Dünya Ekonomik Forumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Ekonomik Forumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2024 Salı

Dezenformasyon ve seçimler

 

Dezenformasyon ve seçimler

Mustafa Durmuş

20 Mart 2024

31 Mart’ta yapılacak olan ve sonuçları bağlamında ülkenin demokrasi konusundaki geleceğini etkileyecek olan yerel seçimler yaklaştıkça, dezenformasyon faaliyetleri, kumpaslar ve sahte videolar ya da deepfake’ler ard arda ortaya çıkmaya başladı. Seçime kadar da bu tür faaliyetlerin daha da artacağına inanılıyor. Bu yüzden de, daha çok teknolojinin kötü kullanımı ile ilgili bu gelişmeleri sağlıklı bir biçimde yorumlamakta ve bunların seçimleri nasıl etkileyebileceği üzerinde tartışma yürütmekte yarar var.

Öncelikle, meselenin Türkiye ile sınırlı olmadığının altını çizelim. Bu mesele tüm dünyada tartışılıyor. Zira bu yıl, ABD, Rusya, Meksika, Hindistan ve Endonezya gibi kalabalık nüfuslu ülkeler başta olmak üzere, dünya çapında toplam nüfusu 4 milyar civarında olan 60’tan fazla ülkede ulusal düzeyde seçimler yapılacak. Yaklaşık 2 milyar seçmenin sandık başına gitmesi bekleniyor.

Nitekim Rusya’da üç gün süren başkanlık seçimi 15 Mart’ta başladı ve beklendiği gibi Putin yüzde 87’lik bir oy oranı ile yeniden devlet başkanı seçildi (otokrat bir lider de olsa seçimlerle iş başına gelmek ona meşruiyet kazandırdığı için önceden ayarlanmış seçimler, hiç seçim yapmamaya tercih edilir).

2024 yılı süper seçim yılı

Bu yüzden de bu yıl “süper seçim yılı”, hatta “tarihteki en büyük seçim yılı” olarak adlandırılıyor. Diğer yandan, seçimlerle ilgili yaygın endişeler de dillendirilmeye başladı. Zira bir süredir dünyada aşırı sağ otoriter rejimlere doğru bir kayma söz konusu.

Öyle ki artık dünyanın birçok yerinde enflasyonun giderek düşmesiyle birlikte, iktisatçılar, politikacılar, yüksek enflasyon ve bunun bir parçasını oluşturan hayat pahalılığı sorununu kısa vadede en acil sorun olarak görmüyorlar. Bunun yerine yanlış bilgilendirme ve dezenformasyonun önümüzdeki iki yıl boyunca dünyadaki en ciddi sorunların başında geleceğini düşünüyorlar.

Seçimler risk altında

Bu süre zarfında 2 milyar seçmenin sandık başına gideceği düşünüldüğünde, yanlış bilgi ve dezenformasyonun yaygın kullanımının neden olabileceği yanlış tercihler ya da seçimlerin özgürce yapılmasını engelleme gibi sonuçları yüzünden, “yeni seçilen hükümetlerin meşruiyetini zayıflatabileceği” ve bunun da şiddete dayalı protestolarla, nefret suçlarıyla ve hatta terörizm şeklinde huzursuzluğa neden olabileceği ileri sürülüyor. (1) Bu bağlamda en fazla dezenformasyon riskine sahip ülkelerin başında Hindistan geliyor. ABD’de ise 6’ncı sırada yer alıyor. (2)

 

Yanlış bilgi mi, dezenformasyon mu?

“Dezenformasyon”, bir örnekle açıklamak gerekirse, bir yazarın yazılarıyla okuyucularını ya da bir politikacının söylemleri ve kurgusal videolarla seçmenleri “kasıtlı olarak yanlış yönlendirmeye çalıştığı durumlar” olarak tanımlanır. Yanlış bilgi ise, gerçek bir inançla yayılan, ancak gerçek dışı ve bazen komplo teorilerinde olduğu gibi, aynı derecede zararlı olabilen bilgileri anlatır.

Pratikte, dezenformasyon kavramı, doğru olmayan bilgileri kullanarak insanların kafasını karıştırmaya ve onları manipüle etmeye yönelik kasti (özellikle de örgütlü) girişimleri tanılamak için kullanılıyor. Bu kavram genellikle benzer ve kesişen diğer iletişim stratejileriyle ve bilgisayar korsanlığı (hackleme) ve şantaj gibi taktiklerle birlikte akla geliyor. Mezenformasyon, yani yanlış bilgi ise manipülasyon veya kötücül bir niyet olmadan yapılan ve yayılan yanıltıcı bilgiler olarak tanımlanıyor.

