16 Ocak 2026 Cuma

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (2)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (2): Klasik ve Yeni Sömürgecilik

Mustafa Durmuş

16 Ocak 2026


Emperyalizm, egemenlik ya da siyasi güç anlamına gelen Latince “imperium” kelimesinden gelir. Tarihsel olarak, imparatorluklar genişlediğinde ortaya çıkan bir olgudur. Buna karşılık sömürgecilik, emperyalizmin hayata geçirilme biçimidir.

Bir başka anlatımla emperyalizm, kendini büyütmek isteyen bir devlet, doğal kaynak ve işgücü elde etmek amacıyla yabancı toprakları kaba kuvvet yoluyla ele geçirdiğinde ortaya çıkar. Sömürgecilik ise emperyalistlerin bu işi yapmaları için, örneğin buralara yerleşimciler göndermesi ve buralarda kendilerine bağlı bir siyasal yapı oluşturmasıdır.

Klasik ve Yeni Sömürgecilik

Tarih boyunca imparatorluklar var oldu ancak hiçbiri dünyayı Avrupa'nın yaptığı ölçüde kendi suretinde yeniden yaratamadı. Avrupa'nın sömürgeci yayılması hızlı ve dramatik oldu: 1876'dan 1900'e kadar sömürgeci güçlerin Afrika kıtasına hakimiyeti yüzde 10,8’den yüzde 90,4'e yükseldi. Birinci Paylaşım Savaşının başladığı 1914 yılına gelindiğinde Avrupa, yeni sömürgeleri ve eski sömürgeleri ile dünya nüfusunun çoğunu ve topraklarının yüzde 85'ini kontrol ediyordu. (1)

Böylece klasik sömürgecilik; dünyadaki henüz ticarileştirilmemiş bölgeleri askeri olarak ele geçirmelerle sisteme dahil etmeye, sistemi zora dayalı olarak sömürge bölgelerinin doğrudan yönetimiyle sürdürmeye ve periferideki işgücünden artı değer sağlamak için aşırı zorlama biçimlerini (kölelik benzeri) uygulayan bir sömürgeciliktir.

Yeni sömürgeciliğin araçları: IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü

1960’lar sonrasında, “yeni sömürgecilik” altında doğrudan fiziki güç uygulamasının yerini, çevre bölgelerin resmi bağımsızlığı, buna karşılık askeri “yardım” ve ekonomik “iş birliği” gibi yollarla fiilen bağımlılıkları aldı. Neo-liberalizm çağında ise yeni sömürgecilik; IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi ulus devletlerin egemenliğinin üzerinde bir yere sahip olan ve piyasa mekanizmalarını kontrol eden kurumlarla yürütüldü.

Bir başka anlatımla, sömürgeciliğin motifleri, “sömürge sonrası” (daha doğrusu yeni emperyalist) dönemde de aynen devam ediyor: Kuzey'de emek- sermaye çelişkisini yumuşatarak, buna karşılık Güney'de mülksüzleştirme yoluyla birikimi mümkün kılarak küresel kapitalizmi sürdürülüyor.

Araçlar, her ne kadar gelişmiş olsa da askeri yollarla ve ticaret yoluyla eşitsiz değişim ve yaptırımların uygulanması gibi çok çeşitli ekonomik savaş biçimlerinin birbiriyle yakından bağlantılı ve birbirini pekiştiren bir kombinasyonu olmaya devam ediyor. DTÖ ve IMF gibi kurumların ticaret ve finans rejimleri, kaynakların sömürülmesi ve pazar erişiminin genişletilmesi konusunda eski sömürgeci kalıpları taklit ediliyor ve daha da genişletiliyor. (2)

Yani emperyalistler ilhak etmedikleri ya da fiziki olarak işgal etmedikleri toprakları, resmi olduğu kadar gayri resmi yollarla da yönetirler. Bunun için yerel aracılar, yani halkın zararına kişisel ya da kendi sınıfsal çıkarları için sömürgeciyle iş birliği yapan bir işbirlikçi-yönetici sınıf gerekir.

Nitekim, Britanya İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu dönemde dünya nüfusunun dörtte biri üzerindeki resmi yönetimi, yerel aracılar ve mali hakimiyet yoluyla görüntüde “bağımsız” ülkeler üzerinde sahip olduğu güçle desteklendi.

Sömürgeciliğin temel özellikleri

Sömürgecilik, ırkçılık, kölelik, doğanın ve insan kaynaklarının yağmalanması, yabancı bir güç tarafından işgal, sözde uygarlık ve demokrasi projesi için köylülerin veya yerli halkların atalarının topraklarından kovulması, yasadışı ormansızlaştırma, kıymetli madenlere ve su kaynaklarına el koyma, etnik profilleme ve ırk ayrımcılığıdır.

Sömürgecilik bir başka bağlamda, “insanlık dışında görülen ve bu nedenle uluslararası veya ulusal hukuk, insan hakları veya uluslararası antlaşmalarla korunmaya layık görülmeyen bir halka veya sosyal gruba” yönelik ayrımcı muameledir. Bunun gerekçesi, “insan olmadıkları için onlara insan gibi davranmak saçmadır” biçiminde oluşturulur.

Sömürgeci-emperyalizm kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır

Kapitalizm rekabeti, emperyalizmin (yani büyük sermaye grupları ve ulus devletlerin dünya pazarlarını paylaşımı ve yeniden paylaşımı için, üretir. Bu rekabet, en tepede en güçlülerin, onların altında orta halli ya da alt-emperyal güçlerin ve en altta da ezilen ulusların yer aldığı dinamik bir devletler hiyerarşisi yaratır.

Ancak hiçbir hiyerarşi kalıcı değildir. Kapitalizmin “eşitsiz ve birleşik gelişme yasası”, canlanma ve çöküşleri (krizleri), sermaye grupları arasındaki rekabet, devletlerarası çatışmalar ve sömürülen ve ezilenlerin ayaklanmaları, devlet sistemini istikrarsızlaştırır ve yeniden yapılandırır.

Sömürgecilik sistemin doğasında var!

Böylece sömürgecilik, kapitalizmin kalıcı ve temel bir bileşenidir, onun doğasında mevcuttur. Sömürgeci şiddet tarihsel olarak, kapitalizmin ilk aşaması olan ilkel sermaye birikimi döneminde ortaya çıkmış olsa da bu şiddet kalıcıdır ve onsuz kapitalizm var olamaz. Sömürgeciler bu şiddeti ulus devletler aracılığıyla uygularlar.

Ancak sömürgecilik, eşitsiz ve birleşik bir küresel proje olduğu için, sömürgeci şiddet dünyanın her yerinde aynı şekilde ortaya çıkmayabilir. Gazze'nin İsrail ve ABD tarafından ‘Doğu Akdeniz'in Rivierası'na dönüştürülmesi, Suriye topraklarına El Nusra ve diğer IŞİD kökenli silahlı grupların yerleştirilerek ülkede iktidarın gasp edilmesi ve ardından bugünlerde olduğu gibi; Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik saldırılar sömürgeci emperyalizmin günümüzde yaşayan örnekleridir.

“Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm”

Lenin, “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” (1916) adlı kitabında, emperyalizmi, kapitalizmin en ileri, en gelişmiş aynı zamanda da en saldırgan biçimi olarak tanımlar. Ona göre, emperyalizmin temel karakteristikleri; tekelci mülkiyet ve üretimin tekelci kontrolü, finans kapitalin baskınlığı, aşırı sermaye birikiminden kaynaklı sermaye ihracı, kartel ve tröstlerin yükselişi ve dünyanın en güçlü kapitalist güçler arasında paylaşılmasıdır. (3)

Emperyalizmin artı değer aktarımına dayalı hiyerarşik bir sistem olması onun ekonomik alt yapısını oluşturur. Bu alt yapı da ideolojik, siyasi ve askeri üstyapı tarafından sürekli olarak yeniden üretilir.

