Ricardo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ricardo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV) (Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV)
(Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)

Mustafa Durmuş

14 Haziran 2019

Karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret teorisi gerçekte hem kapitalist- emperyalist sömürü ilişkilerini, hem de mevcut ulusal- küresel gelir ve servet bölüşümü eşitsizliklerini haklı gösteriyor.
“Zahireyi kendimiz üretmek yerine, kumaşımızı ya da emekçinin ihtiyaç duyduğu diğer maddeleri kendimiz imal etmek yerine, bu malları bize daha ucuza sağlayacak bir pazar keşfedersek ücretler düşecek, kârlar yükselecektir…”
Ricardo yukarıdaki sözünün yer aldığı ünlü eserinde (1), ısrarla, kâr oranlarındaki azalmanın kapitalist büyümeyi durma noktasına getirebileceğinin, bu yüzden kâr oranlarının yükseltilmesinin gerekliliğinin altını çiziyor. Kapitalizmin sınıflı bir toplum olduğunun bilincinde olarak, kâr oranlarındaki düşüşü önlemenin yolunun ücretleri düşürmekten geçtiğini biliyor.
Asgari düzeyde belirlenen işçi ücretlerinin düşürülebilmesinin tek yolunun ise ücret malları olarak tabir edilen işçi sınıfının tükettiği malların fiyatlarının indirilmesiyle sağlanabileceğinin bilincinde olarak karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret fikrini ortaya atıyor. Çünkü (O’na göre) böyle bir ticaret ile işçilerin tükettikleri malları daha ucuza ithal etmek (böylece de ücretleri düşük tutmak) mümkün olabilir.
Kısaca kendisi İngiliz kapitalist sınıfının bir mensubu olan Sir David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı dış ticaret teorisi ücretli emek sömürüsünü artırmaya, kâr oranlarını yükseltmeye, böylece sermaye birikimini hızlandırmaya odaklı, kapitalist sınıfın çıkarlarını savunan bir teoridir.

EMPERYALİST SÖMÜRÜYÜ MEŞRULAŞTIRMAYA VE SÜRDÜRMEYE HİZMET EDEN BİR TEORİ
Teorinin diğer boyutunu emperyalist sömürü oluşturuyor. Çünkü varsayımı her ülkenin farklı doğal üretim faktörü donanımına sahip olduğu. Yani bizleri (doğal bir sonuçmuş gibi), zengin Merkez Ekonomilerde sermaye fazlası olduğuna; buna karşılık yoksul Çevre Ekonomilerde emek fazlası olduğuna, üstelik bunun da kapitalizmin tarihi boyunca hep böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor.
Bu inandırma işi bugün asıl olarak akademi tarafından yapılıyor. Öyle ki üniversitelerdeki uluslararası iktisat derslerinde zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir farklılığının nedeninin karşılaştırmalı üstünlükler ve arz-talep kanunları olduğu anlatılıyor.
Şöyle ki (ana akım iktisat teorisine göre) fiyatlar ve ücretler ülkelerin üretim faktörü bileşimlerine dayalı olarak otomatik bir biçimde serbest piyasalar tarafından belirlenir. Yoksul ülkelerde emek doğal olarak bol, dolayısıyla da ücretler düşüktür. Bu nedenle de bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri emek-yoğun üretimdedir (önce tarım ve madencilik, sonra da hafif imalat sanayi). Zengin ülkelerde ise doğal olarak sermaye bol, teknoloji gelişkin, emek kıt, bu nedenle ücretler daha yüksektir. Bu yüzden de bu ülkeler sermaye-teknoloji yoğun üretimde uzmanlaşırlar.
Bu bir doğal düzen yasası gibi sunuluyor. Tarihte 18.Yüzyıla kadar, egemenlerin yoksulluğun Tanrı iradesi olduğuna insanları inandırmaya çalıştıkları dönemlerin olduğu unutulmamalı. 18.Yüzyılda yaşanan aydınlanma döneminden sonra yoksulluğun bir kader ya da Tanrı isteği olmadığı; sosyal, ekonomik ve politik nedenlerinin olduğu ortaya konulmuştu.