Kısaca, her ikisi de toplum için sorun teşkil ediyor ancak dezenformasyon genellikle örgütlü olduğu, daha zengin kaynaklardan beslendiği ve otomasyon teknolojileriyle desteklendiği için, özellikle daha tehlikeli bir durum olarak kabul ediliyor. (3)

Dezenformasyonu üretenlerin en büyük dayanağı, içeriği yayacağını ve dağıtacağını düşündükleri alıcı kitlelerin bu bilgiyi sonuna kadar savunması ve partizan olma potansiyelleridir. Böylelikle, bu kesimlerin çeşitli nedenlerden dolayı bir bilgiyi paylaşma eğiliminden yararlanarak, onları kendi yaymak istedikleri mesajları ileten tebliğciler haline getirmeyi hedeflerler. Bu anlamda “sahte haber”in önemli tehlikelerinden biri, genellikle bunun bedava gerçekleşiyor olmasıdır.

Sosyal medya dezenformasyon için mümbit bir zemin

İnsanlar bir şeye ne kadar çok maruz kalırlarsa, doğruluğundan bağımsız olarak, onu o kadar doğru olarak algılarlar. Aslında bu olgu dijital çağın öncesine dayanır ve günümüzde arama motorları ve sosyal medya aracılığıyla kendini daha belirgin bir biçimde gösterir. Şu anki fark, çevrimiçi arama ve sosyal medyanın, iddiaların ve karşı iddiaların neredeyse sonsuza kadar yapılmasına olanak sağlamasıdır.

Yanıltıcı, çarpıtılmış, kasten üretilmiş bilgi

Özcesi, dezenformasyon bilginin çarpıtılmasıdır. Daha geniş anlamda ise, “eksik, yanlış ya da bir başka deyişle inandırıcı olmaktan uzak bilgilerin, belli bir kitleyi gerçekler hakkında yanıltmak amacıyla yayılmasıdır”. Dezenformasyonda fotoğraf, video gibi her çeşit materyal kullanılabilir. Örneğin bir konuda bir video yayınlanır. Hâlbuki o video iddia edilen olayla ilgili olmayabilir, iddia edilen zamanda, iddia edilen mekânda, hatta iddia edilen ülkede bile çekilmemiş olabilir. (4)

Ne kadar sık o kadar inandırıcı

Yapılan araştırmalara göre, yalan haber tekrarlandıkça insanlar bu habere daha çok inanıyorlar. Ayrıca insanlar daha umursamaz hale geliyorlar, yanlış uygulamaları zamanla kanıksıyorlar. (5)

Aslında yalan haber yeni bir kavram değil. Ancak dijital imkânların gelişmesi ve sosyal medyayla birlikte yeni bir boyut kazandı.  “Bir yalanı yeterince tekrar et, o artık gerçeğe dönüşür” ve “yalan ne kadar büyük olursa inananlar o kadar çok olur” sözlerinin yalanlar üzerine kurulmuş bir düzen olan faşizmin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’e ait olması tesadüf değildir. (6)

Seçim kampanyaları ve dezenformasyon

Dezenformasyon, bilhassa genel ya da yerel seçim dönemlerinde, seçmen tercihleri ya da davranışları üzerinde etkili olabiliyor, hatta seçim sonuçlarını dahi değiştirebiliyor. Örneğin, Ocak ayında ABD Başkanı Joe Biden’ı taklit eden bir robocall’un alıcılara Başkanlık ön seçimlerinde oy kullanmamalarını, sandığa gitmemelerini söylediği ileri sürülüyor. (7)

Bilindiği gibi, seçim kampanyaları genelde iki biçimde yürütülüyor: İlkinde ağırlıklı olarak, adayların olumlu özellikleri ön plana çıkartılırken, ikincisinde rakip adayı kötüleyen bir yöntem izleniyor. Her iki tarzda da yanlış, yalan ve yanıltıcı bilgi kullanılabiliyor. Teknik olarak bu durum dezenformasyon olarak değerlendirilebilir zira detaylar kasıtlı olarak yanıltıcı olacak şekilde tasarlanıyor.

Ancak yanlış bilgi ve dezenformasyonun tanımlanmasında tam bir netlik olmaması bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, tanımın ne kadar kapsayıcı olduğuna bağlı olarak, propaganda, derin sahtekarlıklar, yalan haberler ve komplo teorilerinin hepsi dezenformasyon örnekleri olabileceği gibi, haber parodisi veya siyasi hiciv olarak da nitelendirilebilir. (8)

Dezenformasyonun maddi temelleri?

Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) Küresel Riskler Raporu yanlış bilgi ve dezenformasyonun maddi temellerini şöyle açıklıyor:

 “Dünya tehlikeli bir kriz ikilisiyle karşı karşıya: İklim krizi ve çatışmalar. Altta yatan jeopolitik gerilimler, birçok bölgede aktif düşmanlıkların patlak vermesiyle birleşerek, kutuplaştırıcı söylemler, güvenin aşınması ve güvensizlikle karakterize edilen istikrarsız bir küresel düzene destek veriyor. Aynı zamanda, iklim değişikliğine uyum çabaları ve kaynakları hâlihazırda meydana gelen iklimle ilgili olayların türü, ölçeği ve yoğunluğu karşısında yetersiz kaldığından, ülkeler rekor kıran aşırı hava koşullarının etkileriyle boğuşuyor. Yüksek enflasyon, faiz oranları ve yüksek ekonomik belirsizlik “statükoya karşı hissedilir bir hayal kırıklığına” katkıda bulunuyor, bu da yanlış bilginin yayılması ve toplumdaki çatlakları daha da genişletmesi için ideal bir zemin oluşturuyor.” (9)

Özetle DEF, sistemi eleştirmeden de olsa, kapitalizmin neden olduğu ekonomik, sosyal, siyasal ve ahlaki çürümenin dezenformasyonun temelini oluşturduğunu anlatmaya çalışıyor.

Bilgi kötü niyetten azade değil, özellikle de dijitalleşme çağında

Günümüzde yapay zekâ teknolojilerinin de etkisiyle dijital ortamlarda giderek daha karmaşık bir hale gelen dezenformasyon, bireylere ve toplumlara çeşitli şekillerde zararlar verebiliyor.

Çünkü bilgi çoğu zaman tek bir amaç taşımaz. Bilgilendirme amacının yanı sıra, bilginin içinde kurgusal bir yapı, empoze etmeye çalıştığı düşünce ve inanç kalıpları gibi farklı bileşenler bulunur. Aynı şekilde haberler de her zaman gerçeklik, doğruluk, şeffaflık ve kamu faydası gibi etik ilkeler doğrultusunda üretilmezler.

İnternet ortamları ise, bilgiye ulaşmada büyük kolaylık sağlasa da, özellikle yapay zekâ ile bilginin kolayca manipüle edilebilmesi, verilerin algoritmalar sayesinde sistematik olarak farklı şekillerde üretilme imkânının artmış olması ve bu sayede bilginin kaynağına dair belirsizliklerin çoğalmış olması, dijital ortamlarda dezenformasyonu çok daha tehlikeli bir hale getirebiliyor.

Böylece dijital ortamda bilgi; belli bir grubun aleyhine kin ve nefrete sevk eden söylemler içerebilir, gerçekler maddi menfaat ya da siyasal rant elde etmek amacıyla çarpıtılabilir, gerçek ile harmanlanmış ve iç içe geçmiş manipülatif bilgiler içerebilir, karmaşa yaratmak amacıyla da yayılabilir.

Termodinamiğin İkinci Yasası

Sosyal olguların ancak iletişim teorisi aracılığıyla anlaşılabileceğini savunan Amerikalı matematikçi Norbert Wiener, bilimde “termodinamiğin ikinci yasası” olarak bilinen bir kavramı çağrıştırarak toplumun farklı yönlerini açıklamaya çalışan bir bilim insanı. 

Söz konusu yasa ise, “mevcut düzenin zamanla düzensizliğe dönüşeceğini ya da mevcut bağlamda güvenilir bilginin karışıklık, belirsizlikler ve gürültü tarafından boğulacağını” ileri sürer. Matematikte düzensizliğin derecesi genellikle “entropi” adı verilen bir nicelikle ölçülür, bu nedenle ikinci yasa zaman içinde ve ortalama olarak entropinin artacağı şeklinde yeniden ifade edilebilir.

Wiener'in tezlerinden biri, iletişim teknolojileri geliştikçe insanların giderek daha fazla gereksiz “gürültülü” bilgiyi (Twitter, Instagram, Facebook vb.) dolaşıma sokacağı ve bunun da gerçekleri ve önemli fikirleri gölgede bırakacağıdır. Bu durum, yapay zekâ tarafından üretilen dezenformasyonla daha da belirgin hale gelmektedir. (10)

Bunun bir sonucu olarak, eğer bir kişi yanlış bir gerçekliği temsil eden bir senaryoya güçlü bir şekilde inanıyorsa, o zaman gerçek bilgiler dolaşımda olsa bile, bu kişinin inancını değiştirmesi çok zor olacak ya da uzun zaman alacaktır. Bunun nedeni, bir kesinlikten diğerine geçişin tipik olarak (ancak her zaman değil) içgüdüsel olarak kaçınmaya çalıştığımız belirsizliklerden geçen bir yol gerektirmesidir.

Termodinamiğin İkinci Yasası ayrıca, toplumun nasıl kutuplaştığını da anlatır zira etrafımızda çok sayıda farklı bilgi ve gürültü olacağını, bunun da kafa karışıklığı ve belirsizlik yaratacağını söyler.