Ulus devletlerin rolü

Emperyalizmin özü onun, öğeleri tek tek ulus devletler olan ve ortak süreçleri paylaşan bir sistem olmasıdır. Ulus devlet ise mutlaka kendi sınırları içinde kalmak zorunda değildir. Ancak var olan ekonomik mekanizmalar sayesinde diğer ulus devletlere artı değerin aktarılmasına aracılık ederler. Bu sistemdeki durumlar bu değer akışına göre bir hiyerarşi oluşturur. Öyle ki, diğer devletlerce aktarılan artı değeri sahiplenen ve kullanan devletler en üst sıralarda yer alırken, bu değerin üretilmesini sağlayan ancak bundan yararlanmayan devletler kendilerini hiyerarşinin en altında bulurlar. (4)

Sistemin bu ekonomik temeli, kapitalizm ve onun birikim mantığıdır. Kapitalizmle ilgili olarak konuştuğumuzda, ulus devletler çerçevesinde ve soyut ekonomik terimlerle konuşuruz. Oysa emperyalist sistem pratikte kapitalizmin var olan (somut) biçimidir. Bu nedenle emperyalizme “küresel kapitalizm” de denilebilir. Sistemin çeperinden merkezine değer akışı anlamında emperyalizm kurumsallaşmış ve kurumları dönüşerek her döneme uyarlanmıştır.

“Neo- emperyalizm” ve mülksüzleştirme

Askeri harcamaların yanı sıra kapitalizm, diğer israfçı (verimsiz) artı değer emilim biçimlerine de bağımlıdır. Bu bağlamda David Harvey, sonsuz kentsel dönüşümü bir başka önemli unsur olarak tanımlar ve bunu bir zamanlar “daha fazla bina inşa ederek ve bunları eşyalarla doldurarak krizlerden çıkma alışkanlığı” olarak nitelendirir. (5)

Sonuçta ortaya çıkan büyük alışveriş merkezleri ve tüketim saraylarının kentlerde ve banliyölerde yayılması topluma hiçbir katkı sağlamazken, israfı artırır ve çevreyi tahrip eder. Örneğin Irak savaşları, bu iki tamamen israfçı mekanizmayı birleştirdi: önce kâr için ölüm ve yıkım, ülkeyi tamamen yerle bir etmek ve onu ABD'li şirketler grubunun toprak ve kaynakları ele geçirip hizmetleri özelleştirerek “yeniden inşayı” devralması için ideal bir konum haline getirmek. Bu “felaket kapitalizmi” ve “mülksüzleştirme” yoluyla birikimin mükemmel bir örneğini oluşturur.

Daha da trajik bir durum şu anda Gazze'de, soykırımla mümkün kılınan “Gazze Rivierası” olarak adlandırılan projede yaşanıyor. Harvey, kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim yoluyla birikimi sürdürememesinin, neo-emperyalizmin bir özelliği olan mülksüzleştirme yoluyla birikim yapma girişimlerinin artmasıyla paralel olduğuna dikkat çeker.

Sırf sürekli büyüme uğruna daha fazla üretime yönelme kapitalizmin can damarıdır. Bu, giderek artan sömürücü sermaye birikimi ve israfçı fazla emilim döngüsünü gerektirir, bu da gezegeni ve insan hayatını tahrip eder. Dünyanın dört bir yanındaki haydut rejimler ve teröristler hakkındaki anlatılardan, Amerika'nın orta batısındaki ırkçı milis grupların silahlara olan takıntısına ve Avrupa'nın gerçekte var olmayan bir düşmana karşı “kendini savunma” gerekliliğine kadar, tüm bunlar savaşa ve boşa harcanan hayatlara dayanan bir ekonominin yarattığı talebin tezahürleridir. (6)

Sömürgeci-kapitalist emperyalizm ve askeri darbeler

1945'ten sonra, eski sömürgeci güçlerin elindeki Latin Amerika ve Afrika’daki ülkelerin çoğu bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak bu süreç, sömürgeciliğin sona erdiği yanılsamasının yaratılmasına da neden oldu. Oysa “yeni sömürgecilik” sayesinde sömürgeci küresel düzen bozulmadan kaldı. Kapitalist ekonomik sistemin çıkarları doğrultusunda çalışan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar “yapısal uyarlama politikaları” aracılığıyla, siyasi bağımsızlığını yeni kazanan ülkeleri tekrar boyun eğmeye zorladılar.

Bu tür araçların başarısız olması durumunda ise CIA gibi kurumlar sosyalist-kalkınmacı programların altını oymak için çalıştı, askeri darbeler düzenledi ve sosyalist liderleri ve yönetimleri ortadan kaldırdı.

Örnek olarak, radikal bir anti sömürgecilik vizyonuna sahip olan Burkina Faso Devlet Başkanı Thomas Sankara ve Kongo Devlet Başkanı Patrice Lumumba gibi isimler suikasta kurban gittiler. Bu arada, eski sömürgeci güçler dış yardımı askerileştirdi ve yeni “bağımsız” ulusların zararına olacak şekilde doğal kaynak çıkarımını teşvik etti. Örneğin Fransa, eski sömürgelerini kontrol etmek için askeri karakollar kurdu ve para birimi manipülasyonunu kullandı. (7)

1973-1985 tarihleri arasında başta Latin Amerika olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu coğrafyasında 15 civarında askeri darbe gerçekleşti. Ardından askeri diktatörlükler iş başına geldiler.

Örneğin, 1970 sonrasındaki ilk darbe olan Şili’deki askeri diktatörlük, ülkeyi neo-liberal uygulamalar için denek olarak kullandı. Neo- liberal uygulamalar, asgari ücret yasasını çıkartan, ekmeğin fiyatını düşüren, ücretsiz öğrenci yemeği veren, düşük gelirlilere konut imkânı sunan, işçi sınıfının kamusal ulaştırmadan daha fazla yararlanmasına imkân veren, bakır madenlerini kamulaştıran, köylülere yeniden toprak dağıtan, sömürgeci Latifundia sistemine son veren Allende Hükümetine karşı CIA destekli General Pinochet darbesi ve askeri diktatörlüğünün ardındaki ekonomik ve sosyal program olarak hayata geçirildi. Darbecilere İngiliz yapımı savaş uçakları da (Başkanlık sarayını bombalamak suretiyle) destek verdi. (8)

Türkiye’de ise böyle neo-liberal ekonomi politikaları 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrasında iş başına gelen askeri diktatörlükçe uygulanabildi.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)  https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism (20 Eylül 2023).

(2)  https://mronline.org/capitalism-and-endless-war (31 Ekim 2025).

(3)  Vladimir Ilyich Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, 1916, Lenin’s Selected Works, Progress Publishers, 1963, Moscow, Volume 1, https://www.marxists.org/archive (14 Ocak 2026).

(4)  https://mronline.org/what-is-imperialism (8 Ekim 2021).

(5)  https://mronline.org/capitalism-and-endless-war (31 Ekim 2025).

(6)  Agm.

(7)  https://www.redpepper.org.uk/global-politics/africa/a-common-enemy-colonialism-and-imperialism (20 Eylül 2023).

(8)    Jason Hickel, The Divide -A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, 2017, s. 115-

 

 

15 Ocak 2026 Perşembe

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1)

 

Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (1): ABD’nin Venezuela’ya Saldırısı

Mustafa Durmuş

15 Ocak 2026


3 Ocak'taki saldırı Venezuela'ya karşı yapılan ilk ABD saldırısı değil. Çünkü ABD emperyalizmi son çeyrek yüzyılda Venezuela'da rejim değişikliğinden asla vazgeçmedi. (Tıpkı neredeyse yarım yüzyıldır İran'da ve son 65 yıldır Küba'da vazgeçmediği gibi).