ASIL SORU: FAKTÖR DONANIMI FARKLILIĞI KADER Mİ?
Ülkelerin faktör donanımları farklılığı da böyle bir çarpıtma aslında. Burada sorulması gereken soru; yoksul Çevre Ekonomilerinde emeğin daha bol ve ucuz (dolayısıyla da emek-yoğun üretimde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları); buna karşılık gelişkin Merkez Ekonomilerde sermayenin daha bol olduğunun (dolayısıyla sermaye yoğun üretimde uzmanlaşmaları gerektiği) hurafeler dışında, gerçek tarihsel nedenlerinin neler olduğudur.
Bundan 200-300 yıl önce, örneğin doğanın kapitalist ticaret ilişkileriyle henüz tam olarak karşılaşmadığı Anadolu’da, Hindistan’da veya Çin’de emek ve toprak bol, buna karşılık sermaye kıtken; Britanya’da, İspanya’da veya Hollanda’da emek ve toprak kıt ve sermaye bol muydu? Araştırmalar ülkeler arasındaki böyle bir farklılaşmanın her zaman var olmadığını, tarihin belli bir döneminden itibaren ortaya çıktığını gösteriyor.

DOĞAL DÜZEN DEĞİL, SÖMÜRGECİLİK
Yukarıdaki soruya verilecek ilk yanıt “doğal düzen değil, sömürgeciliktir” olmalı. Çünkü sömürgecilik yüzünden milyonlarca köylü topraklarından sürüldü ve düşük ücretli emekçilere dönüştürüldü. Bu da işsizliği artırıp ücret düzeylerini aşağıya çekti. Ayrıca bu dönemdeki yaygın, bedavaya yakın köle emeği ücretlerin düşürülmesinde önemli bir rol oynadı.
Kavramların nasıl çarpıtıldığını Eduardo Galeano şu örneklerle çok güzel anlatır:
“Kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisini kullanır. Emperyalizme küreselleşme, emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler (cücelere çocuk demek gibi bir şey bu); oportunizme pragmatizm; patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasası esnekliği ve hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman denir. (2)
Aynı şekilde yoksul ülkelerin daha az sermayeye sahip olmalarının nedeni sırasıyla; madenlerinin, altın, gümüş gibi kıymetli metallerinin sömürgeciler tarafından çalınması, topraklarının gasp edilmesi ve yerli sanayilerinin sömürgeciler tarafından tahrip edilmesi. Bu yüzden de bu ülkeler Batı ülkelerin ihraç ettikleri malları satın almak zorunda kaldılar (3).

MARX’IN SERBEST TİCARET ÜZERİNE ÜNLÜ KONUŞMASI
Marx 1848 yılında serbest ticaret üzerine yaptığı ünlü konuşmasında bu teoriyi; kapitalizm altında serbest ticaretin sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına geldiğini, ücretli emek sistemine dayalı kapitalist sömürü devam ettiği sürece, malların avantaj yaratacak biçimde mübadele edilmesinin sonucu değiştirmeyeceğini, her zaman sömürülen bir sınıf ve onu sömüren bir sınıfın olacağını ve burjuva iktisatçılarca önerilen her ülkenin kendi doğal yapısına uygun bir üretimde uzmanlaşması yaklaşımının doğal değil, tarihsel ve politik sürecin bir ürünü olduğunu, kahve ve şeker üretiminin Batı Hint adalarının kaderi olmadığı (4) örneğini vererek eleştirdi.

