1 Ağustos 2019 Perşembe

DEFOLU KUMAŞTAN BİR ÜRETİM DAHA: BORİS JOHNSON


DEFOLU KUMAŞTAN BİR ÜRETİM DAHA: BORİS JOHNSON

Mustafa Durmuş

29 Temmuz 2019

Modi, Trump ve Bolsonaro gibi isimlerin ardından iktidardaki milliyetçi-otoriter popülist liderler kervanına Boris Johnson da katıldı, T. May ’in istifasıyla boşalan İngiltere’deki başbakanlık koltuğuna oturdu.

SAĞCI, IRKÇI, CİNSİYETÇİ VE SERMAYE AŞIĞI

Yukarıda adları verilen ama aslında sayıları dünyada çok daha fazla olan bu liderlerin belirgin bazı özellikleri var:  İkiyüzlülükle, seçkinlere karşı sıradan insanların, halkın çıkarlarını savunduklarını ileri sürerler; insanların korkularını ve duygularını manipüle ederler, onlara yalan söylerler (1).  

Bu liderlerin bir diğer özelliği, iktidar olduklarında mevcut devlet aygıtını ele geçirerek, onu hem kendilerini, hem de çevrelerini zenginleştirmek için kullanmak, yani bir tür “ahbap-çavuş kapitalizmini” yaygınlaştırmak (2).

Ayrıca kişisel özelliklerinde de ortak yönler fazlasıyla mevcut. Trump ve Bolsonaro ırkçı, yalancı, mülteci düşmanı, cinsiyetçi ve homofobik söylemleriyle akıllara kazınmıştı. Johnson ise “kendini kontrol edemeyen, derbeder bir yaşam tarzına sahip, kronik yalancılığı ve uygunsuz davranışları yüzünden daha önceki işlerinden kovulmuş biri” olarak tanımlanıyor (3).

Ayrıca başbakan olmadan çok kısa bir süre önce, bir gece yarısı kız arkadaşı C. Symonds ile ciddi bir münakaşaya girmesi sonucunda bu durumdan rahatsız olan komşuların şikâyetiyle Symond’un evine polisin gelmesiyle bir skandala adı karışan bir politikacı (4). Bu kişisel özellikleriyle Johnson’un diğerlerinden farklı olmadığı ortaya çıkıyor.

İNGİLTERE’DE ENDİŞE İLE KARŞILANDI

Johnson’un başbakan olması, beklendiği gibi, İngiltere’deki emekçileri,  ilericileri, solcuları, demokratları ve aralarında Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının da bulunduğu göçmenleri endişelendirdi.

TRUMP VE JHNSON’UN ÇANKIRI’LI HEMŞEHRİLERİ MEMNUN

Ülke dışında Johnson’un başbakanlığına sevinenlerin başında ise ABD Devlet başkanı Trump geliyor. Trump, Johnson’un kararlı, zeki iyi bir politikacı, aynı zamanda da kendisinin İngiltere versiyonu olduğunu söyledi (5). Yani 1980’lerin başında Reagan ve Thatcher ile somutlaşan neo-liberal neo-otoriter Anglo-Sakson İttifakı bugünlerde Trump ve Johnson ile sürdürülüyor.

Johnson’un başbakanlığı Türkiye’de sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından değil, Çankırı’nın bir köyünde yaşayan Johnson’un dedesinin köylüleri tarafından da memnuniyetle karşılandı (6).

Yurdum insanı Johnson’un başbakan olmadan önce Brexit karşıtı açıklamaları sırasında Brexit’i (aralarında Türklerin de bulunduğu göçmenleri İngiltere’den kovmak için istediğini belirten sözlerini duymadıklarından olsa gerek) sırf Osmanlı bir dedeye sahip olduğu için Johnson’u sahiplendiler.

COCKBURN: YUMUŞAK DARBE!

Britanyalı gazeteci - yazar P. Cockburn İngiltere’deki bu gelişmeyi (Trump’ın seçilmesine ilave olarak) 1920 ve 1930’ların demagog milliyetçi popülist liderlerin yükselişine ve başbakan olma biçiminden hareketle bunu bir tür yumuşak darbeye benzetiyor (7).

MONBİOT: ULTRA ZENGİN YERLİ OLİGARKLARIN DÖNEMİ

Tarihsel olarak adı burjuva demokrasisi ile anılan ülkelerin başlarında gelen Britanya’da böyle birinin (Muhafazakâr Tory Partisi’nden dahi olsa) nasıl başbakan seçildiğini, yine Britanyalı bir araştırmacı gazeteci-yazar G. Monbiot sermaye sınıfının değişmekte olan karakteriyle açıklıyor.

Monbiot’a göre (8), Johnson’un seçilmesinin asıl nedeni ülkedeki ultra zenginler. Çünkü bu zenginler paralarını ve medya güçlerini böyle politikacıları iş başına getirmek için kullanıyorlar.

Bir zamanlar orta düzey yöneticileri, teknokratları tercih ederken bugün büyük sermayenin “soytarıları” neden tercih ettiğini ise yazar, kapitalizmin değişmekte olan karakteri ile açıklıyor.

Ona göre, 1990’lerde ve 2000’lerde sermayenin baskın kanadı kârı sürekli kılmak ve sınıfsal çıkarlarını güvence altına alabilmek için teknokrat türden politikacıları ve hükümetleri kullanmayı tercih ediyordu.  Bugünse büyük servetler girişimcilikle değil, miras ile, tekelcilikle, rant-kollayıcı faaliyetlerle, arazi, emlak, entellektüel mülkiyet hakları gelirleriyle, software, sosyal medya platformları, montaj hizmetleri gibi normalin çok üstünde kâr marjı ve rant sunan faaliyetlerle gerçekleştiriliyor. Ayrıca bu durum Rusya’daki oligarklarla sınırlı değil, küresel bir olgu haline geldi. Öyle ki sermayenin gücü artık oligarşinin gücüne dönüşüyor ve / veya sermaye gücünü oligarşiden alıyor (9).

Bu oligarklar istikrarlı bir devlet ya da kapitalizm değil, parçalanmış ve yeniden yapılandırılmış kaos içinde bir düzene ve yapıya sahip bir “Felaket Kapitalizmi” istiyorlar. Çünkü kaos böyle bir kapitalizmin çoğaltanı olarak işlev görürken,  servet artık bunun üzerinden birikerek çoğalıyor.

AKIL DIŞI TEŞHİRCİLER

Burjuva demokrasisinin kurumlarının, kurallarının ve işleyişinin bozulmasıyla yeşeren ‘Felaket Kapitalizmi’nden asıl olarak ultra zenginler yararlanıyor. Giderek dinamizmini yitiren, donuklaşan politik alan artık Trump, Johnson, Putin ve diğerleri gibi akıldışı teşhirciler tarafından işgal ediliyor. Dünyanın birçok Batılı ülkesinde insanların bir zamanlar ciddiye almayıp, gülüp geçtikleri karakterler işbaşına getiriliyorlar.