ABD emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı ilk değil

Aslında, Venezuela’ya yönelik baskılar, 2001 yılında Hugo Chávez Hükümetinin 1999 Bolivarcı Anayasa'nın egemenlik hükümlerine uygun olarak Hidrokarbonlar Yasası'nı yürürlüğe koymasıyla başladı ve saldırılar tarihsel olarak şöyle gelişti;

ABD, 2002 yılında Devlet Başkanı Chavez’e karşı darbe girişiminde bulundu. 2015’te ABD Devlet Başkanı Obama Venezuela'yı "olağanüstü tehdit" olarak ilan eden bir başkanlık kararnamesini imzaladı. Bunlar daha sonraki yaptırımların “yasal” dayanağını oluşturdu. 

Öyle ki 2017’de Venezuela'nın ABD finans piyasalarına erişimi yasaklandı. 2018’de İngiltere Merkez Bankası Venezuela Merkez Bankası'nın altın rezervlerine el koydu. 2020’de Gideon Operasyonu ile Maduro kaçırılmak istendi ve başına ödül konuldu. ABD’nin baskısıyla, Covid-19 Pandemisi sırasında IMF, Venezuela'nın kendi rezervlerini kullanmasını reddetti. 2025 yılında Nobel Barış Ödülü Venezuelalı muhalif Maria Corina Machado'ya verildi ve Nobel Komitesi Başkan Maduro'nun görevden ayrılması gerektiğini söyledi. 2025 yılında ABD donanması Venezuela kıyılarında küçük teknelere saldırılar düzenledi. Venezuela'ya ambargo uygulamak için bir donanma konuşlandırdı ve Venezuela'ya ait petrol tankerlerini ele geçirdi. (1)

Emperyalist sistemin kasası İsviçre devleti devrede

Son olarak, İsviçre Hükümeti yaptığı açıklamada, Maduro ve yakınlarının ülkede bulunan varlıklarını dondurduğunu duyurdu. Bu karar, Maduro'nun Caracas'ta ABD güçleri tarafından tutuklanıp ABD’ye iade edilmesinin hemen ardından alındı.

İsviçre Hükümeti yaptığı açıklamada, hemen yürürlüğe giren ve dört yıl geçerli olacak bu önlemin, potansiyel olarak yasadışı varlıkların ülke dışına çıkmasını önlemeyi amaçladığını ve 2018’den beri Venezuela'ya uygulanan mevcut yaptırımlara ek olarak getirildiğini belirtti. (2)

Sömürgeci kapitalist emperyalizmin, biçim değiştirse de saldırıları sürüyor!

Venezuela saldırısını bir kerelik ve sadece bu ülke ile sınırlı bir saldırı olarak görmemek, daha ziyade batı emperyalizminin yüzlerce yıldır yaptıklarının bir devamı olarak görmek gerekiyor. Bunun için tarihe bakmak yeterlidir.

Örneğin, Kral Ngungunyane, 1884 ile 1895 yılları arasında, bugün büyük ölçüde Mozambik'e karşılık gelen bir bölge olan Gaza İmparatorluğu'nun kralıydı. Portekiz sömürgeciliğine direnişi nedeniyle "Gaza Aslanı" olarak biliniyordu. 1895 yılında Chaimite’de sömürgeci birlikler tarafından yenilgiye uğratıldı.  Kralın sömürgecilik karşıtı direnişi sürdüreceğinden korkan sömürgeciler, onu yakalayıp savaş ganimeti olarak Portekiz'e götürdüler, Başkent Lizbon’un ana caddesinde dolaştırarak sergilediler. Kral daha sonra Azor Adaları'ndan birine sürgün edildi ve 1906'da orada öldü.

1897 yılının ağustos ayında, bu kez Fransız sömürgeciler Madagaskar'ın batısındaki Sakalava halkının Menabé krallığı üzerinde sömürge kontrolü kurarak yerel orduyu katletti. Kral Toera kafası kesilerek öldürüldü ve kafası Paris'e gönderilerek Doğa Tarihi Müzesi'nin arşivlerine konuldu. Çünkü direnişin sembollerini (bazen liderlerin kendilerini, kafataslarını veya o ulusa ait sanat eserlerini) metropolde ganimet olarak sergilemek sömürge yönetiminin en çok başvurduğu bir uygulamadır. (3)

Sömürgeciliğin şifreleri Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde saklı

Venezuela işgalinin şifreleri ABD’de Kasım 2025'te yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde mevcut. Çünkü bu belgede “ABD'nin çıkarlarının söz konusu olduğu her durumda herhangi bir ülkeye müdahale etme hakkını saklı tuttuğu” belirtiliyor.

Bir başka deyişle, Trump'ın saldırısı ve tehditleri batı yarımkürede ABD'nin üstünlüğünü vurgulayan ve ülkenin Latin Amerika'yı kendi etki alanı veya “arka bahçesi” olarak göreceğini belirten 19. yüzyıl Monroe Doktrinini yeniden ifade eden son ulusal güvenlik stratejisi belgesinin ardından geldi.

Bu, ekonomik ve askerî açıdan rakiplerine, özellikle de bölgede hegemonyasını ele geçirmeye çalışan Çin'e yönelik ve aynı zamanda ABD'nin gücünü ortaya koymayı amaçlıyor.

Panama Devlet Başkanına yapılan operasyon

19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla gelindiğinde, ABD’nin Amerika kıtasındaki komşularına sadece ekonomik baskı yoluyla değil, aynı zamanda askeri olarak da müdahale ettiğine tanık olundu.

Bu müdahaleler arasında, uzun bir işgal listesi ve mevcut duruma en çok benzeyen bir örnek 1989'da Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega'nın ele geçirilmesidir. Bu nedenle de Venezuela’ya yapılan operasyon ABD'nin Panama'yı işgal etmesiyle birlikte ele alınmalıdır.

Şöyle ki, bu işgal sırasında Panama lideri Manuel Noriega iktidardan uzaklaştırıldı ve ABD'ye nakledilerek cezai suçlamalarla yargılandı. Böylece ABD stratejik hedeflerine hızla ulaşırken, uluslararası düzeydeki kınamalar çok cılız ve sonuçsuz kaldı.

Hep aynı gerekçeler!

İşin ilginç yanı ABD’nin Panama'yı işgali, bugün artık tanıdık hale gelen bir dizi iddiayla gerekçelendirildi. ABD yetkilileri, “Amerikan vatandaşlarını koruduklarını, tartışmalı seçimlerin ardından demokrasiyi yeniden tesis ettiklerini, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ettiklerini ve Panama Kanalı ile ilgili anlaşma yükümlülüklerini yerine getirdiklerini” ileri sürdüler.

Böylece her ne kadar aralarında 30 yıldan fazla bir süre ve farklı uluslararası bağlamlar olsa da Panama ve Venezuela’ya yönelik bu iki saldırı, ABD’nin batı yarımkürede müdahale, egemenlik ve yasallığa yaklaşımında bir süreklilik olduğunu ortaya koyuyor.

Irak işgali sırasında da “nükleer kapasiteyi yok edeceklerini” ve “ülkeyi demokratikleştireceklerini”; Venezuela’ya saldırırken ise “uyuşturucu ticaretini yok edeceklerini” ve “bir narko devleti etkisiz hale getireceklerini” ileri sürdüler.

Kısaca, Venezuela'da son zamanlarda yaşananlar, sömürgeci kapitalist emperyalizmin geçmiş uygulamalarını sürdürdüğünü gösteriyor. Panama, Soğuk Savaş'ın son dönemlerinde bir sapma değil, savaş sonrası ABD müdahaleci politikasının oluşumunda önemli bir anı temsil ediyor. Venezuela ise bunun günümüzdeki yankısıdır. (4) Bugün sadece yeniden sömürgeci kapitalist emperyalizmin en ham haline geri dönmüş bulunuyoruz.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)    https://www.counterpunch.org/2026/01/03/the-us-attacks-venezuela-and-seizes-it-president/print (3 Ocak 2026).

