korona salgını sonrasında azalan vergi gelirleri ve artan kamu harcamaları nedeniyle tarihsel büyüklükte bütçe açıkları vermeye başlayan Hazine ise (vergi gelirlerinin daha da azalması) bu indirimleri yaptı. Bakan Albayrak bu indirimleri sosyal medya hesabında şöyle duyurdu:

"Bayram öncesinde başta esnafımız olmak üzere tüm vatandaşlarımıza müjdemiz var. İş yeri kira stopajını yüzde 20’den yüzde 10’a, yolcu taşımacılığı, düğün, nikâh organizasyonu, konut bakım onarımı, tamir, kuru temizleme, terzilik gibi esnaf hizmetlerinde KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e indirdik. Ayrıca; KDV oranı yüzde 8 olan konaklama yeme-içme hizmetlerinde ve sinema, tiyatro, müze giriş ücreti gibi kültürel faaliyetlerde KDV’yi yüzde 1’e indirdik. Esnafımızı her alanda desteklemek için üzerimize düşeni yapıyoruz. Bu indirimler esnafımıza ve milletimize hayırlı olsun."(6)

KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü

Kısaca, talebin canlandırılması için yılsonuna kadar geçerli olmak üzere, daha ziyade küçük üretici faaliyetleri olarak nitelendirilen bazı mal ve hizmetlerin sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e ve turizm ve konaklama ve ilgili faaliyetlerden alınan KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü.

Yeme-içme ve konaklama gibi faaliyetlerde KDV oranının yüzde 1’e düşürülmesinin nedeni kuşkusuz turizm sektörünün Korona’dan dolayı içine girdiği kriz.
Öyle ki Türkiye bir süredir (başta Avrupa ülkeleri tarafından olmak üzere) seyahat edilmesi riskli ülkeler grubuna dâhil edildi. Salgınla ilgili bu endişelere bir de ülkenin uluslararası alanda yalnızlaşmasına neden olan jeopolitik faktörler ve ülkedeki demokrasi kayıpları eklenince, ülke yabancıların gözünde güvenli bir ülke olmaktan çıktı ve bu yıl yabancı turist potansiyelinin neredeyse tamamını kaybetti.

Gelen turist sayısı yüzde 99 azaldı

Öyle ki resmi verilere göre; bu yılın Nisan ayında ülkeye gelen yabancı turist sayısı (önceki yılın aynı ayına göre) yüzde 99 azalarak 3,3 milyondan 24 bin 238’e geriledi.(7)

Bu yüzden (Bayram vesilesiyle) yapılan KDV indirimleriyle bu zararın kısmen de olsa yerli turist ile telafi edilmesi öngörülüyor. Ancak bir yandan iyice derinleşen ekonomik kriz, artan işsizlik ve belirsizlikler,  diğer yandan dünyada olduğu gibi ülkede de giderek artan Korona vakaları, yerli turistlerin bu yıl tatil planları yapmasını önemli ölçüde önledi. Nitekim Bayram öncesinde oteller ve restoranlar neredeyse bomboştu.

Daha önce de vurgulandığı gibi, eve kapanmanın neden olduğu baskıdan kurtulma isteği, normalleşme programı ve uygulamaları, Korona’nın bittiğine dair oluşturulan algı, düşük faizli tatil kredileri ve ardından gelen KDV indirimleri bir kısım tüketicinin Bayram tatilini de fırsat bilerek fikir değiştirip turistik bölgelerine gelmesiyle sonuçlandı.

Bu da daha önce asker uğurlamaları, düğünler, taziyeler gibi etkinliklerde yaşanan ve fiziksel mesafelenme ve korunma kurallarının bütünüyle bir kenara atılmasıyla sonuçlanan durumun tatil yörelerinde de yaşanmasıyla neticelendi. Bu kalabalık ortamlarda virüsün ne kadar etkili olduğunu daha sonraki gün ve haftalarda göreceğiz.