CHANDRASEKHAR: SEÇKİNLERİN SALDIRILARI BAŞKA BİR GÖRÜNÜMDE DEVAM EDİYOR

Bir başka anlatımla, neo- liberal politikalar piyasa köktenciliğini göklere çıkartan, ancak aynı zamanda da devleti, gelir ve serveti finans kapital ve büyük sermaye lehine yeniden bölüştürmede kullanan politikalar.  Ancak bu politikalar bugün küresel çapta büyük ölçüde meşruiyetini kaybetti. Sadece yüzde 1’i zenginleştirirken, toplumun geri kalanını düşük büyüme ve resesyonla ezen bu politikaların seçenek olmadığı anlaşıldı. Bu Brexit ve Trump’ın iş başına gelmesiyle iyice açığa çıktı.

Diğer yandan bu gelişmeler neo- liberal seçkinleri durdurmaya yetmedi, tam tersine daha da azdırdı. İktidarın emekçiler tarafından alınabileceği korkusuyla, büyük sermaye grupları ekonomide karar alma mekanizmalarını ele geçiren hamlelerle neo- liberal projelerin çöküşünü önlemeye çalışıyorlar (10).

STANDİNG: RANTÇI EKONOMİ RANTÇI DEVLETE YOL AÇIYOR

Standing’in anlatımıyla (11), artık rant ekonomisine dönüşen “Çürümüş Kapitalizm” ve onun çıkarlarına hizmet eden “Rantçı Devletlerden” söz etmek gerekiyor.

Böyle bir kapitalizmin özünde; özel sermaye gruplarının devletle kurduğu özel-sıcak ilişkiler, bağlantılar, kendilerine sunulan seçici sübvansiyonlar ve seçilmiş sermayedarlara kamuya ait malların-varlıkların devredilmesi, satılması, özelleştirmeler gibi uygulamalar var. Toprak ve su kaynakları, madenler çok uluslu enerji ve maden ve gıda şirketlerine uygun fiyatlardan satılıyor, devrediliyor. Böyle olunca da kâr –rant için bu doğa tahrip edilirken, yüzlerce yıldır halkın müşterek kullanımında olan bu alanlar yeni çitlemelerle halka kapatılıyor ya da fiyatlama yoluyla bu alanlar metalaştırılıyor.

En yaygın gelir biçimleri ise; topraktan, mülkten, sudan, madenlerden ve finansal yatırımlardan sağlanan rant gelirleri olsa da, borç faizi gelirleri, entelektüel mülkiyet hakları, yatırımlardan sağlanan sermaye kazançları, tekel kârları, devletçe verilen sübvansiyonlar, finansal ve diğer alanlardaki aracılık ve komisyonculuk gelirleri de rant gelirleri olarak ön plana çıkıyor. Böylece gelirlerinin büyük kısmını ranta dayalı faaliyetlerden sağlayan “rant ekonomisi” rantiyeye hizmet eden “rantçı devlete” dönüşüyor.

(Ankara Garı'ndan sonra Atatürk Orman Çiftliği’nin imar planı kapsamındaki kamu arazisinden de 555 bin metrekarelik bir alanın bir Cemaate yakın olduğu bilinen Medipol adlı bir şirketler grubuna verilmesi rant ekonomisi- rant-devleti uygulamalarının yaygınlığını göstermiyor mu?) 

Bu tespitler ışığında, Johnson’un başbakanlığı kapitalizmde yaşanan değişikliklerle olduğu kadar, egemen sermaye yapısındaki değişimle de uygun düşüyor.

KÜRKÇÜ: LÜMPEN BURJUVAZİNİN SURETİNDE BİR DÜNYA

E. Kürkçü Johnson’un başbakanlığını “lümpen burjuvazinin suretinde bir dünya” olarak niteliyor:  

"Saman sarısı saçları, portakala çalan ciltleriyle dünyanın geri kalanına ilk bakışta ne kadar yabancı görünseler de tarzı siyasetleri, söylemleri, antientelektülel ve özgürlük karşıtı zihniyetleriyle çok tanıdık” (12). 

Ancak Johnson’u sadece rantiye sermaye gruplarının, İngiliz oligarklarının ya da lümpen burjuvazinin bir temsili olarak görmek önemli bir gerçeğin gözden kaçırılması gibi bir riski içeriyor. Bu ülkenin Thatcher yıllarında yaşadığı en keskin neo-liberalizm uygulamalarına geri dönülüyor olduğu gerçeği. Bu dönüş çabasının izlerini Johnson’un yeni kabinesinin bileşiminden görebilmek mümkün.

ANDREWS: SERBEST PİYASACILIĞA GERİ DÖNÜŞ YAŞANACAK

Piyasacı bir düşüncü kuruluşu olan Institute of Economic Affairs’in  (IEA) yöneticilerinden K. Andrews’e göre (13),  Johnson yeni kabineyi en sert piyasacı kişiliklerden oluşturarak çok önemli bir iş yaptı (Thatcher’den bu yana bir ilk).
Böylece yeni kabinenin üyelerinin en az 14’ünün tam bir bireycilikten yana olan ve serbest girişim fikrinin şampiyonluğunu yapan Serbest Girişim Grubu gibi ultra liberal düşünce gruplarından oluşması piyasa sevicilerini mutlu ediyor.

Bunlar sadece anlaşmasız bir biçimde AB’den çıkmaktan yana değiller (Brexit), ayrıca devlet müdahalelerinin sona ermesinin, sermayeye verilen vergi indirimlerinin yaygınlaştırılmasının, özel sektöre daha fazla destek verilmesinin gerekliliğini savunuyorlar.

 SEÇMEN-HALK DESTEĞİ: NEDEN?  

Diğer taraftan gerek Trump, gerekse Johnson’un ve diğer milliyetçi -otoriter popülist liderlerin azımsanamayacak bir halk desteğine sahip oldukları da bir gerçek. Yani olay sadece büyük sermayenin, büyük medya gruplarının halkı manipüle etmesi olgusuyla açıklanamaz.

Bu konuyu bilimsel bir araştırma konusu haline getiren iki Britanyalı akademisyenin geçen yıl yayınladıkları bir kitap yol gösterici olabilir (14). Yazarlar Batı ülkelerinde geniş yığınların milliyetçi, otoriter, popülist lider ve partilere yönelmelerini uzun dönemli sosyal değişiklikler yaratma etkisine sahip aşağıda özetlenen dört faktörle açıklıyorlar.

EATWELL & GOODWİN: MİLLİYETÇİ, OTORİTER POPÜLER YÖNETİMLERE YOL AÇAN DÖRT FAKTÖR

İlk olarak, Batı ülkelerindeki liberal demokrasi seçkinci ve bu halkta politikacılara ve demokrasinin kurumlarına olan güveni sarstı.  Öyle ki yığınlar artık parlamento ya da hükümetlerde (hatta AB’de)  kendi seslerinin duyulmadığına, kendi ihtiyaçlarının dillendirilmediğine inanıyorlar. Yani ciddi bir sisteme ve onun aktörlerine güven yitimi sorunu yaşanıyor.

İkinci olarak,  (özellikle de yaşlı seçmenlerde olmak üzere) ülkeye olan göçler, mülteci akınları ve toplumdaki hızlı etnik değişimler tarihsel ulusal kimliklerinden kopartıldıkları ve alışıla gelmiş yaşam biçimlerinin ciddi bir tehdit altında olduğu algısına neden oluyor.