KARŞILAŞTIRMALI ÜSTÜNLÜKLER VERİLİ DEĞİL, OLUŞTURULMUŞ BİR DURUM
Merkez Ekonomilerde emek, işçi sınıfının örgütlü mücadele geleneği ve emek koruyucu yasaların varlığının bir sonucu olarak, göreli olarak daha pahalı iken; sermaye bu ülkelerin sömürgeciliklerinin, uzun yıllar uyguladıkları gümrük tarifeleri ve diğer korumacılık politikalarıyla kendi sanayilerini ve sermaye birikimlerini büyütüp geliştirmelerinin sonucunda boldur.
Yoksul Çevre Ekonomilerinin bol ve ucuz emeğe, buna karşılık yetersiz sermaye birikimine sahip olmalarının nedeni; başından bu yana onların böyle doğal bir donanımları olduğundan değil, bugünün Merkez Ekonomilerinin gerçekleştirdiği 19.Yüzyıldaki sömürgecilik, mülksüzleştirme, adil olmayan ticaret anlaşmaları ve 20. Yüzyıldaki IMF, Dünya Bankası ve DTÖ aracılığıyla yürütülen Yapısal Uyarlama Politikalarıdır.

KAYNAKLAR SÖMÜRGECİLERE AKTI
Örneğin, İngilizler sömürgeleştirdikleri İrlanda’da köylülerin topraklarına el koydular ve kendi toprak işleme yöntemlerini onlara dayattılar. Bu köylülerin yoksullaşarak İskoçya ve İngiltere’ye göç etmeleriyle sonuçlandı. Öyle ki İrlandalı köylüler sadece patates ekebildiler. 1845 yılında patates krizi patladığında 7 yıl içinde 1 milyon İrlandalı (nüfusun yüzde 10’u) açlıktan öldü. İrlanda halkı açlıktan kırılırken İngiltere’ye ve İskoçya’ya her gün 30-50 gemi yükü gıda maddesi gönderiliyordu (5).
Dolayısıyla da bugün aynı coğrafi sınırlar içinde yer almasına rağmen farklı ulusal kimliklerin yaşadığı bazı ülkelerdeki bölgesel kalkınma farklılığı olarak adlandırılan olgunun gerçek nedenlerinin başında sömürgeciliğin geldiği unutulmamalı.

HİNDİSTAN VE ÇİN AVRUPA’DAN DAHA GELİŞKİNDİ
Hindistan ve Çin 1800’lere kadar her ikisi de Avrupa ülkelerinden her yönden daha gelişkinlerdi ve çok daha büyük ekonomilere sahiplerdi. Örneğin Hindistan Britanya’nın işgaline uğramadan önce dünya ekonomisinin yüzde 27’sini, Çin ise yüzde 35’ini kontrol ediyordu. İngiliz sömürgeciliği bittiğinde bu iki ülkenin payı sırasıyla yüzde 3’e ve yüzde 7’ye düşmüş, Avrupalıların payı ise yüzde 20’den yüzde 60’a yükselmişti. İngiltere her iki ülkenin İngiliz mallarına olan tarifelerini sıfırlarken, bu ülkelerden gelen mallara yüksek tarifeler koydu. Çin’i ülkede yasa dışı olarak yürüttüğü afyon (uyuşturucu) satışları ve savaşlarıyla teslim aldı. Kısaca bir tür kalkınmayı, sanayileşmeyi tersine çevirme (de-development) operasyonu gerçekleştirildi ve iki ülke dönemin baş sömürgeci ülkesi İngiltere tarafından çökertildiler (6).
Böylece sömürgecilik dönemi sona erdiğinde, azgelişmiş ülkeler aleyhine dönen dış ticaret hadleri ve kasıtlı olarak düşük tutulan işçi ücretleri nedeniyle ortaya çıkan eşitsiz değişim (mübadele) yüzünden Çevre ülkelerin karşı karşıya kaldıkları yıllık kayıpları 22 milyar doları (2015 fiyatlarıyla 161 milyar doları) buluyordu. Bu gelişim aynı zamanda küresel eşitsizliklerin de temel nedeniydi. Öyle ki ikinci emperyalist dalganın şafağında (1820) Merkez Ekonomiler ile Çevre Ekonomiler arasındaki gelir açığı 3 kat iken, sömürgecilik sona erdiğinde bu fark 35 kata yükseldi (7).
Bu veriler dönemin en temel dış ticaret teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin ideolojik boyutunu (ve yanlışlığını) ortaya koyuyor. Çünkü azgelişmiş ülkelerin bol/ucuz emeğe, diğer taraftan kıt sermayeye sahip olmalarının nedeni doğal ya da verili bir durum değil, oluşturulmuş bir durum.