Ekonomi canlanmaz, Salgın artar

Vergi indirimlerinin turizm ve onunla ilişkili alt sektörleri ne kadar canlandıracağını tam olarak kestirebilmek mümkün değil, çünkü böyle vergi indirimlerinin tüketiciye yansıtılarak fiyatların düşeceğinin bir garantisi yok.

İşin aslı bu indirimlerin işe yaramadığını dünya genelindeki örneklerle kanıtlayan çok sayıda akademik çalışma da mevcut. Yani bu çalışmalarda yapılan vergi indirimlerinin genelde tüketici fiyatlarına yansımadığı ortaya konuluyor. Örneğin bir bilimsel çalışma(8) Fransa’da bu indirimlerden sadece işletmelerin yararlandığını gösteriyor.

Diğer taraftan bu indirimlerin (turizmi teşvik eden diğer uygulamalarla birlikte) Korona salgınını artıracağına kesin gözüyle bakabiliriz. Yani Türkiye’yi yöneten büyük sermaye gruplarına ait lüks oteller ve tatil köyleri başta olmak üzere sektördeki işletmelere verilen bu teşvikler, talepte ve ekonomide beklendiği gibi bir canlılık sağlamasa da, salgını artıracak gibi görünüyor (Sağlık Bakanının son açıklamasını bunun bir teyidi olarak okumak da mümkün). 

Esnaf zaten büyük ölçüde kayıtdışı

İndirimlerin ikinci boyutu esnaf ile ilgili. Hem işyeri kiralamalarında yapılan KDV stopajı yüzde 20’den yüzde 10’a, hem de yolcu taşımacılığı, tamirat-tadilat gibi daha ziyade küçük ölçekli hizmet sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e düşürülüyor.

Yani düğün-nikâh organizasyonu, oto, motosiklet, bisiklet, ayakkabı tamirciliği, terzi tadilatları gibi vergileme açısından önemli ölçüde kayıt dışında kalan faaliyetlerde tahsil edilen KDV oranı düşürülüyor.

Ancak bu faaliyetlerin en belirgin özelliği büyük ölçüde kayıtdışı olarak yapılması. Yani alınan hizmet sonucunda tüketiciye (genelde) fiş ya da fatura verilmediğinden kamu açısından ciddi bir vergi kaybı doğuyor.

Bu yüzden, hali hazırda vergilendirilemeyen bir sektörde yapılan KDV indiriminin, esnafın işlerini artırarak bu sektörü canlandırmak ya da kayıt dışılığı önleyerek vergi gelirlerini artırmak biçiminde bir katkısının olmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Vergi ayrımcılık aracı olarak kullanılır mı?

Turizm- konaklama sektöründe yüzde 1’e düşürülen KDV ile ilgili bir detayın da altını çizmek gerekiyor.

Gıda ve alkolsüz içkilerde oran yüzde 1’e düşürülürken,  alkollü içkilerde yüzde 18 olarak uygulanmaya devam edilecek. Yani turistik bir otelde yenilen yemeğin yanında içilen alkollü içeceğin KDV’si hala yüzde 18 olarak ödenmeye devam edilecek.

Siyasal iktidarın alkollü içkiler konusundaki tutumu sır değil. Devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmını oluşturmasına rağmen, bir süredir bu vergiler de alkollü içki kullananları ve bunları üretenleri cezalandırma politikasının araçlarından biri olarak kullanılıyor.

Rakıdan alınan toplam vergi 103 lira

Öyle ki KDV’nin dışında bu içeceklerden yüzde 63 oranında ÖTV alınıyor. Sonuçta 50’lik bir şişe biradan ÖTV ve KDV olarak 6 liranın üzerinde, 70’lik bir şişe şaraptan 7 liranın üzerinde ve 70’lik bir şişe rakı ya da viskiden 103 lirayı aşan tutarda bir vergi alınıyor.(9) Böyle olunca da markette 70’lik bir Yeni Rakının fiyatı 170 lirayı, restoranlarda ise 300-400 lirayı bulabiliyor.