Üçüncü olarak, neo-liberal küreselleşme sonucunda gelir ve servet dağılımı adaletsizlikleri, eşitsizlikleri ve ekonomik sorunlar iyice arttı. Kitleler giderek daha fazla yoksullaştıklarına, yoksun bırakıldıklarına ve dışlandıklarına inanıyorlar. Bu da hem kendileri, hem de çocuklarının gelecekle ilgili olarak endişeye kapılmalarına yol açıyor.

Bu belirleme oldukça önemli çünkü iktidardaki merkez partiler neo-liberal küreselleşmeyi benimsediler ve buna uygun ekonomi politikaları uygulayarak, ekonomik sorunların ve eşitsizliklerin artmasına, halkların yoksullaşmasına neden oldular. Bu durum bu partilerin taban kaybetmeleri ile sonuçlanırken, hızla değişen dünya koşullarında kapitalizmin geleceğine ait belirsizlikler nedeniyle korkuya kapılan halk, bu korkularını çok iyi kullanan aşırı sağcı partiler ve hareketlerin eline düşmeye başladı (15).

Dördüncü olarak, sıradan insanların geleneksel ana akım siyasal partilerle olan bağları iyice zayıfladı. Bu partilere ve içinde yaşanılan sisteme olan yabancılaşma giderek artıyor.  Bu nedenle de liberal demokrasinin “istikrarlı siyaset”, “güçlü ana akım partiler” ve “sadık seçmen” gibi temel özellikleri erozyona uğramış durumda. Artık insanlar ana akımın değil, giderek marjinallerin peşine düşüyorlar. Bu boşluğu şu ana kadar dolduran en becerikli kesim ise böyle sağcı milliyetçi popülist liderler ve partiler oldu (16).

Nitekim yıllardır İngiltere’de muhalefetteki İşçi Partisi işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük öneriler geliştiremedi, küreselleşmenin yol açtığı sorunları doğru analiz edemedi ve emekten yana çözümlerle kitleleri yanına alamadı. Bu nedenle de bu halkın bir kesiminin sağcı parti ve politikacıların eline düşmesini önleyemedi (17).

 ‘EKONOMİK GÜÇLÜKLER TEZİ’ TEK BAŞINA AÇIKLAYICI DEĞİL

Yazarların bu kitapta özellikle vurguladıkları bir diğer konu,  genelde Sol tarafından ortaya atılan ekonomik eşitsizliklerin ve işsizliğin böyle bir sağ popülizmi yükselttiği iddiası. Yazarlar milliyetçi-popülist otoriter partilere yönelenlerin sadece işsizler, işsizlik yardımı alanlar ve Beyazlar olmadığını,  her kesimden ve kimlikten, etnisiteden (farklı ölçülerde de olsa) kesimlerin bu sağcı hareketleri ya da liderleri desteklediklerini ileri sürüyorlar.

Bu bağlamda sadece kitlelerin ekonomik durumlarının iyileştirilmesinin (örneğin Keynesyen yeniden bölüştürücü ve istihdam yaratma politikalarıyla) milliyetçi-otoriter popülizmi ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini vurguluyorlar.

Kısaca politik alanda temsil edilmediklerini düşünenler, artan göçler ve mülteci akımları nedeniyle tarihsel etnik kimliklerinin bozulmasından ve yaşam kalitelerinin kötüleşmesinden korkanlar; burjuva demokrasisi altında neo-liberalizmin kendilerini yoksullaştırdığını, aynı zamanda yoksunlaştırıp geride bıraktığını görenler, bu yüzden de mevcut politikacılarla her hangi bir özdeşim kurmak istemeyenler sağcı milliyetçi-otoriter popülizmin havuzunda buluşuyorlar.

SONUÇ: HER ALANDA KARŞI MÜCADELEYİ ÖRMEK ÖNEMLİ

Böylece sadece ne ekonomik, ne kültürel faktörler, ne işsizlik, ne göçmen-mülteci akımları, ne milliyetçilik, ne de kemer sıkma politikaları tek başına milliyetçi- otoriter popülizmin yükselişini açıklamaya yetmiyor.  Böyle bir yönelimin 2008 Büyük Resesyonu’ndan önce başlamış olması bu yönelimin sadece kriz gibi ekonomik faktörlerle açıklanamayacağının bir kanıtı.  

Trump, Johnson, Putin, Modi ve diğer otoriter, milliyetçi dinci popülist liderlerle ve partilerle cisimleşen bu gelişimin en tehlikeli yanı ise kısa vadeli, ya da gelip geçici olmaması.

Ekonomik faktörlerin dışında toplumun sosyal dokusuyla ilişkili faktörlerden besleniyor olması bu olguyla mücadelenin de çok yönlü olmasını gerekli kılıyor. Bu da ekonomik-demokratik ve ideolojik alanda güçlü ve örgütlü bir mücadelenin örülmesi ihtiyacını önümüze koyuyor.

DİP NOTLAR:

(1)  Bu konuda bkz: Mustafa Durmuş, Büyük Değişim-Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi, 2019, s. 46-54: Luigi Guiso, Helios Herrera, Massimo Morelli, Tommaso Sonno, “The spread of populism in Western countries”, https://voxeu.org/article/spread-populism-western-countries (14 October 2017).
(2)  John Feffer, “Why Is the Radical Right Still Winning?” www. commondreams.org (11 October 2018).
(3)  Jeffry D. Sachs, “The Crisis of Anglo-American Democracy”, https://www.project-syndicate.org (25 July 2019).
(4)  https://www.theguardian.com/police-called-to-loud-altercation-at-boris-johnsons-home (21 June 2019).
(5)  https://www.thetimes.co.uk/article/boris-johnson-is-the-british-version-of-me-says-president-trump (24 July 2019).
(6)  https://www.sozcu18.com/boris-johnsonin-koyluleri-kalfatlilar-sevindi (24 Temmuz 2019).
(7)  Patrick Cockburn, “Why Boris Johnson is Even More Dangerous Than Trump”, https://www.counterpunch.org (23 July 2019).
(8)  George Monbiot, “from Trump to Johnson, nationalists are on the rise – backed by billionaire oligarchs”, https://www.theguardian.com (26 July 2019).
(9)  Agm.
(10)               C.P. Chandrasekhar,  “The Indiscreet Aggression of the Bourgeoisie”, http://www.macroscan.org ( Jul 4th 2018.
(11)               Guy Standing, The Corruption Capitalism- Why Rentiers Thrive and Work Does Not Pay, Biteback Publishing, 2017, s. 3-5; 241-243.
(12)               https://qoshe.com/yeni-yasam/ertugrul-kurkcu/lumpen-burjuvazinin-suretinde-bir-dunya-ertu (25 Temmuz 2019).
(13)               Kate Andrews, “It’s the cabinet of the libertarian comeback kids”, https://www.thetimes.co.uk (26 July 2019).
(14)               Roger Eatwell and Matthew Goodwin, National Populism-The Revolt Against Liberal Democracy, A Pelican Book, 2018.
(15)               Mustafa Durmuş, “Brezilya: Popülist pragmatizmin çöküşü ve faşizmin yükselişi (1)”, www. Sendika63.org (20 Ekim 2018.
(16)               Eatwell ve Goodwin, agk.
(17)               Sachs, agm.