IRKÇI, CİNSİYETÇİ AYRIMCI BİR TEORİ
Azgelişmiş Çevre Ekonomilerine hammadde, ucuz tarımsal ürünlerde ve emek yoğun hafif sanayi ürünlerinde uzmanlaşma, buna karşılık Merkez Ekonomilerde teknoloji, beceri ve sermaye yoğun gelişkin (dolayısıyla da çok daha pahalı) üretimde uzmanlaşmayı önermek; erkeklere evin dışınca çalışmayı, kadınlara ise en iyi bildikleri bir iş olacağından evde kalarak ev işleri yapmayı, çocuk yetiştirmeyi ya da ülkedeki farklı etnisitelere sahip insanlara sadece inşaat işlerinde çalışmayı ya da 5 yıldızlı otellerde bulaşıkçılık yapmayı önermekle aynı şeydir. Dolayısıyla da hem sömürgeci bir zihniyeti yansıtır, hem de cinsiyetçi ve ırkçıdır.
Serbest ticaretin ekonomik kalkınmayı hızlandıracağı tezi ise çürütülmüş bir tezdir. Zira serbest ticaret ile kapitalist yoldan kalkınabilmiş bir azgelişmiş örneği dahi yoktur.

SÖMÜRGECİ TEORİNİN VAİZLERİ
Azgelişmiş ülkelerde kendilerini “iktisatçı” olarak nitelendirenlerin hala serbest ticareti ve sömürgecilik dönemi teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükleri savunması ise en hafifinden tarih ve iktisat bilmediklerindendir.
Ya da tarih nosyonundan yoksun ana akım burjuva iktisat teorisinin gönüllü ya da ücretli vaizliğine soyunmalarındandır.
Devam edecek (Çözüm: Korumacılık mı, enternasyonalist adil değişim mi?)

DİP NOTLAR:
(1) David Ricardo, Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri (Çeviren: Barış Zeren), T. İş Bankası Kültür Yayınları,1.Baskı, 2008, s. 105.
(2) Eduardo Galeano, Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu (Çeviri: Bülent Kale), Çitlembik Yayınları, 2004, s. 44.
(3) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 102.
(4) Karl Marx, “On the Question of Free Trade”, 9 Ocak 1848, https://www.panarchy.org/engels/freetrade.htm (28 Mayıs 2019).
(5) Hickel, agk., s. 83.
(6) Agk., s. 90-93.
(7) Agk., s. 102.


Formun Üstü

3 Haziran 2019 Pazartesi

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (II) (Serbest Ticaret Yalanı)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (II)
(Serbest Ticaret Yalanı)
Mustafa Durmuş

3 Haziran 2019

Ricardo, dünya ekonomisinin her ülkenin karşılaştırmalı üstünlük avantajına sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşmasıyla en etkin ve en adil biçimde işleyebileceğini ileri süren bir teori ortaya atmıştı.
Bu teoriye göre, her ulus, mutlak değil, karşılaştırmalı üstünlüğe, dolayısıyla da rekabet gücüne sahip bulunduğu malları ürettiği serbest bir ticaret dünyasında refahını (adaletli bir biçimde) maksimize edebilecektir.
Yani Ricardocu ticaret modeline göre, ülkeler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları belli mal ve hizmetlere göre dış ticaret yapmalıdır.
Ülkeye karşılaştırmalı üstünlük avantajını sağlayan şey ise bu ülkenin sahip olduğu teknolojik donanımdır.