(2)    https://www.reuters.com/business/finance/switzerland-freezes-assets-linked-venezuelas-maduro-after-us-arrest (5 Ocak 2026).

(3)    https://znetwork.org/znetarticle/its-colonialism-stupid (7 Ocak 2026).

     (4) https://theconversation.com/how-us-intervention-in-venezuela-mirrors-its-actions-in-panama-in-1989 (4 O

8 Ocak 2026 Perşembe

Açlık ücreti

 

Memleketimden açlık ücreti manzaraları

Mustafa Durmuş

8 Ocak 2026

2026 yılına, dışarıda, ABD’nin Venezuela’ya askeri bir saldırı düzenleyip ülkenin devlet başkanını ve eşini kaçırması ve ABD’ye götürmesi vurdu. Böylece emperyalizmin dünya halklarına karşı yeniden doğrudan savaşları başlattığı yeni bir döneme girildi.

İçerde ise yeni yıla, AKP iktidarının 23 yıldır izlemekte olduğu emekçileri mülksüzleştirme, yoksullaştırma ve krizin faturasını onlara kemer sıktırarak ödetme politikalarının zirve yapması damgasını vurdu.

Öyle ki ilk kez hem asgari ücretlinin hem de en düşük işçi, Bağ-Kur ve memur emeklisinin sözde zamlı ücretleri top yekûn açlık sınırının altında kaldı. Böylece siyasal iktidarın emekçi sınıflara karşı yürüttüğü ekonomik savaş doruk noktasına ulaştı.

Asgari ücrete gerçekte zam yapılmadı!

Öncelikle, 2026 yılı boyunca geçerli olacak asgari ücret, iktidar ve işveren sendikası tarafından tek taraflı olarak 28,075 TL olarak belirlendi ve 10 milyona yakın asgari ücretli ve ailesine dayatıldı.  

Her ne kadar bu ücret yüzde 27’lik bir artışa tekabül etse de bu artış gerçek artış değil ve bırakın yaraya merhem olmayı, yara bandı bile değil.

Bir yılda asgari ücret 5,347 TL eridi

İlk olarak, bu artış aralık ayı sonu itibarıyla yüzde 30,89 olarak açıklanan resmi TÜİK enflasyonunun dahi 3,89 puan altında kaldı. Böylece asgari ücretlinin enflasyon nedeniyle kaybı 12 ayda 5,347 TL oldu.


Grafik bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Çünkü yüzde 27’lik zam olarak tanıtılan düzenlemeyle verilen fark 5,971TL. (28,075 TL-22,104 TL). Buna karşılık bu yılda asgari ücretteki erime 5, 347 TL’yi aşıyor. Geriye sadece 624 TL kalıyor.  Kısaca bu “zammış gibi” sunulan şey aslında 2025 yılında 12 ayda enflasyon nedeniyle ortaya çıkan kaybı karşılamaya ancak yetiyor.

Yani asgari ücrete gerçek anlamda sadece 624 TL’lik bir zam yapıldı. Bu da sadece yüzde 2,8 demek oluyor. Yani yüzde 27’lik bir zam söz konusu değil.

Dahası, asgari ücretli işçiler yeni ücretlerini ocak ayı sonunda veya şubat ayı ortasında alabildikleri için ocak ve şubat ayı enflasyonu ile birlikte bu fark tamamen ortadan kalkacaktır.

●Açlık sınırının altında bir asgari ücret

İkinci olarak yeni asgari ücret, TÜRK-İŞ’in aralık ayı 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı olan 30,143 TL’nin de altında kaldı. Yani aileleriyle birlikte yaklaşık 30 milyonluk bir emekçi kitlesi bu yıl da açlık sınırının altında bir gelir ile yaşamaya mahkûm edildi.

●Açlık sınırının altında en düşük işçi ve Bağ-Kur emeklisi maaşı

Emeklilerin durumu çok daha vahim. Türkiye’de 16 milyon civarında işçi ve memur emeklisinin bulunduğu biliniyor. Bunun içinde en düşük ücret alanların sayısı ise 5,5- 6 milyonu buluyor.

Ocak ayının enflasyonunun açıklanmasının ardından bu kesimde yer alan işçi emeklilerine yapılan 6 aylık sözde ücret artışı (yüzde 12,19) ile birlikte bu kesimin ücreti 16,881 TL’den 18,938 TL’ye yükseldi.

Kök aylık sorunu sürüyor

Ancak sistemdeki “kök aylık” uygulaması sayıları 4 milyonu aşan emekliler için büyük bir risk oluşturuyor. Şöyle ki eğer bir emeklinin kök aylığı 15,046 TL ve altındaysa, yüzde 12,19’luk zam bu tutara eklendiğinde dahi rakam 16,881 TL’yi aşamıyor. Yani herhangi bir yasal düzenleme (Hazine desteği veya taban aylık artışı) yapılmadığı takdirde bu kadar sayıda bir işçi kitlesi ocak ayında maaşında hiçbir artış göremeyecek.

Ayrıca bu rakam da hem aralık ayı açlık sınırının 11,205 TL altında hem de asgari ücretin 9,166 TL altında kalıyor. Önümüzdeki 6 ay boyunca açlık sınırının giderek daha da artacağı dikkate alındığında, işçi emeklilerinin bu yılı da açlık içinde geçireceği çok net.

Sanal bir artış!

Keza yapılan bu artış sanal bir artış. Çünkü aşağıdaki grafiklerden de görülebileceği gibi, son 6 aylık (Temmuz-Aralık) enflasyonu dikkate alındığında bu rakam gerçekte 15,006 TL’ye düştü.

Yani son 6 ayda işçi emeklisinin enflasyon nedeniyle ücret kaybı 1,875 TL oldu. Bir başka anlatımla ücret sanal olarak 2,057 TL, gerçekte ise sadece 182 TL arttı.




●Açlık sınırının altında en düşük memur emeklisi maaşı

Son olarak, memur ve memur emeklilerine yapılan 6 aylık ücret artışı (yüzde 18,60) ile birlikte en düşük memur emeklisinin maaşı 27,772 TL’ye yükseldi.

Diğerlerine benzer bir biçimde, bu rakam da hem aralık ayı açlık sınırının 2,371 TL altında hem de asgari ücretin 332 TL altında kaldı. Yapılan 1,000 TL’lik seyyanen artışla bile hala açlık sınırına ulaşılamadı.

Önümüzdeki 6 ay boyunca açlık sınırının giderek daha da artacağı dikkate alındığında, memur emeklilerinin de bu yılı da açlık içinde geçireceği çok net gözüküyor.

Ayrıca yapılan bu artış sanal bir artış. Çünkü aşağıdaki grafiklerden de görülebileceği gibi son 6 aylık (2025 Temmuz- Aralık) enflasyonu dikkate alındığında bu rakam gerçekte 25,362 TL’ye düşüyor.

Yani son 6 ayda memur emeklisinin enflasyon nedeniyle maaş kaybı 2,410 TL oldu ve maaş sanal olarak 5,102 TL, gerçekte ise sadece 2,692 TL arttı.




Sonuç olarak, bu yıl bir genel seçim olmayacağı beklentisiyle İktidar Bloku emekçilere karşı yürüttüğü ekonomik savaşı tırmandırarak sürdürüyor.


 

30 Aralık 2025 Salı

Ücret destekli büyüme

 

Açlık Sınırında Bir Asgari Ücretle Türkiye Ekonomisi Nasıl Büyür?