Böylece insanlar kusurlu olsa bile daha fazla kesinlik sunan bilgilere yönelirler. Ancak iki alternatiften birine inanan bir kişi için en az belirsizliğin olduğu yol, bu inancı sabit tutmaktır. Dolayısıyla, herhangi bir bilginin kolaylıkla çok geniş bir alana yayılabildiği, ancak insanların da kolayca değişmez olduğu bir dünyada, toplum kolaylıkla kutuplaşabilir. (11)

Devam edecek: “Derin sahtekârlıklar, yapay zekâ ve seçimler”.

Dip notlar:

(1)    https://www.statista.com/chart/29197/the-most-severe-global-risks-over-the-next-2-and-10-years (11 January 2024).

(2)    https://www.statista.com/chart/31605/rank-of-misinformation-disinformation-among-selected-countries (18 Mart 2024).

(3)    Unesco, Gazetecilik, sahte haber ve dezenformasyon, Gazetecilik eğitimi ve alıştırmaları için el kitabı, 2022, s. 6-7.

(4)    https://www.kritikanalitik.global/dezenformasyon-kasitli-olarak-yanlis-bilgilendirme (15 Mart 2024).

(5)    https://tr.euronews.com/arastirma-yalan-haber-tekrarlandikca-insanlar-daha-cok-inaniyor-zamanla-kaniksiyor (9 September 2024).

(6)    Agh.

(7)    https://theconversation.com/disinformation-is-often-blamed-for-swaying-elections-the-research-says-something-else (26 January 2024).

(8)    Agm.

(9)    https://www.statista.com/chart/29197/the-most-severe-global-risks-over-the-next-2-and-10-years (11 January 2024).

(10)   https://theconversation.com/the-maths-of-rightwing-populism-easy-answers-confidence-reassuring-certainty (18 January 2024).

(11)   Agm.

 

 


10 Şubat 2020 Pazartesi

ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!


ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!

Mustafa Durmuş

10 Şubat 2020

2020 yılına hem dünya, hem de Türkiye giderek derinleşen sosyal, ekonomik ve ekolojik sorunlarla birlikte girdi. Küresel çapta gelir ve servet eşitsizliği ve yoksulluk arttı, iklim değişikliği iklim krizine evrilmeye başladı,  demokrasi karşıtı otoriter rejimler işbaşında kalmayı sürdürüyor. Bu konular Zenginler Kulübü Dünya Ekonomik Forumu’nun Ocak başında Davos’taki geleneksel toplantısında da ele alındı.

Avustralya’yı sarsan yangınlar, Korono virüsü, Libya iç savaşı, Suriye’de yoğunlaşan savaş yüzünden hayatlarını kaybeden gençlerimiz, Türkiye’deki depremler ve çığ felaketinde yitirdiğimiz onlarca insanımız, donarak ölen mülteciler, işsizlik intiharları,  açlık nedeniyle kendini yakan vatandaş, basına yansıyan gelişmelerden sadece bir kaçı.

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI HAYAL KIRIKLIĞI

Geçen yılın sonunda yayınlanan 2019 İnsani Gelişme Raporu şöyle bir tespitte bulunuyor (1):

“Dünyadaki protesto dalgaları, içinde yaşadığımız düzende bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. İnsanlar farklı nedenlerle iktidarları protesto etmek için sokağa çıkıyorlar. Bunlar yüksek tren bileti biletleri ya da benzin fiyatları olabildiği gibi, bağımsızlık ve özgürlük talepleri de olabiliyor. Hepsini birbirine bağlayan şey ise eşitsizlikler ve bunların neden olduğu müthiş hayal kırıklığı”.

Yani kapitalizmin miadı dolmak üzere ve önlenemez bir çöküş evresine girmiş gibi görünüyor. Ortaya çıkan bunca ekonomik, sosyal ve siyasal problem, yükselen militarizm ve savaşlar bu çöküşün göstergeleri. Ancak kapitalizmin karşısında ona meydan okuyan emekten yana bir seçenek (teoride mevcut olsa da) henüz ete kemiğe bürünebilmiş değil. Böyle bir meydan okuma olmadığı  sürece bu iflas ve çöküş barbarlık dönemiyle sonuçlanacaktır.

ULUSLARARASI RAPORLARIN İNKÂR EDEMEDİĞİ GERÇEKLER

Büyük resimden başlayalım ve olabildiğince uluslararası raporlara dayanarak bu yılın nasıl bir yıl olduğunu ve bundan sonrasının nasıl olabileceğini anlamaya çalışalım.
Öncelikle ekonomi. Kapitalizmin 21. Yüzyıldaki ilk büyük krizi olan 2008 Büyük Resesyonundan çıkışın ana kolaylaştırıcıları olan Çin ve Hindistan ekonomileri bu yıldan itibaren yavaşlayacaklar.