26 Temmuz 2019 Cuma

“AÇ GÖZÜNÜ SEYRET TEKRARI YOK BUNUN”-Faiz İndirimi


“AÇ GÖZÜNÜ SEYRET TEKRARI YOK BUNUN”

Mustafa Durmuş

25 Temmuz 2019
Merkez Bankası’nın faiz indirim kararı nedense bana Grup Gündoğarken’in “Olacak o kadar” adlı o muhteşem şarkısının sözleri hatırlattı.
Beklendiği gibi, bugün Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Murat Uysal’ın da üyesi olduğu MB Para Politikası Kurulu (PPK),  politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi. Yani 4, 25 puan birden indirim yapıldı.  
İşin gerçeği 1 ya da 2 puanlık bir indirim beklenirken bu denli (beşte bir oranında) bir indirim sürpriz oldu. Reel faiz oranlarının gerçekte negatif olduğu bir dönemde bu büyük cesaret.
Bu hamleyi cesaretle mi, yoksa mecburiyetle mi açıklamak gerekir sorusunun yanıtı zaman içinde netleşecek. Ama bir seferde böyle bir büyük indirim sorunun da büyük olduğunu gösteriyor.
Böylece bankalar MB’den beşte bir oranında daha düşük faizle borçlanıp bu parayı piyasada kredi olarak ya da Hazine’nin borçlanma ihalelerine girerek satabilecekler.

İBRETLİK BİR GEREKÇE
Faiz indirimi kararının gerekçesi (1)  iktisat derslerinde okutulacak nitelikte, ibretlik bir gerekçe.
Ancak karar gerekçesinin en önemli kısmı son cümlede yer alıyor. Şöyle diyor PPK:
“Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır”.
Yani Kurul şunu söylüyor: Biz bu kararı çok özel koşullar altında aldık, bu nedenle de bundan sonraki kararlar çok farklı olabilir.
Bu karar ve kararda yer alan ifade, son haftalarda Torba Yasa’daki MB ihtiyat akçesinin Hazine’ye aktarılması ve MB Başkanının (faiz indirimine karşı çıktığı için)  görevden alınmasıyla birlikte değerlendirildiğinde aşağıdaki gibi  bir sonuca varırsak haksızlık etmiş olmayız.

EKONOMİK DEĞİL, POLİTİK BİR KARAR
Siyasal iktidar tarafından haftalar öncesinde alınan politik bir karar Merkez Bankası’nca ekonomik gerekçelerle resmileştirilmiş. Ancak PPK üyeleri kendilerini kurtarabilmek için yukarıdaki son cümleyi karara eklemişler.
Kararın içeriği ise çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu. Çünkü özetle şöyle bir gerekçeye dayanıyor: “Faizi indirdik, zira ekonomide toparlanma işaretleri görüyoruz”.
Cari açığın fazlaya dönmesini (gerçek nedeninden kopuk bir biçimde değerlendirerek), idari tedbirlerle enflasyonun düşük gösterilmesini toparlanma işaretleri sayarken;  işsizlik, ekonomik küçülme, yatırımların azalması ve ekonomiye olan güvenin azalması gibi diğer faktörleri görmezden gelmek ne denli ikna edicidir sorusunu şimdilik bir kenara bırakalım.

EKONOMİ KİTAPLARINI BİR KENARA ATABİLİRSİNİZ!
Diğer yandan ana akım ekonomi teorisinin üzerinde uzlaştığı genel çıkarım şudur: Bir ekonomi toparlanıyorsa faiz indirimine gerek kalmaz. Ekonomi resesyonda ve krizdeyse (ya da böyle bir beklenti varsa) faiz indirimine gidilir ki sistemin makinalarını yağlayan unsur olan faiz işe yarasın, ekonomi canlansın. 
O halde, PPK ya ekonominin resesyonda olduğunu zımni olarak kabul ediyor ya da o da artık “faiz-enflasyon -büyüme ilişkisi” konusunda, ana akım iktisatçıların dahi reddettiği bir yanlışa sahip çıkıyor. Bunun bilimsel bir eleştiri ya da ana akıma karşı çıkış olmadığının, sadece Yeni Fisher’ci düşüncenin çarpıtılmış bir sonucu olduğunun altını çizelim.
Politika faizinin düşüşü ekonominin bütününü etkilediğinden, bu indirimin etkisinin döviz kurunun ve enflasyonun yükselişe geçmesi biçiminde olması beklenir. Öyle ki politika faizi yükseltildiğinde kur düşer, TL değer kazanırken; politika faizi düşürüldüğünde tersi olur, yani kur yükselir, TL değer kaybeder. Nitekim dünden bu yana bu kararın indirim yönünde olmasını bekleyen piyasalar bunu fiyatlamaya başladı ve ABD doları kararın ardından 5,76’yı gördü (müdahale ile 5,69’a geriledi).
Bu karar ekonomi yönetiminin Türkiye’ye doğru olan uluslararası sermaye girişleri konusundaki beklentiyi iyice düşürdüğünü da gösteriyor (zira sıcak paranın yüksek reel faiz-düşük kur sevdiği bir gerçek). Bu da kısa vadede doların kurunun yükseleceğinin bir diğer göstergesi.

SİYASAL İKTİDAR BU KARARI NEDEN ALDI?
Öncelikle, son 17 yılın temel sermaye-servet birikim rejimi olan inşaat ve emlake dayalı birikim modeli tıkandı. İnşaat sektörü çok zorda, konutlar, plazalar, AVM’lerdeki dükkânlar satılamıyor. Yüksek faiz yüksek morgıç faizi demek. Bu nedenle de sektördeki batak sermaye gruplarını kurtarabilmek için (ekonominin genel çıkarlarına aykırı da olsa) bu çapta bir faiz indirimi kararının alındığını ileri sürmek mümkün.
İkinci neden kanunlaşan Torba Yasa’daki düzenlemeyle ilgili. Merkez Bankası’nın  46 milyar liralık birikmiş ihtiyat akçesi Hazine’ye aktarıldı. Daha önce aktarılmış olan MB kârı ile birlikte bu 90 milyar liranın üzerinde bir kaynak anlamına geliyor
Böyle büyük bir kaynak, Bütçe açığını, Hazine nakit açığını kapatmaya yeter diye düşündüklerinden, bu kaynağa el konuldu. Böylece borçlanma gereğini artırmadan, faiz oranlarını yükseltmeden düşük faiz politikasıyla ekonomiyi biraz rahatlatabileceklerine inanıyorlar.
Ancak 2017 yılında ekonominin ucuz KGF kredileriyle hormonlu olarak nasıl yüzde 7,4 büyütüldüğü, sonrasında ise nasıl çakılarak bugünlere geldiği unutulmamalı.