Heckscher-Ohlin Modeli: Faktör donanımı belirleyici
Bu modelin çağdaş versiyonu ise E. Heckscher – B. Ohlin Ticaret Modeli olarak biliniyor. Bu teori karşılaştırmalı üstünlük avantajının teknoloji düzeyindeki farklılıklardan ziyade, ülkelerin sahip oldukları üretim faktörü donanımları farklılıklarından kaynaklandığını ileri sürer (1).
Teori 1980’li yıllarda, Dünya Bankası Başkanlığı da yapmış olan Prof. Bela Balassa tarafından ithal ikameci stratejiye bir alternatif olarak, ihracata yönelik sanayileşme stratejisinin önemli bir dayanağı olarak da gündeme getirildi.
Balassa’ya göre, gelişme çabası içinde olan bir ülke, uluslararası ticarette geçerli olduğu varsayılan karşılaştırmalı üstünlüklere göre sahip bulunduğu bol üretim faktörünü yoğun olarak kullanarak dünya pazarlarına yönelik olarak üretimde bulunmalı, sanayilerini buna göre belirlemelidir. Bu avantajlı öncü ihracat sanayilerinin kurulması ve gelişimiyle ülke kalkınmasını ve sanayileşmesini sağlayabilir (2).
Kuşkusuz teoriye göre, azgelişmiş ülkeler için bu sanayiler emek-yoğun sanayilerdir. Çünkü bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri (tarım, turizm ve tekstil, hazır giyim sanayileri gibi) bu sanayilerdedir.
Yani dünya çapında etkin-verimli bir üretim için (uluslararası işbölümüne uygun olarak); emek fazlası olan ülkeler emek-yoğun sektörlerdeki üretim ve burada ürettikleri malları; buna karşılık sermaye fazlası olan ülkeler ise sermaye yoğun sektörlerde üretime ve bu şekilde ürettikleri sermaye malları ihraç etmeye odaklanmalıdır. Uluslararası düzeyde meta değişimi bu temelde yapılmalıdır.
Böylece gemilerini “dalgalı bir denizde yüzdürmek zorunda kalan” azgelişmiş ülkelerin gemileri ya batacak ya da en büyük karşılaştırmalı üstünlük avantajına sahip oldukları sektörlerde gemilerini yüzdürmeyi başaracaklar ve ihtiyaç duydukları dövizi de güvenli olarak sağlayabileceklerdir (3).

Merkez Ekonomilerin önce manavı, sonra pazarı olmak
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan IMF, Dünya Bankası ve GATT (DTÖ) gibi kuruluşlarca da benimsenip servis edilen bu teorinin çağdaş versiyonu altında Türkiye 1950’lerden itibaren önce küresel kapitalizmin manavı, pazar yeri ve mandırası oldu.
Son 15 yıldır ülke bu özelliğini de kaybetti ve başta buğday, un, patates, soğan, bakliyat, mısır, kırmızı et ve gübre, tarımsal ilaç, tohum, saman gibi tarımsal ürün ve girdileri yoğun bir biçimde (üstelik çoğu kez sıfırlanmış gümrük vergileriyle) ithal eder bir duruma geldi.
Bu Türkiye’nin ihracat yapısının beceri, teknoloji ve sermaye yoğun mallara kaymasından, böylece karşılaştırmalı üstünlüklerinin değişmesinden kaynaklanmadı. Aksine izlenen neo-liberal tarım politikalarının sonucunda tarım ve hayvancılık sektörünün bitme noktasına gelmesiyle oldu. 

Tam bir küresel ticaret serbestliği gerekiyor ancak…
Üretim ve ihracat yapısının karşılaştırmalı üstünlüklere göre oluşturulabilmesi için küresel ticaretin tam anlamıyla serbest olması gerekiyor. Yani böyle bir sistemin işleyebilmesi için uluslararası ticaretin önünde, onu önleyecek ya da daraltacak gümrük vergileri, tarifeler, sübvansiyonlar gibi önleyiciler ya da saptırıcılar olmamalı. Peki, fiili durum böyle midir?
Trump’ın ABD’nin ithalatına koyduğu tarifeler, ABD-Çin ticaret savaşlarının yoğunlaşması, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Merkez Ekonomiler lehine aldığı kararlar, TRIPS gibi yasaklayıcı entelektüel mülkiyet hakları, küresel ticaretin serbest olmadığı gibi, karşılaştırmalı üstünlüklere göre de işlemediğini gösteriyor.
Bu gerçeğe rağmen bu teoride ısrarcı olmak ne anlama gelebilir?
Bilindiği gibi, 2018 başından beri ABD, yaklaşan resesyonu ötelemek için korumacılığa yöneldi. Çin başta olmak üzere, Kanada ve AB ülkelerinden gelen ithalatlara kota ve tarife uygulamasına başladı ve bunu giderek genişletti. Ancak Çin başta olmak üzere diğer ülkeler de buna karşılık verdiler. Böylece ticaret savaşları yoğunlaştı.
Bu durumun serbest ticaret fikrine aykırı olduğu kadar, moment kaybeden dünya ticaretini (2014’te 19 trilyon dolarken 2017’de 17 trilyon dolara geriledi (4) ve küresel ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği açık.
Nitekim bir araştırmaya göre, ticaret savaşlarının olmadığı bir durumla kıyaslandığında ABD ve Çin, karşılıklı olarak bazı mallardaki ticaretlerine uyguladıkları tarifeyi yüzde 25’e çıkarttıklarında, Çin’in GSYH’si binde 8, ABD’ninki binde 5 ve dünyanınki binde 5 küçülecek. Eğer tarifeler tüm ABD-Çin ticaretini kapsayacak şekilde genişletilirse 2021 yılında küresel GSYH 600 milyar dolar küçülecek (5).