Öyle ki IMF, Avrupa Kalkınma Bankası ve OECD gibi örgütler 2020 yılında Hindistan’daki büyüme oranı tahminlerini yüzde 6’ye düşürdüler (bu son 10 yılın en düşüğü anlamına geliyor).

Başka yorumcularsa bu tahmini iyimser buluyorlar.  Hindistan’daki Modi Hükümetinin baş ekonomi danışmanı A. Subramanian’a göre bu yıl bu ülkedeki büyüme hızı yüzde 3,5’e kadar düşebilir. Çin’de ise 2007 yılında yüzde 14,2 olan büyüme hızı 2018 yılında yüzde 6,6’ye geriledi. IMF, 2024 yılına kadar bunun yüzde 5,5’e düşeceğini öngörüyor. Oysa her iki ülkede de hızlı büyüme yoksulluğu azaltıyordu. Büyüme yavaşladığında yoksulluk da artmaya başlayacak. (2)

KORONA VİRÜSÜ RESESYONA NEDEN OLABİLİR

Bu öngörüler Korono virüsü patlak vermeden önce yapılmış öngörüler. Oysa (eğer bu virüsün yayılması önlenemezse), virüs küresel bir ekonomik daralmaya (resesyon) neden olabilir. Çünkü virüsün ortaya çıktığı Çin’de perakende satışlar, eğlence sektörüne yönelik harcamalar, turizm ve seyahat harcamaları sert biçimde düştü. Şehirler kapatıldı, insanlar evlerinde mahsur kaldılar.

Çin’in bu yıl dünya hasılasındaki payının giderek daha da artacağı (payı yüzde 18 civarında olacak) göz önüne alındığında, virüsten kaynaklı bir Çin ekonomik daralmasının dünyanın geri kalan ekonomilerinde yaratacağı etkiyi tahmin etmek güç olmaz.

Nitekim Financial Times bu gerekçe ile 2020 yılında dünya ekonomisindeki büyümenin tahmin edildiği gibi yüzde 3 olamayacağı, yüzde 2,5’in altına düşebileceği uyarısında bulunuyor. Bu düzey ise IMF tarafından küresel resesyon düzeyi olarak niteleniyor.(3)

IMF BAŞKANI KRİZ UYARISINDA BULUNUYOR AMA LİKİDİTE GENİŞLEMESİ SÜRÜYOR

Geçen ay Peterson Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nde konuşan Uluslararası Para Fonu Başkanı (IMF) K. Georgieva bir adım daha ileri gitti ve artan finansal istikrarsızlıkların ve eşitsizliklerin 1929’da başlayan Büyük Buhran benzeri bir krize yol açabileceğini öne sürdü. (4)

Diğer yandan hem resesyonu önlemek, hem de para ve finans piyasaları aracılığıyla daha fazla kâr elde edebilmek için küresel kapitalizm düşük faize dayalı para politikalarını ve miktarsal kolaylaştırma politikalarını hala sürdürüyor.

Öyle ki BIS verilerine göre (5); 2019 yılında küresel likidite birinci çeyrekte yüzde 3,3; ikinci çeyrekte yüzde 4,9 ve üçüncü çeyrekte yüzde 7,7 oranında artış gösterdi. Böylece toplam likidite dünya hasılasının yüzde 41,2’sine yükseldi.  Bu oran (bankacılık/finans dışı sektörlere giden likidite bağlamında) dünya hasılasının yüzde 106,1’ine denk düşüyor. ABD dışındaki (Eylül 2019 sonu itibariyle) dolar cinsinden krediler yüzde 5’lik artışla 12,1 trilyon dolara; avro cinsinden olanlar (avro bölgesi dışında) yüzde 9 artışla 3,5 trilyon avroya çıktı.

Likiditedeki bu artış kuşkusuz küresel borç stoklarının daha da büyümesine, bu da finansal kriz riskinin atmasına neden oluyor. IIF’ye göre; küresel borç stoku tüm zamanların en yükseğine çıkarak 257 trilyon dolara (dünya hasılasının yüzde 320’sine) ulaştı. Bu, 7,7 milyar nüfuslu dünyada (eğer eşit dağıtılsaydı) herkesin 32,500 dolar borcu var demek. (6)

TÜRKİYE: ULUSLARARASI KREDİLERDEN EN FAZLA PAY ALAN ÜÇÜNCÜ ÜLKE

Artan küresel likiditeden en fazla payı alan ülkeler sıralamasında (bankacılık sektörü dışındaki sektörlere gelen kredilerin stok anlamında) Türkiye’nin üçüncü ülke olduğu görülüyor.