Mustafa Durmuş

30 Aralık 2025


Yeni asgari ücret açıklandı. Asgari ücrete yapılan artış, asgari ücretli bir işçiyi ve ailesini açlık sınırından kurtaran bir artış olmadığı gibi, reel bir artış da değil. Çünkü bu artış ancak 2025 enflasyon kayıplarını karşılamaya yetiyor.

Buna rağmen kıyamet kopmadı. Sendikalardan ciddi bir tepki gelmedi, asgari ücretliler de sokağa çıkmadılar. Bu da işçi sınıfının ve onu temsil ettiği varsayılan sendikaların ve siyasi hareketlerin nasıl derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.

Gelecek işçi nesli: modern köleler!

Asgari ücretin bir sefalet ve açlık ücreti olarak belirlenmesi kuşkusuz öncelikle, milyonlarca işçi ve ailesinin temel gıda maddelerinden mahrum kalacağının, işçi çocuklarınınsa bu koşullarda ilerde babalarından ya da annelerinden çok daha geri bir durumda olacaklarının ve bir tür modern kölelere dönüşeceklerinin belirtisi. Böylece ortada hem yoğun bir emek sömürüsü var hem de adaletsizlik ve etik dışı bir durum söz konusu.

Sadece asgari ücretliler için değil tüm işçi sınıfı için alarm zilleri çalıyor!

Ayrıca asgari ücretteki artış, diğer çalışanların ücretlerindeki artışı ve emeklilerin ücretlerini de etkilediğinden, seneye yapılacak toplu iş sözleşmelerinde işçi ücretlerine yapılacak artışlar da çok az olacak. Böylece asgari ücret ile ortalama ücret arasındaki fark giderek kapanacak. Bu da sadece asgari ücretlilerin değil, sınıfın geri kalanının da açlık sınırından kurtulmasını imkânsız hale getirecek.

Çünkü DİSK-AR’ın 2026 Yılı Asgari Ücret Raporu’na göre tüm özel sektör işçilerinin yüzde 46,7’si asgari ücret ya da asgari ücretin yüzde 5 fazlası düzeyinde bir gelir elde edebiliyor. İktisatçı Zafer Yükseler ’in TÜİK’in 2024 yılına ilişkin açıkladığı firma büyüklüklerine göre temel göstergeleri kullanarak yaptığı hesaplar da benzer bir sonuç veriyor: ücretli çalışanların yüzde 43’ü asgari ücret düzeyinde bir ücret alıyor. Dahası, yine bu hesaplamalara göre, personel maliyetinin üretim değerine oranı KOBİ’lerde yüzde 16, büyük firmalarda ise sadece yüzde 14 seviyelerinde. Yani işçi sınıfının toplam hasıladan alabildiği pay son derece düşük. (1)

Bu gerçeğe rağmen izlenen emek karşıtı gelir politikaları, kemer sıktıran ekonomi politikaları, iki haneli enflasyon, adaletsiz vergi sistemi ve baskıcı yönetim yüzünden, işçi sınıfının 2026 yılında daha iyi durumda olmasını beklemek tam bir safdillik olur.

Düşük ücretler ekonomik büyümenin önünde engel!

İktidarın övündüğü yüksek (!) ekonomik büyüme de tehlikede. Çünkü asgari ücretin bu denli düşük tutulması (orta ve uzun vadede), ekonominin büyümesinin sürdürülmesini zorlaştıracak.

Yeni reel yatırımların son derece yetersiz olduğu, ihracatın olumsuz uluslararası konjonktür ve ülkenin düşük teknolojili ihracat yapısından ötürü tıkanma noktasına geldiği ve verimlilik yönlü büyümenin kaynağı olan teknolojik ilerlemenin sağlanamadığı bir ortamda, ekonomiyi büyütebilmenin yolu olarak geriye tüketim harcamalarını artırmak kalıyor.  

Nitekim son yıllarda Türkiye ekonomisi asıl olarak özel tüketim harcamalarındaki hızlı artışlarla büyütülüyor. Bu bağlamda iç talebin güçlü olması gerekiyor. Bunun için paranın kullanım maliyetinin düşük olması gerekiyor ki siyasi iktidar fırsat buldukça faiz oranlarını düşürüyor (ama bu durumda da karşısına yüksek enflasyon duvarı çıkıyor).

“Ücret destekli büyüme stratejisi”

İç talebin asıl belirleyeni başta ücretler olmak üzere gelirlerdir. Ücret/gelir artışlarıyla desteklenen bir büyüme stratejisi ise hem gelir bölüşümü eşitsizliğini azaltabilir hem de ekonomik büyümeyi hızlandırabilir.

Çünkü hanelerin çoğunluğunun gelir kaynağı ücretlerdir. Ciddi boyutlardaki reel ücret artışları ise tüketim harcamalarının artmasına yol açar (zira düşük gelirlilerin marjinal tüketim eğilimleri yüksektir).  Bu yüzden de toplam talebin ekonomik büyümedeki rolü açısından gelir bölüşümü eşitsizliği sıkıntılı bir durumdur. Bunu iyileştirecek ücret artışları ise ekonomik canlanmayı ve büyümeyi hızlandırır.

Strateji bu işlevi talep ve arz yönlü olarak yerine getirebilir. Talep yönlü olarak; daha yüksek ücret daha fazla tüketim harcaması, dolayısıyla da daha fazla talep ve daha hızlı büyüme demektir. Arz yönlü olaraksa daha yüksek ücret emeğin verimliliğini artırır.

Diğer yandan patronlar açısından işçi ücretleri talebin değil, üretim maliyetlerinin bir parçası olduğundan, yüksek ücretler firma için daha yüksek maliyet anlamına gelir. Bu nedenle sermaye sınıfı buna kolay kolay yanaşmaz.

Adaletsiz gelir dağılımı ciddi bir engel

Ancak bu ülkede gelir dağılımı son derece adaletsiz (piramidin tepesinde birikmiş durumda). Öyle ki TÜİK’e göre en tepedeki yüzde 20’lik grup toplam gelirin yüzde 48’ine el koyuyor. (2)

Bu yüzden de başta işçi ücretleri olmak üzere, emek gelirlerinin son derece yetersiz ve servet bölüşümünün son derece adaletsiz olduğu bir ekonomide büyümenin ücret sürümlü bir biçimde sağlanabilmesi mümkün değil.

Tüketici kredilerine yüklenmenin de bir sınırı var

Bu durumda geriye bir tek “toplumu borçlandırma” yolu kalıyor. Nitekim ekonomi yönetiminin son yıllarda başvurduğu kaynakların başında tüketici kredileri ve kredi kartları geliyor. Bu bağlamda faiz oranları indiriliyor ve böylece iç talep canlandırılmaya çalışılıyor. Ancak burada da yüksek enflasyon duvarı tekrar karşımıza dikiliyor.

Tüketici kredilerindeki artış (sadece enflasyona değil), aynı zamanda artan işsizlik ve yoksullukla birlikte, giderek potansiyel bir borç ve bankacılık krizine de yol açabilir. Ödenmeyen kredi borçlarındaki (kredi kartları ve tüketici kredilerindeki) artışlar bu anlamda büyümenin bu şekilde sürdürülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Sermaye şirketlerinin spekülatif finansal kazançları

Diğer yandan, gelir eşitsizliği nedeniyle gelirleri azalan ücretliler tüketimlerini sürdürebilmek için giderek daha fazla borçlanırken, gelirin ve servetin büyük bir kısmını elinde tutan zenginler bu servetlerini büyütmek için finansal alanda spekülasyona başvuruyor.

Bankacılık sektörü de spekülatif finansal faaliyetleriyle istikrarsızlık riskini artırıyor. Devletse finans alanını düzenlemekten vaz geçtiğinde, böyle faaliyetler finansal krizlerle sonuçlanıyor. Bunun dünyada da Türkiye’de de sayısız örneği var.