DTÖ: Merkez Ekonomilerin dış ticarette kullandığı sopa
Gerçekte demokratik bir işleyişe sahip bulunmayan ve G-7 Ülkelerinin yönlendirmeleriyle kararlar alan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), azgelişmiş Çevre Ekonomilere, dış ticarette saptırıcı olarak nitelediği tarifeler ve sübvansiyonlar gibi yerli tarımı koruyan uygulamaları yasaklıyor. Diğer taraftan ABD’nin ya da AB’nin kendi çiftçisine verdiği ve yıllık 374 milyar doları bulan sübvansiyonlar konusunda sesini çıkartmıyor (6).
Sübvansiyon politikaları sadece zengin ülkelerin üreticilerine yarıyor. Yani DTÖ aslında zengin ülkeler için teşvik, yoksullar için ise serbest ticareti savunan bir örgüt.
Merkez Ekonomiler güçlü olduğundan DTÖ kurallarını es geçebiliyorlar. Buna karşılık diğerlerinin bu sistem içinde bu kuralları uygulamama gibi bir lüksleri yok. Yani dış ticarette karşılaştırmalı üstünlükler değil, mutlak güç üstünlüğü hâkim.
Böylece, DTÖ’nün eşitlikten uzak, ayırımcı dış ticaret kuralları yüzünden, serbest ticaret teorisinin öngördüğü gibi azgelişmiş ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklere sahip sektörlerini geliştirerek, buradan hareketle ihracata yönelerek kalkınmaları mümkün değil.
Yani hem tarım, hem de imalat sanayinde DTÖ kuralları bu ülkelerinin kalkınmalarının, gelişmelerinin önünde engel oluşturuyor.
Keza, entelektüel mülkiyet haklarını düzenleyen ve böylece her yıl azgelişmişlerden çok uluslu şirketlere 60 milyar dolarlık bir kaynak aktarılmasına neden olan ve arkasında DTÖ’nün bulunduğu TRIPS uygulaması, sadece yoksullaştırıcı değil, aynı zamanda küresel serbest ticaretin önündeki önemli engellerden birini oluşturuyor (7).