En fazla kredi 500 milyar doların üstünde bir rakamla (yüzde 90’ı dolar cinsinden) Çin’de bulunurken; ikinci konumda 350 milyar doların üstünde bir stokla Meksika (yüzde 80’i dolar cinsinden) ve üçüncü konumda 300 milyar doların üstünde bir rakamla ( yüzde 60’ı dolar cinsinden)  Türkiye oldu. (7)

Bu durum Türkiye’nin son 17 yıldır sürdürdüğü sermaye birikim rejimi olan dış borçlanmaya dayalı birikim ve büyüme rejimini bir müddet daha sürdürebilmesinin de önünü açıyor. Bu da bu yılın üçüncü çeyreğindeki binde 9’luk ve henüz resmi olarak açıklanmamış olan son çeyreğindeki yüzde 2-3 civarındaki büyümenin kaynağını izah ediyor. Bu durum aynı zamanda ülkedeki dış borçlar nedeniyle bankacılık krizi riskinin sürdüğünü de gösteriyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KÜRESEL RİSKLERİN BAŞINDA GELİYOR

Dünya Ekonomik Forumunca yayınlanan 2020 yılı Küresel Risk Raporu (8)  dünyanın karşı karşıya kaldığı en yüksek riskleri açıkladı. Gerçekleşme olasılığı açısından en yüksek 5 risk şöyle sıralanıyor: 1. Çok kötü hava koşulları, 2. İklim değişikliğine karşı alınan önlemlerin başarısız kalması, 3. Doğal felaketler, 4.Biyoçeşitlilik kayıpları, 5. İnsan yapımı doğa felaketleri.

Rapora göre, sadece Avustralya yangınında 1 milyar civarında hayvan yok oldu. Ekolojik felaketlerin neden olduğu ekonomik zarar ise (2018 yılında) 165 milyar dolar. Bu önceki 10 yıllık ortalama olan 71 milyar doların 2 katından fazla bir zarar anlamına geliyor. Tek başına Avustralya’da ortaya çıkan yangının neden olduğu zararın 68 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Bu arada küresel sigorta şirketleri en büyük riskin iklim değişikliğinden geleceğine inanıyorlar. Bu, siber ataklar, finansal istikrarsızlıklar ve terörizm gibi risklerin neden olacağı zararların önüne geçen bir risk ve zarar olarak değerlendiriliyor. 2017 yılında sigortalanmış hasarın küresel değeri 140 milyar doları buluyor. (9)

YEŞİL KUĞU RİSKİ

Küresel finans piyasalarından kaynaklı yeni bir potansiyel risk grubunun varlığından söz ediliyor.  “Yeşil Kuğu / Green Swan”  adı verilen bu riskin yakın gelecekte ortaya çıkabilecek finansal krizi de tetikleyebilecek bir risk olduğunun altı çiziliyor (10)

Diğer yandan finansal kurumlar açısından iklim ile ilgili riskleri finansal raporlara entegre etmek ciddi bir sorun.  Zira fiziksel, sosyal ve ekonomik durumlarla ilgili radikal belirsizlikler söz konusu ve bu belirsizlikler düzenli değişim içindeler. Aynı zamanda karmaşık dinamikleri ve zincirleme tepkileri içeriyorlar.  Geleneksel- arkaik risk değerlendirme ve mevcut iklim-ekonomi modelleri ise iklimle ilgili riskleri tam olarak tahmin edebilen modeller olmaktan çok uzaklar. 


KADINLAR VE KIZ ÇOCUKLARI İLK KURBANLAR

Ekolojik şoklar doğal kaynakları tehdit ettiğinde bunun ilk hedefi ve mağduru kadınlar oluyor.  Özellikle de az gelişmiş ülkelerde kadınlara yönelik şiddet ve taciz olaylarında ciddi bir artış yaşandığı gözlemleniyor.

JUCN adlı grubun bir raporuna göre; çevre şokları ve krizleriyle ilgili çatışmalara bağlı olarak çocuk evliliklerinde ciddi bir artış söz konusu. Ek olarak zorunlu evlilikler, fahişeliğe zorlama, cinsel şiddet ve insan kaçakçılığı vakaları arttı. İnsanlar temel gereksinimlerini karşılayamadıklarında, kız çocuklarını evlendirerek finansal zorlukları, geçim sıkıntısını aşmaya çalışıyorlar. Öyle ki (The Guardian) çok kötü hava koşullarına bağlı olarak geçim zorlaştığından 12 milyondan fazla genç kız çocuğu evlenmek durumunda kaldı. Benzer nedenlerle insan ticaretinde yüzde 20’lik bir artış yaşanıyor. (11)

2,153 YETİŞKİN 4,6 MİLYAR İNSANDAN FAZLA SERVETE SAHİP

Bu yılın başlarında yayınlanan Oxfam Raporu’na göre (12); dünyadaki 2,153 dolar milyarderinin servetlerinin toplamı dünya nüfusunun yüzde 60’ının, yani 4,6 milyar insanın servetlerinin toplamından fazla. Bu arada toplamda 4,3 milyar civarında insan yoksulluk sınırında yaşıyor. FAO verilerine göre dünyada en az 1,5- 2,5 milyar insan açlık çekiyor. (13)