TEKRARI OLMAYAN BİR MÜDAHALE
Kaldı ki bu kaynak (vergi gelirlerinin tersine) sürekli bir kaynak değil. Yani tekrarı yok bunun. Kısa vadede rahatlama sağlasa da, bugün alınan faiz indirimi kararını desteklese de, sorun birikimli bir biçimde kısa bir süre sonra tekrar karşımıza gelecektir. Yani ne MB kaynağının, ne de bu çapta bir faiz indiriminin tekrarı yok…

DERİN İHTİYAÇLAR SERT KARARLAR ALDIRIR
Özetle bir süredir politik ihtiyaçlar her şeyin önünde yer alıyor. İktidar bloku açısından, iktidar partisindeki çözülmeyi durdurmak gerekiyor (ya da en azından toplumsal muhalefeti güçlendirecek kararlardan sakınarak, popülist kararlar almak gerekiyor). Bu da bugünü kurtarmak için geleceğin kolayca feda edilmesiyle sonuçlanıyor.
Diğer yandan bu yönelim sorunu sadece ötelemeye yarar, sorunu ortadan kaldırmaz, daha da büyütür. Ayrıca devlet maliyesinin bu denli açık verdiği, yani mali sorunların bu denli baskın olduğu bir anda piyasalar nezdinde güvenirliği de tartışılmakta olan MB’nin bu şekilde kullanılması para politikasının araçlarını da tamamen etkisiz kılar. Bu durumda bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi bir süredir yapılmakta olan monetizasyon daha da artar ve kaçınılmaz finansman biçimi haline gelir.

DİP NOTLAR

(1) T.C. Merkez Bankası, Para Politikası Kurulu Kararı,
https://www.tcmb.gov.tr (25 Temmuz 2019).






23 Temmuz 2019 Salı

TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (3)- Aşırı borçlanmanın sonu: monetizasyon


TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (3)- Aşırı borçlanmanın sonu: monetizasyon

Mustafa Durmuş

26 Temmuz 2019

FAİZ DIŞI AÇIĞI ARTIRAN ÖNEMLİ BİR FAKTÖR: ASKERİ HARCAMALAR
Türkiye’de eleştirel iktisatçılar genelde faiz dışı açığı (FDA) artıran devlet harcamalarının; şirket kurtarmaları, sermaye teşvik ve destekleri, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinden gelen açık ve gizlenmiş risk ve yükleri kapsayan cari transferler olduğu ve bunları personel maaşları, SGK prim ödemeleri ve diğer kamu tüketim harcamalarının izlediği konusunda hemfikirdirler.
Ancak bu açığı artıran harcama kalemleri arasında (genellikle üzerinde durulmayan) bir diğer harcama kalemi daha vardır. Bu; kimilerine göre “güvenlik harcaması” (savunma ve iç güvenlik gibi), kimilerine göre “askeri ve otoriterleşmeye dönük harcamalar” ya da kimilerine göre “savaş harcamaları” dır.
Bu harcamalar sadece faiz dışı açığı artırmakla kalmazlar. Aynı zamanda ülkede devletin öncülüğünde ve bazı özel sermaye gruplarıyla işbirliği halinde ciddi bir askeri- sanayi kompleksi projesinin de yürütülmekte olduğunu gösterirler.

VİETNAM SAVAŞI VERGİSİ
Savaş harcamalarının genel olarak ekonomi ve özel olarak enflasyon üzerindeki etkileriyle ilgili verilebilecek en iyi tarihsel örneklerden biri Vietnam Savaşı örneğidir (1965-1973).
Hem Başkan Kennedy hem de Başkan Johnson’un ulusal güvenlik danışmanlığı görevini yürüten MIT ekonomisti Walt Whitman Rostow’un komünizmi önleme planına (1) ve ABD’nin emperyalist amaçlarına uygun bir biçimde Vietnam’da yürütülen bu savaş yalnızca yüzbinlerce Vietnamlının ve ABD askerinin öldürülmesiyle kalmadı, aynı zamanda Vietnam ekonomisinin tahrip edilmesi ve ABD ekonomisinin ciddi zarara uğratılmasıyla sonuçlandı.
Bu savaş nedeniyle ABD’de sivil kaynaklar savaş sanayine aktarıldı, ödemeler bilançosu ciddi açıklar verdi. Ama hepsinden önemlisi, artan askeri harcamalar bütçe açığına, bu da enflasyonun ciddi bir biçimde yükselmesine yol açtı. Bu durum devlet borçlanmasını artırırken, faiz oranları ABD tarihinde o ana kadarki en yüksek düzeye fırlattı. Bütün bu gelişmeler halktan Vietnam Vergisi adı altında yüzde 10 oranında ilave bir gelir vergisi alınmasıyla sonuçlandı (2) .

SAVAŞ HARCAMALARI HIZ KESMİYOR
Türkiye’de son yıllarda askeri harcamalardaki artış faiz dışı açığın artmasının ardındaki önemli nedenlerden biri. Bu da rejimin otoriter-militarist yönelimlerinin (faiz harcamaları dışında devletin mali krizini besleyen bir unsur olarak) varlığını devam ettirdiğini gösteriyor.
Nitekim Cumhurbaşkanı’nın 15 Temmuz vesilesiyle yaptığı konuşmada Pençe 1 ve Pençe 2 Harekâtlarına ilişkin yaptığı açıklamalar sırasında verdiği örnekler (3)bu harcamaların boyutlarını ortaya koyuyor.
Ayrıca hali hazırda 1,4 milyar dolarlık ödemesi yapılmış olan “S-400 füzelerinin teslimatı sürerken, ABD ile arayı iyi tutmak için ABD’den alınacak olan F-35 savaş uçaklarının sayısında artış olabileceğine” ilişkin haberler (4) , bir yandan siyasal iktidarın iki emperyalist-otoriter güç arasında sıkıştığına, diğer yandan bu alımların devletin mali krizini, dolayısıyla da ekonomik ve sosyal krizini erinleştireceğine işaret ediyor.

AÇIK BORÇLANMAYI GETİRDİ
Diğer yandan Bütçe ve Hazine nakit açığındaki hızlı artış devletin hızlı borçlanmasını da beraberinde getiriyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın devlet borçlanmasına ilişkin verileri bu durumu ortaya koyuyor.
Burada, öncelikle 2001 yılında yaşanan krizdeki borç verileriyle bir karşılaştırma yapmak gelişmeleri kestirebilmek açısından yararlı olabilir.
Çünkü 2001 yılının ilk çeyreğinde brüt kamu borç stoku 147,1 milyar lira iken, politik krizin olgunlaştığı 2016 yılının ilk çeyreğinde bu rakam 725,1 milyar liraya ve 2019 yılının ilk çeyreğinde 1,265 milyar liraya yükseldi (5). Yani brüt kamu borç stoku son 18 yılda 9 kata yakın; 2016 yılından bu yana ise 2 kata yakın arttı.
Bu yılın ilk 6 ayında ise yoğun bir borçlanma yaşandı ve toplamda 78,2 milyar liraya yakın yeni nakit borç alındı (bu geçen yılın aynı dönemindeki borçlanmaya göre yüzde 100’den fazla artış anlamına geliyor). Bu borcun yüzde 80’i iç borçlanma, kalanı ise dış borçlanma biçiminde gerçekleştirildi (6).