IDSD: Uluslararası tahkim mahkemeleri
Uluslararası tahkim uygulaması ile dünya üretimi ve ticaretinin devleri olan çok uluslu şirketler (ÇUŞ), ulus devletleri bekledikleri kârları elde edemediklerinde dahi mahkemeye verebiliyorlar, onları tazminat ödemeye mahkûm ettirebiliyorlar (8).
Bu düzenleme (özellikle de 1990’lardan itibaren) birçok iki taraflı ticaret anlaşmasının içerisinde yer alan bir düzenleme. Son 15-20 yıldır gündeme getirilen ve henüz tam olarak gerçekleşmemiş olan TPP, TTIP, TISA gibi çok taraflı uluslararası anlaşmalar ise 50’den fazla ülkeyi içine alacak şekilde bu IDSD adı verilen ulus üstü mahkemeleri daha mutlak ve kalıcı hale getiriyor ve uluslararası sermaye-ulus devlet ilişkilerini kökten değiştiriyorlar.
ISDS mekanizması ile çokuluslu şirketler bir devleti, yaptığı ya da yapmayı planladığı yasal düzenlemelerle, zarar edecekleri hatta gelecekteki kârlarını önleyeceği iddiasıyla mahkemeye verebiliyorlar. Çok uluslu şirketlerin kontrolü altındaki böyle bir mahkeme bu konularda karar verebiliyor, hükümetlerden söz konusu zararı tazmin etmelerini ya da düzenlemelerden vazgeçmelerini isteyebiliyor. Tek başına böyle bir davanın açılmasının dahi emek ve çevre koruyucu yasal düzenlemelerini henüz oluşturma yolundaki hükümetler açısından nasıl caydırıcı bir etki yaratacağı açıktır (9).

Neo-liberalizm daha güçlü bir devlete ihtiyaç duyar
Tüm bunların günümüz kapitalizmine hâkim olan neo-liberal ideolojiyle uyumlu olmadığı düşünülebilir. Çünkü (yanlış bir biçimde) neo-liberalizmin, serbest piyasaları ve serbest ticareti savunurken, devlet müdahalecine ve korumacılığa karşı olduğuna inanılıyor.
Oysa neo-liberal ekonomi politikaları yeni ve çok daha güçlü devlet müdahaleleri olmaksızın uygulanamaz. Örneğin azgelişmiş ülke piyasalarının serbestleştirilerek küresel piyasalara entegrasyonunu gerçekleştirmek için (1980’de Türkiye’de olduğu gibi) birçok Latin Amerika ülkesinde ABD destekli askeri darbeler yapıldı.

Küresel bürokrasi uluslararası sermayenin iktidarına hizmet ediyor
Bugün uluslararası sermayenin iktidarı; arkasında Pentagon ve NATO’nun silahlı gücünün bulunduğu IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve ikili serbest ticaret anlaşmalarının oluşturduğu total bir küresel bürokrasi tarafından sürdürülüyor.
Bir başka anlatımla, tarihsel olarak işgaller, askeri darbeler, yapısal uyarlama politikaları, serbest ticaret yalanı ve uluslararası tahkim mekanizması, Merkez Ekonomilerde yerleşik ÇUŞ’lar ve onların yeri işbirlikçilerinin çıkarlarını tüm dünyaya dayatmasının araçları oldular.
İngiliz savaş gemilerinin, 1842 yılında, Çin tarafından uygulanan gümrük tarifelerini ortadan kaldırmak için Çin’i işgal ettikleri tarihten bu yana serbest ticaret asla serbest ticaret olmadı. Gerçekte “serbest ticaret” ulusal bağımsızlıkları ve demokrasiyi zayıflatan ve giderek ortadan kaldıran bir mekanizmaya dönüştü (10).

Devam edecek…

Dip notlar:

(1) Debraj Ray, Development Economics, Princeton University Press, 1998, s. 631- 636.
(2) Bela Balassa, The process of industrial development and alternative development strategies, World Bank Staff Working Paper, No. 438, 1980.
(3) Jason Hickel, The Divide, A Brief Guide to Global Inequality and its Solutioans, Windmill Books, 2017, s. 189.
(4) UNCTAD, Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion, 2018, s. 9.
(5) Ben Holland and Cedric Sam, “A $600 Billion Bill: Counting the Global
Cost of the U.S.-China Trade War”, https://www.bloomberg.com (28 May 2019).
(6) Hickel, agk. s. 193-195.
(7) Agk., s. 200.
(8) Agk., s. 207.
(9) AB ülkeleri şu ana kadar 1400 iki taraflı uluslararası yatırım anlaşması (BIT) imzaladılar ve ISDS mekanizmasını yatırımcılar bolca kullandılar. (Bkz: Everything a Trade Union Should Know About TTIP: Stop the TTIP, People’s Movement, www.people.ie (3 January 2018).
(10) Jason Hickel, agk., s. 218.


Formun Üstü