Rapora göre, dünyanın en zengin 22 kişisinin toplam serveti Afrika kıtasındaki kadınların toplam servetinden daha fazla. Kadınlar ve kız çocukları her gün 12,5 milyar saat tutarında karşılığı ödenmemiş ev işi ve bakım gibi işler yapıyorlar.
Bu yılda dünya ekonomisine 10,8 trilyon dolarlık bir katkı demek. Yani kadınlar küresel teknoloji endüstrisinin 3 katı kadar değer yaratıyorlar ama karşılığında her hangi bir ücret almıyorlar. Dünya çapında çalışma yaşındaki kadınların yüzde 42’si (erkeklerin ise sadece yüzde 6’sı) bu işler yüzünden ev dışında çalışamıyorlar.

Öte yandan en zenginin servetinden 10 yıl boyunca sadece binde yarım oranında servet vergisi alınsa; engelli, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim ve sağlık gibi alanlarda 117 milyon yeni istihdam yaratılabiliyor.

Bu gerçeğe rağmen böyle vergiler alınamadığı gibi, verginin asıl yükü halkın sırtına yıkılıyor. Sermayedar seçkinler, muktedirler ödemedikleri vergileri bağış adı altında iktidar ve güç odaklarına aktarabiliyorlar. Üstelik bunu yüzleri kızarmadan normal bir şeymiş gibi savunabiliyorlar.


KİBİRLİ MUKTEDİRLER

Muktedirlerin gözlerini kibir, servet ve güç hırsı bürümüş. Kendilerine her şeyi hak görme ruh hallerinden dolayı, en zararsız reformları, en haklı talepleri veya en hafif bir eleştiriyi dahi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Kendi, küçük seçkinci çevrelerindekilerin haricindeki insanların başına gelenlerle ilgili en küçük bir empati, merhamet veya suçluluk duymuyorlar. Öyle ki çocuklarını doyuramadığı için kendini yakan bir babayı ucuz siyasi manevra” yapmakla” (14) suçlayacak kadar vicdanlarını yitirebiliyorlar.

Ayrıcalıklı olma hali insanlara garip ve hoş olmayan şeyler yaptırır, sözler söylettirir. Ayrıcalıklı yaşamak, daha az şansa sahip insanlara karşı vurdumduymazlığı, hatta zalimliği yaratırken, sonu olmayan bir açgözlülüğü de besler. Bir toplum böyle seçkinlerin kıskacına girdiğinde ise sonuç her zaman felaket olur. (15)

Gelecek yazı: “Yeni bir yaşam” hikayesi gerekiyor!

DİP NOTLAR:

(2)  Esther Duflo , Abhıjıt Banerjee, “The Other Side of Growth”, https://www.project-syndicate.org (26 December 2019 ).
(3)  Chris Giles, “Coronavirus outbreak weighs heavily on global economy”, https://www.ft.com (7 February 2020).
(4)  https://www.theguardian.com/business/2020/jan/17/head-of-imf-says-global-economy-risks-return-of-great-depression (17 January 2020).
(5)  BIS, Statistical release: BIS global liquidity indicators at end-September 2019 (27 January 2020) and BIS, Global liquidity: banks' claims  By type of claim and residence of borrower,Table 1 (27 January 2020).
(6)  Nick Beams, “Growing fears of global debt crisis”, https://www.wsws.org (22 January 2020).
(7)  BIS, agr.
(8)  World Economic Forum (WEF), The Global Risks Report 2020, https://www.weforum.org/reports (15 January 2020).
(9)  Agr.
(10)               Podcast: Luiz Pereira da Silva speaks about "green swan" risks, https://www.bis.org/publ/othp31.htm (20 January 2020).
(11)               Julia Conley, “New Study Details Overlooked Link Between Climate Breakdown and Violence Against Women”, https://www.commondreams.org/news ( 29 Januaery 2020).
(12)               Time to care, https://www.oxfam.org/en/press-releases/worlds-billionaires-have-more-wealth-46-billion-people, 2020).
(13)               Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2.
(14)               https://www.kamupersoneli.net/gundem/akpli-gokcen-hatay-valiligi-onunde-kendini-yakan-baba-icin-skandal (8 Şubat 2020).
(15)               Chris Hedges, “Death by oligarchy”, https://www.truthdig.com (11 November 2019)

14 Ocak 2018 Pazar

NEREDEN BAKSAN TUTARSIZLIK!