Olsa olsa ‘K’ tipi bir ekonomik büyüme olur!

Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan bir ekonomik büyümenin emekçilere, halka, toplumun büyük bir kısmına, doğaya herhangi bir faydası dokunmaz, aksine zararı olur.

Nitekim bu yılın üçüncü çeyrek GSYH büyümesinde emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 38,4’ten yüzde 35,9’a gerilerken, sermayenin aldığı pay yüzde 41,3’ten yüzde 46,7’ye yükseldi. (3) Böyle bir büyüme olsa olsa ‘K tipi’ bir büyüme, yani “yoksul yoksullaşırken, zenginin daha da zenginleştiği bir ekonomik büyüme” olarak adlandırılabilir.

Oysa ekonominin merkezine sosyal ihtiyaçlarımızı ve doğadaki kısıtları koymamız gerekiyor. Yani hiçbir yurttaşımızın güvenli gıda, eğitim, sağlık ve sosyal koruma gibi zorunlu mal ve hizmetlerden mahrum bırakılamayacağı, ortaya çıkan refahın adil bir biçimde paylaşılacağı, bunu yaparken de varoluşumuzu destekleyen ekosisteme zarar vermeyecek (iklim istikrarı, sağlıklı toprak ve su gibi) bir ekonomik sistemi kurgulamalıyız ve ekonomik büyümeyi bu kurgu çerçevesinde ele almalıyız. “Bizi var eden şeyler yok edildiğinde sonuçta bizim de yok olacağımızın” bilincinde olmalıyız.

Sonuç olarak

Emekten yana istikrarlı bir bölüşüm de sağlayabilecek bir “ücret destekli ekonomik büyüme” stratejisinin temelleri şunlar olabilir:

●Asgari ücretin istisna olarak kabul edilerek, ücretlerin genel olarak bir ailenin geçimini onurlu bir biçimde sağlayabilmesine imkân veren bir düzeye çıkartılması.

●İşçi sendikalarının güçlendirilmesine ve toplu pazarlık sisteminin kapsayıcılığının genişletilmesine hizmet eden yasal değişikliklerin yapılması.

●Banka kredilerinin etkin kontrolü için finans sektörünün yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak; bankaların etkin denetimi, finansal işlem vergisi uygulamasına ve iş döngülerine uyarlanmış kredi sistemine geçilmesi ve gölge bankacılığının kontrol altına alınması.

Ancak böyle bir ücret destekli büyüme stratejisinin başarılı olabilmesi için küresel düzeyde uygulanması gerekiyor. Ayrıca bu stratejinin kısa vadede değil, ancak orta ve uzun borçlanmaya dayalı olmayan bir ekonomik büyümeyi sağlayabileceği gerçeği ve daha da önemlisi, ülkede barış ve demokrasinin inşa edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması gerekliliği göz ardı edilmemeli.

Dip notlar:

(1)  Özgür Orhangazi, https://www.evrensel.net/yazi/98359/makroekonomik-istikrar (27 Aralık 2025).

(2)  TÜİK, Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025, https://data.tuik.gov.tr (26 Aralık 2025).

(3)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz-Eylül, 2025, https://data.tuik.gov.tr (1 Aralık 2025).

 

 

24 Aralık 2025 Çarşamba

Dünyada ortalama ücret

 

“Asgari ücreti reel olarak artıramadık ama biraz sabır üst gelirli ülkeler grubuna girmek üzereyiz” (!)

Mustafa Durmuş

25 Aralık 2025


Siyasal iktidarın, 10 milyona yakın (kayıtlı ve kayıtsız) asgari ücretli işçi ve bakmakla yükümlü oldukları aileleri açlık sınırının altında bir asgari ücrete mahkûm ettiği yeni asgari ücreti ibretle öğrendik.

Aynı iktidar sözcüleri bugünlerde, Türkiye ekonomisinin dünyanın en büyük 11. ekonomisi olma yolunda hızla ilerlediğini, hatta kişi başı 17 bin doları aşan bir gelirle “üst gelirli ülkeler” grubuna girmekte olduğunu açıkladı.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Açıkça birbiriyle çelişen iki durum söz konusu. Öyle ki ülke giderek zenginleşiyor ama işçilerimize ancak açlık sınırının altında bir asgari ücret verebiliyoruz.  

Ülke tıpkı Avrupa’nın gelişkin ekonomileri gibi “üst gelirli ülkeler grubuna” girmeye hazırlanıyor ama ülke nüfusunun yüzde 80’inden fazlası yoksulluk sınırının altında gelir elde ediyor.

Olgu ve algı farkı

Sizce de bir tuhaflık yok mu bu iki açıklama da? Aslında yok. Açlık sınırının dahi altında bir asgari ücreti işçilere layık görenler, gelir dağılımını iyice bozanlar, yoksulluğu derin bir yoksulluğa dönüştürenler, ülke ekonomisinin muhteşem bir biçimde büyümekte ve gelişmekte olduğu algısı yaratarak asıl gerçeğin üzerini örtmeye çalışıyorlar.

Acaba gerçekten üst gelirli ülkeleri yakalayıp, bu ülkeler gibi gelir seviyemizi artırmakta mıyız? Bunun cevabı görselde var.

Bu görselde 2025 yılında dünya çapında 69 büyük kentteki ortalama aylık ücretler karşılaştırılıyor. Ayrıca Deutsche Bank aracılığıyla Numbeo'dan alınan veriler kullanılarak 2020'den bu yana 5 yıllık kümülatif değişiklikler haritalandırılıyor. (1)

En yüksek ve en düşük ortalama ücret gelirine sahip olan kentler

2025 yılında İsviçre en yüksek ortalama ücrete sahip ülke: Cenevre’de çalışan bir emekçi ayda ortalama 7.984 dolar ve Zürih’te çalışan bir emekçi 7.788 dolar ücret elde ediyor. Bunu 7.092 dolar ile San Francisco (ABD) takip ediyor. Sıralama Lüksemburg (6.156 dolar), Boston (5.940 dolar), Chicago (5.203 dolar) ve New York (5.128 dolar) ile devam ediyor. Bu kentler en yüksek ücret sunan ilk 10 kentin ilk sıralarında yer alıyor.

Yelpazenin diğer ucunda, beklendiği gibi, en düşük ortalama aylık sunan ülkeler sıralanıyor: Kahire (165 dolar), Bogotá (375 dolar) ve Rio de Janeiro (439 dolar). Bunların hepsi uzunca bir süre daha dolar cinsinden aylık 1.000 doların altında kalmaya mahkûm kentler olarak nitelendiriliyor.

İstanbul’da ortalama ücret 934 dolar

İkinci gruptaki bu kentlerin arasında aylık ortalama 934 dolar ile İstanbul da yer alıyor. Ancak ilk bakışta olumlu gibi görünen İstanbul’a ait önemli bir detay var: İstanbul 2020-2025 arasında ortalama ücretin yüzde 94,5 ile en çok arttığı ikinci kent.

Bunun nedeni öncelikle baz etkisi. Yani 2020’de kentte ortalama ücret çok düşük olduğundan, her yıl yapılan ücret düzenlemeleri böyle bir yüksek artışın ortaya çıkmasına neden oldu.

Ancak bu bizi yanıltmasın zira bu yüksek artış 2025’e gelindiğinde İstanbul’da ortalama ücretin diğer ülkeleri yakaladığı anlamına gelmiyor.

Avrupa kentleri en yüksek mutlak artışa sahip

Bu 5 yıllık zaman zarfında dolar cinsinden en büyük mutlak artışlar, zaten hali hazırda yüksek maaşların ödendiği Avrupa merkezlerinde görülüyor: Lüksemburg bu dönemde 1.721 dolar artışla (4.435 dolardan 6.156 dolara) ve Cenevre 1.608 dolar artışla (6.376 dolardan 7.984 dolara) çıkıyor.