BORÇLANMADA SINIRA GELİNDİ
Bu yılki Bütçe Kanununda Hazine’ye verilen yeni borçlanma yetkisinin üst sınırının 90 milyar liranın biraz üzerinde olduğu (7) ve bunun şu ana kadar 78,2 milyar liralık kısmının kullanıldığı dikkate alındığında, hükümetin yılın geri kalan kısmında yalnızca 12 milyar lira civarında bir yeni borçlanma imkânının kaldığı ortaya çıkıyor.
Ayrıca “yılın kalan aylarında Hazine 55,6 milyar lira faiz ödemesi yapacak. Açık vermemek için aynı miktarda faiz dışı fazla olması lazım. Ama “nasılsa 12,2 milyar liralık daha borç limiti var” diyerek biraz açık vermeyi düşünebilir. O zaman borç limiti sınırına uymak için, nakit bütçenin 43,4 milyar liralık faiz dışı fazla vermesi gerekiyor (55,6 milyar lira-12,2 milyar lira). İlk altı ayda 27 milyar lira olan açığı bu kadar fazlaya çevirmek için, kalan yarıyılda, 70 milyar liralık nakit gelir performansı olması lazım” (8).
Devletin yeni gelir yaratma konusunda sınırlarına geldiğini gösteren bu tablo, Torba Yasa ile iktidarın, Merkez Bankası’nın (MB) 46 milyar lira civarındaki birikmiş ihtiyat akçesine el koyup Hazine’ye aktarmak istemesinin nasıl bir derin ihtiyaçtan kaynaklandığını da ortaya koyuyor.

OLAĞAN DIŞI BİR YOL
Kısaca, devlet bütçesinin ve hazinesinin durumu bu olduğunda ve hem bütçe açığının, hem de devlet borçlanmasının sınırlarına daha yılın ilk yarısında ulaşıldığında, iktidar açısından olağan dışı yollara başvurmaktan başka çare kalmıyor.
Böylece hem Torba Yasadaki vergilemeye ilişkin düzenlemelerle vergi gelirleri artırılmak isteniliyor, hem yeni Varlık Affı ile ülkeye yeni kaynak girmesi hedefleniyor (bu arada dolar zengini bu varlık sahiplerine kayıt dışı paralarıyla ülke içinde spekülatif alımlar yapma imkanı da sunulmuş oluyor). Hem de ihtiyaç akçesiyle birlikte MB’nin 90 milyar lirasının üzerindeki bir nakit kaynağı (9) Hazine’ye, dolayısıyla da siyasal iktidara aktarılmış oluyor.
Belli ki iktidar bu yolla bu yılki bütçe açığını düşürmeyi, böylece borçlanma ihtiyacını azaltmayı, faiz oranlarının daha da yükselmesini (ya da bir miktar indirilmesini) hedefliyor.

ENFLASYON-DEVALÜASYON SARMALI
Ancak Merkez Bankası’nın kaynaklarına el koymanın, “para basmak”, “parasal tabanı genişletmek”, “emisyon” adına ne denilirse denilsin, enflasyonu körükleyecek bir mekanizmayı tetikleyeceği açık. Enflasyondaki artış dolarizasyonu artıracak, liranın değeri düşmeye devam edecek, bu da kaçınılmaz olarak faiz oranlarının yükseltilmesiyle sonuçlanacaktır.

SÜRDÜRÜLEMEZ BİR FİNANSMAN BİÇİMİ
Ayrıca bu yol sürdürülebilir bir yol değil. Nasıl ki özelleştirmeler yoluyla son 15 yılda ülkenin 50 milyar doların üzerindeki kamusal varlığı satılıp, tüketildiyse; İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken on milyarlarca lira açıkların kapatılması için kullanılarak tüketiliyorsa; Merkez Bankası’nın kaynaklarını kullanmak da (benzer bir biçimde) hazırdakinin tüketilmesiyle sonuçlanacak ve bir süre sonra kullanılabilecek bir kaynak kalmayacaktır.

YAPISAL SORUNLAR BORÇLANMA İHTİYACINI CANLI TUTUYOR
Hazine nakit açığı hem yapısal nedenlerden dolayı (devam eden ekonomik ve politik kriz, savaş vb), hem de yeni yaptırımların kapısını açan ABD ve AB ile artan gerilimin neden olduğu jeopolitik riskler nedeniyle arttığında, Hükümetin iç borçlanmayı artırarak sürdürmekten başka yolu kalmayacaktır. Böyle bir gidişatın olası sonu monetizasyondur, enflasyondur.
Yani Hükümetin, 2001 krizi sonrasında yasaklanmış olan bir yola tekrar başvurarak, biriken ve artık ödenmesi çok zorlaşan iç borçlarını, Merkez Bankası’na para bastırarak ödemekten başka yolu kalmayabilir.

HOŞ OLMAYAN MONETARİST ARİTMETİK
Bu durum kuşkusuz hoş olmayan bir durumdur. Nitekim bunun neden hoş olmadığını ve sonuçlarının ne kadar nahoş olabileceğini, bundan 40 yıl kadar önce iki ünlü Neo-klasik iktisatçı “Hoş Olmayan Monetarist Aritmetik” başlıklı makaleleriyle (10) ortaya koydular.
T. Sargent ve N. Wallace adlı iktisatçıların ortaya attıkları bu görüşe göre (özetle), bütçe açıklarının iç borçlanma yolu ile finansmanı uzun dönemde enflasyonun artmasına yol açıyor. Çünkü iç borçlanmanın sürekli olarak artması faiz oranını ve faiz yükünü artırıyor. Böylece borç yükü kâr topu gibi büyüyor ve sonuçta borç ve faizlerin geri ödenebilmesi için hükümet para arzını artırmak (monetizasyon) zorunda kalıyor ki bu da enflasyona neden oluyor.
Teknik olarak açıklarsak (yazarlara göre); mali baskınlık ve reel faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha büyük olduğunda (r > g olduğunda) monetizasyon kaçınılmaz hale geliyor. Yani faiz dışı açık hızlı artıyorsa, faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha hızlı artıyor ve bu durum bir süre sonra sürdürülemez hale geliyor.
Böyle bir anda hükümet ya borçlarını ödeyemeyeceğini ilan edecek ya da monetizasyona (parasallaştırmaya) başvuracaktır. Yani yeni para basarak borçlarını ödeme yolunu seçecektir. Bu gerçekleştiğinde açık monetize edilmiş, yani parasallaşmış olur. Bunun sonunun yüksek enflasyon olması ise kaçınılmazdır.

MODEL TÜRKİYE EKONOMİSİNE İLİŞKİN İPUÇLARI SUNUYOR
Modeli Türkiye ekonomisine uyguladığımızda ürkütücü bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü ekonominin içinde bulunduğu resesyon-kriz halinden; büyümenin değil, küçülmenin söz konusu olduğunu, faiz oranların hali hazırda yüksek düzeylerde bulunduğunu ve bütçe verilerinden faiz dışı açığın tarihsel bir zirveye doğru ilerlediğini biliyoruz. Dolayısıyla tezdeki (r > g) koşulu mevcut. Yani tez Türkiye ekonomisinin yakın geleceğine ilişkin bazı ipuçlarını barındırıyor.
Açığın monetizasyonunun temel nedeni kuşkusuz “birincil açık” da denilen faiz dışı açığın (FDA) giderek büyümesi. Yani faiz ödemeleri dışında bütçenin açık vermesi. Buna yazarlar “mali baskınlık” adını veriyorlar. Çünkü bu durumda, açık borçlanmayla karşılanacak, bu da faiz oranlarını yükseltirken monetizasyonla sonuçlanacak. Merkez Bankası’nın yetkisiz ve etkisiz kılınması ise bu süreci hızlandıracak ve bunu yapmak durumunda olan iktidar için (siyasal sonuçları ağır olsa da) kısa vadede (geçici) bir kolaylık sağlayacak.
Diğer yandan, yüksek düzeydeki kamu ve özel sektör borç stokları maliye politikalarının etkin bir biçimde uygulanabilmesini önlerken, Merkez Bankası’na dönük olarak yürütülen son operasyonlar artık para politikalarının da işlev göremeyeceğini gösteriyor. Yani siyasal iktidar elindeki iki temel ekonomi politikası aracını da kaybediyor.