Turizm, tatil ve alkollü içecekler birbirinden ayrılması zor bir üçlü. Bu nedenle de alkollü içkiden tahsil edilen vergi, bu denli yüksek olduğunda ve geçici de olsa yapılan indirimlerin dışında tutulduğunda, bunun turistik tesislere, konaklamalara ve yeme içme mekânlarına olan talebi artırmayacağı açık.

Sigarada vergi oranı yüzde 86

Benzer bir durum tütün içeren sigaralar için söz konusu. Bunlardan tahsil edilen ÖTV ve KDV satış fiyatının yüzde 86’sını oluşturuyor. Yani en düşük sigara fiyatı olan 14,5 liralık bir paket sigaranın 12,46 lirası bu iki vergiden oluşuyor.(10)

Benzinde ise hem ÖTV, hem de KDV uygulaması nedeniyle verginin oranı Mart ayındaki düzenlemeler neticesinde yüzde 69’u aştı. Benzin istasyonuna her gidişimizde KDV haricinde, benzin için sadece ÖTV olarak 2,65 liraya yakın ve motorin için 1,8 liraya yakın ÖTV ödüyoruz.(11)

Kuşkusuz petrol, içki ve sigara fiyat esnekliği en katı olan ürünler. Bu yüzden de bunlara konulan vergiler fiyatı artırsa da, talepte o kadar bir düşüş yaratmıyor. Bunu bilen iktidarlar da ne zaman gelire ihtiyaç duysalar hep bu ürünlerin vergilerine yükleniyorlar. Ancak bu bir süre sonra tüketicilerin kendi içkilerini kendilerini üretmesiyle ve kaçak sigaraya yönelmeleriyle sonuçlanıyor.

Amaç sadece gelir yaratmak ya da sağlığa zararlı faaliyetleri caydırmak değil

Bu vergileri sürekli artırarak iktidarın sadece gelir yaratma peşinde ya da sağlığa zararlı faaliyetleri önleme çabası içinde olduğunu düşünmemek gerekir. Zira bacalarında filtresi olmayan santraller ve zehrini derelere akıtan çok sayıda işletme var bu ülkede. Keza kadınların yasal bir güvencesi niteliğindeki İstanbul Sözleşmesi ortadan kaldırılmak isteniyor.

Yani fiziksel, ruhsal, toplum sağlığı açısından çok sayıda zararlı mal ve hizmet, davranış,  tutum söz konusu. Eğer amaçlanan zararlıları ortadan kaldırmaksa önce buralardan başlamak gerekiyor.

Politikleştirilmiş vergiler

İşin gerçeği, bir süredir Siyasal İslam gömleğini giymiş bulunan iktidar, vergileri kendisi gibi düşünmeyen, kendi inandığına inanmayan, kendi gibi yaşamayan kesimleri cezalandırma aracı olarak kullanıyor.

Bu bağlamda da siyasal iktidarın KDV indirimlerinde dahi tüketiciler arasında (içki içen ve içmeyen) biçiminde bir ayrımcılığa gitmesi sürpriz bir uygulama değil.

Sağlık ve eğitimde neden KDV indirilmiyor?

Bu ayrımcılığın aklımıza getirdiği bir diğer soru kuşkusuz bugün Salgından en çok etkilenmiş olan sektörlerin başında gelen sağlık hizmetleri ve eğitim hizmetleri sektörünün durumu.

Zira özel sağlık ve eğitim hizmetlerinde KDV hala yüzde 18 olarak uygulanıyor. Üstelik bu sektörler büyük ölçüde kurumsallaşmış sektörler, dolayısıyla da bir KDV indiriminin sektör bileşenlerini rahatlatması söz konusu olabileceği gibi kayıtdışılığı da azaltarak vergi gelirlerini artırabilir.

Asıl soru: Zorunlu mal ve hizmetlerden neden hala vergi alınıyor?