O halde İstanbul’da bu 5 yılda dolar cinsinden yüzde 95’e yakın bir ortalama ücret artışı olmasına rağmen düzey mutlak olarak neden hala çok düşük? (1,000 doların altında).

Döviz kurundaki süper artış

Bunun ilk nedeninin baz etkisi olduğunu söyledik. İkinci bir neden daha var: Doların bu 5 yıl boyunca TL karşısındaki önlenemeyen değer artışı. Öyle ki 2020 yılında 1 dolar 5,9 TL iken, 2025 yılında 43 TL’ye fırladı.

Kısaca TL, ABD doları karşısında 7 kat ya da yüzde 700 oranında değer kaybetti. Dolayısıyla da TL cinsinden ortalama ücret ne kadar artarsa artsın döviz kurundaki süper artışın çok gerisinde kaldı.

Sonuç olarak

Bu eğilimler, öncelikle iki farklı hızda ilerleyen bir dünyaya işaret ediyor: halihazırda yüksek olan ücretlerin yükselmeye devam ettiği zengin küresel merkezler ve yüzde artışlar büyük olsa da d,ğerlerini yakalamaları imkânsız olan İstanbul gibi kentler.

İkinci olarak, bu veriler siyasal iktidarın “üst gelirli ülkeler grubuna yükselmekte olduğumuz iddiasını” çürütüyor ve 22 yıldır ülkeyi yönetenlerin iddia ettikleri gibi bir refah artışının ve zenginleşmenin söz konusu olmadığı, dahası toplumsal çürümeye ilave olarak, ciddi bir ekonomik yıkım yaşamakta olduğumuz gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

Dip notlar:

(1) https://www.visualcapitalist.com/visualized-average-monthly-salary-in-major-global-cities (12 Aralık 2025).

 

 

 

Asgari Ücret 2026

 

Kimse kendini kandırmasın: asgari ücrete gerçekte zam yapılmadı!

Mustafa Durmuş

24 Aralık 2025


2026 yılında geçerli olacak asgari ücret; Hükümet ve işveren sendikası tarafından tek taraflı olarak 28,075 TL olarak belirlenerek 10 milyona yakın asgari ücretli ve ailesine dayatıldı.

Böylece Hükümet asgari ücrete %27’lik bir zam yaptığını ileri sürüyor. Muhalefet, HAK-İŞ dışındaki işçi sendikaları ve bazı iktisatçılar bu oranın Kasım ayı enflasyon oranı olan %31,7’in altında kaldığını ileri sürerek eleştiriyorlar. Haklılar. Üstelik bu yeni rakam açlık sınırının da altında kalıyor.

Gerçekte durum daha da vahim: asgari ücrete zam yapılmadı!

Grafiğe baktığımızda durum kolayca anlaşılıyor. Çünkü dün yapılan ve %27’lik zam olarak tanıtılan düzenlemeyle verilen fark: 5,971TL. (28,075 TL-22,104 TL).

Bu zammış gibi sunulan şey aslında 2025 yılında 11 ayda enflasyon nedeniyle ortaya çıkan kaybı karşılamaya ancak yetiyor. Çünkü bu yılın ilk 11 ayında asgari ücretteki erime 5,196 TL’yi aşıyor. Geriye sadece 775 TL kalıyor. 

Yani asgari ücrete reel anlamda sadece 775 TL’lik bir zam yapıldı. Bu yapılan zam sadece %3,5 demek oluyor. Yani %27’lik bir zam söz konusu değil.

Üstelik bu hesaba 2025’in son ayı olan aralık ayındaki enflasyon nedeniyle ücretteki erime dahil değil. Çünkü henüz aralık ayı enflasyonu açıklanmadı. Aralık ayındaki enflasyon da hesaba katıldığında gerçek zam miktarı daha da azalacak.

Dahası, asgari ücretli işçiler yeni ücretlerini ocak ayı sonunda veya şubat ayı ortasında alabilecekleri için ocak ve şubat ayı enflasyonu ile birlikte bu fark tamamen ortadan kalkacak, muhtemelen eksiye düşülecek.

Özetle, kimse kendini kandırmasın: asgari ücrete gerçekte zam filan yapılmadı.

 

21 Aralık 2025 Pazar

2026 Bütçesi ve İnsan Hakları

 

İnsan Hakları Perspektifinden Devlet Bütçesi ve Genel Değerlendirme

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin Analizi (7)

Mustafa Durmuş

21 Aralık 2025

İnsan hakları, uzunca bir zamandır bir dizi uluslararası anlaşmayla evrensel ve devredilemez olarak tanımlanmış ve daha sonra dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğu tarafından onaylanarak iç hukuka dönüştürülmüş olan haklardır.

Bunlar: (i) yaşam hakkı, kanun önünde eşitlik ve ifade özgürlüğü gibi medeni ve siyasi haklar (ii) çalışma, sosyal güvenlik ve eğitim hakkı gibi ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ve (iii) toplumsal gelişme ve toplumların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi müşterek haklardır.

İnsan hakları: Adalet ve demokrasinin omurgası

İnsan hakları anlaşmaları (ve bu anlaşmaların onları onaylayan hükümetlere getirdiği yükümlülükler) hem adalet hem de demokrasi talepleri için bir omurga sağlar. Keza bu anlaşmalar bütçe politikalarına ve bütçe süreçlerine faydalı bir şekilde uygulanabilir. Ayrıca insan hakları ile devlet bütçeleri arasındaki bağlantıları ve bütçe perspektifinden insan hakları taahhütlerini yerine getirme konusunda hükümetlerin yükümlülüklerinin neler olduğunu açıklamak için dünyada yapılmış birçok çalışma mevcuttur. (1)

İnsan hakları ile ilgili olarak, ‘Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin (ICESCR) 2. maddesi, devletlerin bu hakları garanti altına almak için mevcut kaynaklarını azami ölçüde kullanmaları gerektiğini belirtir.

Ancak “mevcut kaynakların azami ölçüde kullanılması” kavramı yoruma açıktır ve pratikte çoğu kez ihlal edilmektedir. Bu durum özellikle ekonomik kriz dönemlerinde, kaynakların daha sınırlı olduğu ve hükümetlerin kamu harcamalarında kesintiye gittiği zamanlarda yaşanır.

İnsan hakları iktisat ilişkisi

İnsan hakları ve ekonomi, doğaları gereği birbiriyle ilişkili iki kavramdır. Ekonomik kaynakların bu hakların yerine getirilmesinde nasıl kullanılacağı çok önemlidir. Ayrıca insan hakları iktisadi sistem açısından çok önemli bir normatif parametre oluşturur.

Buna karşılık bu ikili arasındaki zorunlu bağ genelde ihmal edilir. Bu ihmalin özellikle de ekonomik istikrarsızlıklar ve kemer sıkma uygulamaları söz konusu olduğunda ciddi negatif sonuçları ortaya çıkar. Egemen iktisat ideolojisi pozitivist bir bakışla iktisadi etkinliğe takıntılı olduğundan, eşitlik ve adalet gibi konuları temel alan insan hakları normlarını dikkate almaz. Bu iktisat anlayışını esas alarak hazırlanan devlet bütçeleri de insan haklarını görmezden gelir.

İktisat ve insan hakları entegrasyonunun iki yolu mevcuttur. İlki, hakları bir kısıtlama olarak kabul etmek, ikincisi ve çok daha tavsiye edilebilir olanı ise hakları oyunun kurallarının bir parçası, hatta daha da ötesi, seçimler ve kararlar almak için doğal bir ortam olarak kabul etmektir.