SONUÇ OLARAK
Bütçe açığının ve Hazine nakit açığının geldiği düzey siyasal iktidarı ciddi boyutlarda borçlanmaya sürükledi. Bu durum (tali faktörlerle birlikte) faiz oranlarını yükseltti. Daha fazla borçlanıp, daha fazla faiz yükü altına girmemek için ihtiyaç duyduğu nakdi sağlayabilmek amacıyla iktidar en kolay hedefe yöneldi ve MB’nin kârı ve ihtiyaç akçesinden oluşan 90 milyardan fazla bir kaynağı kullanmayı seçti. Bu yılın başında kârı Hazine’ye aktardı, şimdi Torba Yasa ile ihtiyaç akçesini aktarıyor.
Ancak bunun (tıpkı özelleştirmelerde yaşandığı gibi) kalıcı bir çözüm olmayacağı açık. Bütçeyi etkileyen yapıcı sorunlar ortada durdukça borçlanma ihtiyacı, faiz ödemeleri, devlet borç stoku artacaktır. Günün birinde iktidar bu borçları geri ödemek durumunda kaldığında, borç ödemeyi reddeden bir yolu seçemeyeceği için, dolaylı bir yola başvuracak ve MB’ye bastırdığı taze liralarla bu borçları ödemek durumunda kalabilecektir (monetizasyon). MB’nin doğrudan siyasal iktidarın emrinde olmasının rasyonalitesini buradan irdelemek gerekir.
Öyleyse bu korku tünelinden hızla çıkmak için (sorunun temeline inip) öncelikle bu denli borçlanmaya neden olan devlet harcamalarına olan ihtiyacı azaltmak gerekmez mi?
Bu sıkıntılı durumdan toplumun bütününden yana bir çıkış; hem güçlü bir alternatif ekonomik model ve buna uygun halktan, emekten, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve ekolojiden yana ekonomi politikalarını, hem de güçlü bir demokratikleşmeyi gerektiriyor.

DİP NOTLAR


(2) Thomas Riddell, “The Economic Effects of the War in Vietnam”, Review of Radical Political Economics, https://journals.sagepub.com (1 August 1970).

(3) “Erdoğan 15 Temmuz töreninde: Ekonomi battı, bitti diyorlar, bunlarda insaf yok”, 
https://www.birgun.net/…/ataturk-havalimaninda-15-temmuz-to…(15 Temmuz 2019).

(4) Koray Düzgören, “Putin S-400’lere karşılık İdlib’i mi ikram ediyor?”
https://www.artigercek.com (14 Temmuz 2019).


(6) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine Nakit Gerçekleşmeleri (2005-2019),
https://www.hmb.gov.tr. (18 Temmuz 2019).

(7) 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, Madde 1-3.
(8) R. Hakan Özyıldız, “Yılın kalan bölümünde Hazine borçlanması!”,
http://www.hakanozyildiz.com (10 Temmuz 2019).

(9) Uğur Gürses, “Bütçe açığına banknot matbaası çözümü”,
https://ugurses.net (30 Haziran 2019).

(10) Thomas J. Sargent, Neil Wallace “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic”, Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review/Fall 1981.


19 Temmuz 2019 Cuma

TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (2)-Bütçe açığı ve faiz dışı harcamaların önlenemeyen yükselişi


TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (2)-Bütçe açığı ve faiz dışı harcamaların önlenemeyen yükselişi

Mustafa Durmuş

19 Temmuz 2019

Torba Yasa ile Merkez Bankası’nın (TCMB) bu yıl 46 milyar liranın üzerinde olduğu tahmin edilen ihtiyat akçesi Hazine’ye aktarılmış olacak.
Hazine’nin nakit açığının kapatılması ve borçlanma ihtiyacının azaltılması için yapıldığı düşünülen bu düzenleme (devletin mali krizi ile enflasyon arasındaki ilişki anlamında) başlı başına bir analizi gerekli kılıyor.

NAKİT AÇIĞI VE BORÇLANMA HIZLA ARTIYOR
O halde öncelikle, devlet mali olarak ne durumda bir bakalım. Devletin mali durumunu tam olarak görebilmek için sadece bütçe açığına değil, bunun yanı sıra “Hazine nakit açığına” ve devletin borçlanmasının ne durumda olduğuna bakmak gerekiyor.
Hazine nakit açığı Hazine’nin anlık olarak ihtiyaç duyduğu nakdi, dolayısıyla da borçlanma gereğini gösteriyor. Bu açık son üç yıldır (özellikle de son bir yıldır) çok ciddi bir biçimde artış gösteriyor.
Öyle ki 2016 yılında -38,2 milyar lira olan açık, 2017 yılında -60,4 milyar liraya ve 2018 yılında -70 milyar liraya yükseldi. Dahası bu açık sadece bu yılın ilk 6 ayında -77,8 milyar lirayı buldu (1).
Yani açık (daha yılın yarısında), geçen yılkı toplam açığın yaklaşık yüzde 111’ini aştı. Açığın bu hızla devam etmesi halinde nakit ve borçlanma ihtiyacının daha da artacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

BÜTÇE AÇIĞINDA REKOR ARTIŞ!
Hazine nakit açığının neden hızlı bir biçimde arttığını anlayabilmek için öncelikle devlet bütçesinin gelir ve giderlerindeki gelişmelere bakmak gerekiyor. Nitekim bütçe gelirlerindeki artışın, bütçe giderlerindeki artışın çok gerisinde kaldığı görülüyor.
Biraz detaylandırmak gerekirse: 2019 yılı Ocak-Haziran döneminde bütçe gelirleri (2) bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 14 oranında artarken, bütçe giderleri yüzde 20,5 oranında arttı (neredeyse bir buçuk katı). Bütçe gelirlerinin çok büyük bir kısmını oluşturan vergi gelirleri ise (aynı dönemde) sadece yüzde 4,4 oranında artarken, faiz hariç bütçe giderleri yüzde 17,7 oranında arttı.
Bu gelişmelerin sonucunda geçen yılın ilk 6 ayında 46,1 milyar lira açık veren bütçe, bu yılın ilk 6 ayında 78,6 milyar lira açık verdi (3) (bu yıl için öngörülen açığın yüzde 97,5’i böylece ilk 6 ayda gerçekleşmiş oldu).