NEREDEN BAKSAN TUTARSIZLIK!
Mustafa Durmuş
13 Ocak 2018
Bir hafta sonra “dünyanın efendileri” İsviçre Davos’ta yıllık olağan bir araya gelişlerinden birini daha gerçekleştirecekler.
Dünyanın başta ekonomik ve siyasal meselelerinin ve jeopolitik risklerin olduğu kadar, büyük ihalelerinin de (örneğin onlarca milyar dolarlık yeni alt yapı projelerinin kime ya da kimlere verileceğinin) ele alınacağı bu zirveye (Dünya Ekonomik Forumu) seçkin (!) bazı ekonomistlerin dışında, asıl olarak küresel sermayenin önde gelen temsilcileri ve değişik ülkelerden devlet başkanları, başbakanlar ve maliye bakanları gibi önemli görevlerdeki politikacılar katılacak.
Az gelişmiş dünyaya daha dün “bok çukuru” (shithole) diye hitap eden (1) ABD devlet başkanı Trump da bu toplantıya katılacakmış.
Wallmart asgari ücreti artırıyor
Trump bu yılın başında sermaye örgütlerinin ve zenginlerin vergilerini indirdi (kurumlar vergisini yüzde 35’ten yüzde 21’e düşürdü). Bunun üzerine ülkenin ve dünyanın önde gelen perakende devi, toplam olarak 2,2 milyon işçi çalıştıran, 4,700 mağazası ve yüzlerce deposu olan, geçen yılki geliri 500 milyar doları bulan Wallmart, saatlik asgari ücretin miktarını 9 dolardan 11 dolara çıkartacaklarını açıkladı (2).
Bunu da yapılan vergi indirimleri sayesinde yapabildiklerini söyleyerek, indirilen vergilerin aslında işçilere yaradığı gibi bir yanılsama yarattı.
Gerçekte ise durum bu değildi. Zira ülkede işsizlik sadece yüzde 4,1. Yani bir çok ekonomiste göre ülkede ekonomi tam istihdamda. Wallmart, bu koşullarda yeni işçi bulmak giderek zor olduğu için, zaten düşük ücretle çalışan ve devletten aldıkları gıda karneleri ile yaşamlarını sürdürebilen işçilerin asgari ücretini yükseltmek zorundaydı.
İşçi çıkartmanın bahanesi
Ama asıl niyet aynı açıklamada ortaya çıktı. Wallmart ülke çapında 63 adet deposuna kilit vuracağını da açıkladı. Bu yaklaşık 7,500 depo işçisinin işsiz kalması anlamına geliyor.
70 bin dolarlık yoksulluk konuşması
Aslında bu gönderinin asıl konusu Davos. Çünkü Davos’ta bu yıl ele alınacak konuların arasında küresel eşitsizlik ve yoksulluk gibi önemli konular da var.
Ama şimdi sıkı durun ve aşağıda yer verdiğim New York Times’ta çıkan bir habere (3) kulak verin.
Bu toplantılara katılabilmek ve örneğin yoksulluğu tartışabilmek için üye olmak ve bilet almak gerekiyor. Bunun bedeli ise sadece 70 bin dolarcık ! Bu sadece katılım ücreti ve üyelik için. Çünkü Zürih Hava Limanı'ndan bu kayak cenneti küçük kasabaya, ne denli rahat ve güvenli olursa olsun, devletin treni ile gelecek kadar düşmediğinize göre, ya lüks bir otomobil ya da helikopter kiralayacaksınız. Yani en az 100 bin doları gözden çıkartmalısınız.
Buralarda harcanacak milyonlarca dolar ile kaç bin yoksul doyurulur, kaç tanesi için istihdam yaratılırdı bunu tartışmayacağım. Ama doğrusu kapitalist sisteme şapka çıkartmak lazım.
Çünkü öyle bir düzen ki asgari ücreti artırmanın karşılığında sermaye rüşvet olarak ödediği verginin düşürülmesini istiyor, ayrıca işçi çıkartıyor. Ve işçiler olarak tam bir "aşağı tükürsek bıyık" halindeler: Ücretiniz artmazsa sürüneceksiniz, artarsa bazılarınız işsiz kalacak !.
Üstelik böyle bir sömürü, eşitsizlik ve adaletsizlik nedeniyle yoksullaştığınızda sizim sorunlarınızı da sizi bu duruma düşürenler, sizin adınıza, dünyanın en lüks mekânlarında, şampanyaları yudumlarken, havyarlarını kaşıklarken tartışıyorlar ve sözüm ona çözüm arıyorlar.
Sizce böyle bir yaman çelişkinin çözülmesi daha ne kadar sürer?
………….
(1) 
https://www.washingtonpost.com/…/trump-attacks-protections-…, 12 Ocak 2018.
(2) 
https://www.reuters.com/…/walmart-hikes-minimum-wage-announ…, 11 Ocak 2018.
(3) 
https://mobile.nytimes.com, 12 Ocak 2018.