Korona Salgını sonrasında; ekonomik kriz, devasa biçimde artan işsizlik, enflasyon, yoksulluk, kapıdaki açlık en temel sorunlarımız iken, neden temel gıda maddelerinin ve başta temizlik malzemeleri olmak üzere diğer zorunlu tüketim maddelerinin KDV’si indirilmiyor?

Yani neden hala et, balık, süt ve süt ürünleri, çay, yumurta, peynir, zeytinde KDV sıfırlanmıyor da, hala yüzde 8’den vergilendiriliyor? Çoğunluğu yüzde 18 KDV oranına tabi temizlik, hijyen dezenfektandan alınan KDV yüzde 1’e düşürülmüyor? 

Günlük 39 liraya mahkûm edilerek zorunlu izne çıkartılanlar ya da günlük 77 lira ile hayatta kalmaları istenen asgari ücretlilerin temel gıda maddelerinden neden hala vergi alınıyor?

Günlük bir öğünü dahi karşılamakta zorlanan asgari ücretli, işsiz ve zorunlu ücretsiz izinli işçiler,  KDV’si yüzde 1’e düşürülen turistik tesislerin patronlarından daha mı iyi durumdalar ki onların vergisi indirilmiyor?

Ya da neden hala litre başına uygulanan en fazla vergi nedeniyle dünyanın en pahalı benzinini kullanan tüketicilerin ve en pahalı mazotunu kullanan çiftçilerin vergileri indirilip böyle bir kriz döneminde biraz da olsa nefes almaları sağlanmıyor?

KDV’yi adilce indiren ülkeler de var

Korona sürecinde adaletli vergi indirimi yapan ülkeler mevcut. Örneğin Almanya 1 Temmuz- 31 Aralık 2020 arasında 20 milyar avroluk KDV indirimi yapacağını açıkladı. Bu indirimlerle;  standart oran olan yüzde 19 yüzde 16’ya; aralarında bazı gıda, içecek, sağlık malzemesi, kitap, dergi, kültürel faaliyetler, kısa vadeli otel konaklaması, ülke içi ulaştırma gibi faaliyetlerin bulunduğu mal ve hizmetlerden alınan KDV yüzde 7’den yüzde 5’e düşürüldü.(12)

Sorunun yanıtı açık aslında: Korona’nın tetiklediği kriz ile birlikte sınıf mücadelesinin üzerindeki örtü kalktı. Hükümetleri arkasına almış bulunan sermaye sınıfı, işçilere, emekçilere karşı acımasız bir sınıf savaşı yürütüyor ve Salgının ve ekonomik krizin neden olduğu zararı başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi sınıflara, halklara ödetiyor.
Özetle bugünlerde yaşamakta olduğumuz şey bu.

Dip notlar:

(1)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(2)     https://twitter.com/drfahrettinkoca (1 Ağustos 2020).
(3)     https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-bakan-koca-endise-duyuyoruz-diyerek-kritik-durumu-acikladi (3 Ağustos 2020).
(4)     Biao Xiang, “Hostages of Mobility”, https://www.indiachinainstitute.org/hostages-of-mobility (18 May 2020).
(5)     https://webunwto.s3.eu-west-1.amazonaws.com/s3fs-public, Coronavirus.pdf (24 March 2020).
(6)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(7)     İrem Köker, “Koronavirüs, Türkiye'de turizm sektörünü nasıl etkiledi?”, https://www.bbc.com (17 Haziran 2020).
(8)      “Who Really Benefits from Consumption Tax Cuts? Evidence from a Large VAT Reform in France”, https://www.aeaweb.org ( February 2019).
(9)     https://gazetemanifesto.com/2020/alkollu-iceceklere-ve-sigaraya-yeni-zam (4 Temmuz 2020).
(10)  Agm.
(11) https://www.gib.gov.tr/fileadmin/mevzuatek/otv_oranlari_tum/otv02042020_1sayili.pdf (3 Ağustos 2020).
(12)   Daniel Bunn, “Germany Adopts a Temporary VAT Cut”,  https://taxfoundation.org (16 June 2020).