TARİHSEL OLARAK EN YÜKSEK FAİZ DIŞI AÇIK (FDA) GERÇEKLEŞTİ
Daha da önemlisi, geçen yılın ilk 5 ayında (artı) 11 milyar lira faiz dışı fazla verilmiş iken, bu yılın ilk 5 ayında bu fazla açığa dönüştü ve 3 kat artarak (eksi) 20,1 milyar lira oldu. Ocak-Haziran dönemini kapsayan ilk 6 ayda ise bu açık 27,8 milyar liraya yükseldi. Yani bir ayda faiz dışı açık (FDA) 7,7 milyar lira arttı. Geçen yılın ilk 6 ayına göre FDA’daki büyüme yüzde 127’yi buluyor.
Bilindiği gibi, faiz dışı denge, faiz ödemeleri düşüldükten sonraki bütçe ya da Hazine dengesi olarak tanımlanıyor. Ortaya çıkan fark pozitif ise faiz dışı fazladan (FDF), negatif ise faiz dışı açıktan (FDA) bahsedilir. Bu açığın hızla büyümesi devletin yapısal bir mali kriz (dolayısıyla borçlanma yönündeki baskı) içinde olduğuna işaret eder.
Program Tanımlı (IMF tanımlı) Faiz dışı denge tanımında ise o yıl elde edilen bir defalık, geçici gelirler (özelleştirme gelirleri, faiz gelirleri, Merkez Bankası ve kamu bankalarının kâr ve temettü gelirleri, bedelli askerlik gelirleri, imar affı gelirleri vb. hesaba dâhil edilmez.
Bütçe harcamaları arasında, Haziran ayında (geçen yılın Haziran ayına göre) en fazla artan harcama; yüzde 82,4 ile (4,4 milyar lira) yerli yabancı rantiyeye yapılan faiz ödemeleri oldu (ilk 6 ayda bu artış ortalama yüzde 50).

SORUN SADECE FAİZ DEĞİL!
Ancak artık sorun sadece yüksek faiz ödemeleri değil çünkü faiz ödemeleri düşüldükten sonra dahi bütçe çok ciddi açık veriyor. Bu da devlet maliyesinin dengesizliğine neden olan bazı yapısal faktörlerin devrede olduğunu gösteriyor.
Bu yüzden faiz ödemeleri dışında hangi harcamaların (örneğin sermaye destekleri ve askeri harcamalar ve diğer güvenlik harcamaları gibi) bütçe açığını, dolayısıyla da Hazine açığını ve borçlanma gereğini artırdığını özellikle irdelemek gerekiyor.
Bütçe açığının bir tarafı olan vergi geliri tahsilatlarındaki durgunluğun nedenleri arasında; ekonomik krizin vergi ödeme gücünü azaltması, vergi toplama gayretinin zayıflaması, sıklıkla çıkartılan vergi afları ve yüksek enflasyonun vergi gelirlerini reel olarak düşürmesi gibi faktörler sayılabilir.

SERMAYE DESTEKLERİ BİÇİMİNDEKİ HARCAMALAR VE ŞİRKET KURTARMALARI ARTTI
Açığın diğer tarafı olan devlet harcamalardaki artış bütçe gelirlerindeki artışın bir buçuk katı, vergi gelirlerindeki artışın ise 4 katından fazla.
Devlet harcamaları içinde (geçen yılın Ocak- Mayıs döneminden bu yılın aynı dönemine olmak üzere) en hızlı artan kalem yüzde 36 ile cari transferler oldu (Haziran’da bu artış yavaşladı ve yüzde 21’e geriledi).
Toplam harcamalar içindeki payı yüzde 41’i aşan transferlerin, sübvansiyonların ve teşviklerin bu kalemden verildiği göz önüne alındığında (ister ekonomik kriz gerekçesiyle, isterse yeni rejim altında elde edilen yeni imkânların, kolaylıkların sayesinde olsun) devlet bütçesindeki açığın ilk sırada yer alan nedeninin sermaye kesimine yönelik mali destekler olduğu ileri sürülebilir. Ancak Haziran ayında (bütçe kaynaklarının azalması yüzünden) bu desteklemede frene basıldığı da göze çarpıyor.

RANTÇI SERMAYE PAYINI ARTIRDI
İlk 6 aylık dönemde faiz ödemelerinin artış hızı yüzde 50,1 oldu. Yani devlet rantiyeye 50,8 milyar lira faiz ödedi (anaparadan söz etmiyoruz). Böylece rantçı sermaye bu tahsisten en kazançlı çıkanların başında geliyor.
Bunun nedeni kuşkusuz (vergi gelirlerinin yetersizliği ve özelleştirme yapılamaması yüzünden), kontrolden çıkmış devlet harcamalarının ağırlıklı olarak borçlanma ile karşılanıyor olması. Devletin borçlanma ihtiyacı ya da eğilimi arttıkça yerli ve yabancı bankalara olan faiz ödemeleri de artırıyor.
Bu, bir yandan rantçı sermayeye kaynak aktarma biçiminde belirgin bir haksızlığın ve ekonomik israfın sürdüğünü gösteriyor. Diğer yandan da (ironik bir biçimde) İslamcı görünüme sahip bir iktidarın faiz karşısındaki çaresizliğini sergiliyor.
Devlet tahvillerinin faizinin, hem AB ve ABD gibi Merkez Ekonomilerdeki faizlerden birkaç katı, hem de aynı kendi ile kulvardaki Yükselen Ekonomilerinkinden de 2 katına yakın düzeylerde olduğu dikkate alındığında, bu faiz ödemelerinin ne denli tahrip edici ve yoksullaştırıcı olduğu ortaya çıkıyor.
Öyle ki 10 yıllık devlet tahvili faizleri Yükselen Ekonomilerde ortalama yüzde 4,5 iken, Türkiye’de yüzde 7’nin üzerinde seyrediyor (4). Ayrıca ülkede son bir yıldır Tahvil Getiri Eğrisi terse dönmüş durumda. Yani kısa vadeli devlet tahvillerin faizleri uzun vadelilerin (birkaç yıllıkların) üzerine çıktı (5). Bu da rantçı sermayenin giderek devlete uzun vadeli borç verme konusunda daha az güvendiğini gösteriyor.

FAİZ DIŞI HARCAMALARDA PATLAMA
Ancak Hazine nakit açığının tek nedeni faiz ödemeleri değil. Bunu da faiz dışı dengeye bakarak görebilmek mümkün.
2016 yılından bu yana program tanımlı bu denge açık vermeye başladı ve bu açık her geçen yıl büyüdü. Öyle ki son 12 ayda yeni bir rekor kırarak 99,2 milyar liraya yükseldi (6). Yukarıda da vurgulandığı gibi, geçen yılın ilk 5 ayında pozitif olan faiz dışı denge, bu yılın ilk 5 ayında hem açığa dönüştü, hem de 3 kata çıktı. Dahası geçen yılın ilk 6 ayına göre FDA’daki büyüme yüzde 127’yi buldu.

Gelecek yazı: Aşırı borçlanmanın sonu: Monetizasyon

DİP NOTLAR:
(1) 2016-2018 verileri için: http://www.mahfiegilmez.com/…/enflasyon-bugun-duser-yarn-ck… ve 2019 verisi için: Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2019 yılı Hazine Nakit Gerçekleşmeleri, https://www.hmb.gov.tr (5 Temmuz 2019).
(2) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu (Haziran 2019).
(3) Agr.
(4) Ali Rıza Güngen , “KÖİ maliyeti belirginleştikçe batış da netleşiyor”,
http://sendika63.org (31 Mayıs 2019); IMF, Fiscal Monitor, Curbing Corruption (April 2019), s. 13; OECD Economic Outlook, Trade uncertainty dragging down global growth (21 May 2019).
(5) 14 Mayıs 2019 tarihli DİBS ihalesindeki getiri (faiz) oranlarına ait TCMB verileri.
(6) Güngen, agm.