“Uyum içinde ve anlayışlı bir toplum hem iktisat hem de insan hakları için mahkemeler ve piyasalar kadar önemlidir. Bu nedenle, insan haklarını entegre etme amacıyla, iktisadı belli bireyleri tatmin etme hedefinden, her bireyi tatmin etme gibi daha kapsayıcı bir hedefe odaklanmalıdır”. (2)

İnsan hakları bütçe politikası ilişkisi

Daha önce de sözü edilmiş olan alternatif ‘Temel İlişki Yaklaşımı’ altında bütçenin en önemli aracı olan bütçe politikası ile insan hakları arasında iki zorunlu ilişki kurulur: bütçe politikalarını tasarlarken, uygularken, izlerken ve değerlendirirken bir çatı olarak insan hakları ilkeleri esas alınmalıdır. İnsan hakları ile bütçe politikası arasında hiyerarşik bir ilişki olmalıdır. Bu ilişki amaç ve araç arasındaki hiyerarşidir. Bu nedenle de bütçe politikaları insan hakları gerekliliklerine uyarlanmalıdır, tersi değil.

Diğer tüm kamu politikaları gibi bütçe politikaları da uluslararası insan hakları yasasının ilke ve yükümlülüklerine tabi olmalıdır. Özgün bütçe politikaları oluşturmanın ötesinde, insan hakları yükümlülükleri ve sözleşmeleri, devletlerin böyle politikalar oluşturma faaliyetlerine belli sınırlar koyar. Böyle yükümlülükler bütçe politikalarına uygulanan bir dizi parametre ve rehberliği bütünleştirir. Bunların içinde; temel özün korunması, hakların ilerletilebilmesi için maksimum kaynağın kullanılması, elde edilmiş haklardan geriye gidilmesinin önlenmesi, ayrımcılık yapılmaması, şeffaflık, sosyal katılımcılık ve hesap verilebilirlik yer alır. (3)

Bütçeler hakların güçlendirilmesi için kullanılmalı

Ulusal düzlemde bu bağlantı anayasa ve vergi ve bütçe kurumları arasında kurulmak durumundadır. Bütçeler hakların önlenmesi ya da sınırlandırılması için değil, gerçekleştirilmesi için kullanılan araçlar olarak görülmelidir. İlave olarak, bütçe yönetim ve yasama organlarınca alınan kararların anayasaya uygunluğu açısından toplumsal çıkarlar arasında bir çatışma alanı olarak yargıda karşı çıkılabilmeye uygun olmalıdır.

Temel insan haklarının korunmasını sağlamanın, hükümetler açısından maliyetleri söz konusudur. (4) Çünkü ekonomik, sosyal ve kültürel hakları gerçekleştirmenin kamu harcamaları üzerinde doğrudan etkileri var. Sorumluluk sahibi olarak, uluslararası insan hakları hukukuna göre hükümetler, mümkün olan azami kaynakları tahsis ederek ve ayrımcılık yapmadan herkes için insan haklarının aşamalı olarak gerçekleştirilmesini teşvik etmelidir.

‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ ve diğer iki uluslararası sözleşme (medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin) devletlerin temel insan haklarına saygı duyması, bunları koruması ve yerine getirmesi için yeterli yaşam standardı, yurttaşların sağlık ve eğitim, insana yakışır iş vb. hakkı da dâhil olmak üzere bir dizi yükümlülüğün temelini oluşturur.

Bunların hepsinin hem bütçe politikaları hem de süreçler için çok açık sonuçları vardır. Bu yükümlülükler, müteakip insan hakları içtihatlarında, tüm imzacı devletlerin uyması gereken aşağıda sıralanan bazı açık adımları ortaya koymak için kullanılmaktadır (5):

• Aşamalı gerçekleştirme: Devletler, makul kısıtlamalar dahilinde, bilinçli, somut ve hedefe yönelik politikalar yoluyla herkesin insan haklarının yerine getirilmesini zaman içinde sürekli olarak iyileştirmeye çalışmalıdır.

• Azami kullanılabilir kaynaklar: Devletler, insan hakları yükümlülüklerini yerine getirmek için mümkün olduğu kadar çok kaynağı seferber etmelidir. Bu, yalnızca vergilendirme ve kaynak tahsisiyle değil, aynı zamanda tahsis edilen kaynakların harcanmadan kalmamasını sağlamakla ve bütçe açıkları ve finansmanla ilgili seçeneklerle de bağlantılıdır.

• Ayrımcılık yapmama ve eşitlik: Devletler insan hakları yükümlülüklerini yerine getirirken ırk, etnisite, renk, cinsiyet, dil, din vb. temelinde ayrımcılık yapmamalıdır. Irk körü olarak nitelendirebilecek bütçe politikaları, statükoyu ve geçmiş ve devam eden ırkçılığı güçlendirir. Pratikte ana akım kamu maliyesi ve bütçe anlayışı onlarca yıldır kimliklerle ilgili ayrımcılığa duyarsız biçimde ilerler. Buna rağmen, kamu maliyesi disiplinin, ırkçılığın yarattığı sorunları ele almanın yollarını yapıcı bir şekilde analiz eden ve faydalı anlayışlar sağlayabilecek araçlara ve çerçevelere de sahip olduğu da bilinmelidir. (6)

2026 bütçesinde insan hakları için ayrılan kaynağın 932,6 milyon TL ile sınırlı olması (toplam bütçenin yüzde 00005’i) iktidarın insan haklarına nasıl baktığının bir göstergesidir.

Engelli hakları

Türkiye’de milyonlarca engelli yurttaşın temel yurttaşlık hakları sistematik biçimde kısıt altındadır. 12 milyonu aşkın temel yurttaşlık hakları daraltılmış engelli yurttaş, evlerine hapsedilmiş olma ve toplumdan izole edilmiş bir hayatla baş başa bırakılma gerçeğiyle yaşıyor. Türkiye 2009 yılında imzaladığı BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin gereklerini yerine getirmediği gibi 2005 yılında yürürlüğe giren 5378 Sayılı Engelliler Hakkında Kanun çerçevesinde öngörülen erişilebilirlik yükümlülüklerini tam 20 yıldır erteliyor.

Bu erişimsizlik, yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal yaşamda da derin bir dışlanmayı beraberinde getirmektedir. TÜİK ve İŞKUR verilerine göre, engellilerin yaklaşık yüzde 80’i işgücü piyasasının dışında kaldı. Kamu kurumları dahi kanunen zorunlu olan yüzde 3 engelli istihdam kotasını tam olarak uygulamazken, kamuda işe alınanların özlük hakları büyük çoğunlukla “yardımcı hizmetler sınıfından” hesaplanıyor. Bu tablo, iktidarın engellileri “yardım nesnesi” olarak gören sağlamcı anlayışının” doğrudan sonucudur.

Diğer yandan sağlamcı politikalardan vazgeçilmeden, hiçbir bütçenin sosyal devlet niteliğini taşıyamayacağı açıktır. Bu nedenle    öncelikle, Türkiye’deki engelli nüfusun yaş, cinsiyet, eğitim, gelir ve il dağılımına göre güncel veriler mutlaka açıklanmalı; politikalar bu veriler ışığında planlanmalı, 20 yıldır ertelenen Erişilebilirlik Mevzuatının gerekleri yerine getirilmeli; yollar, binalar, parklar, kurum siteleri ve e-devlet uygulamaları erişilebilir hale getirilmelidir. Engelli istihdam kotası yüzde 10’a yükseltilmeli ve tüm işyerlerinde uygulanmalıdır. Kişi geliri asgari ücretin altında kalan tüm engellilere asgari ücret düzeyinde temel gelir güvencesi sağlanmalıdır. Engelli ödenekleri enflasyona karşı korunmalıdır. Kamuda işaret dili tercümanlar, diğer materyaller ve erişilebilir iletişim araçları zorunlu hale getirilmelidir.

Tüm bunların yerine getirilebilmesi için bütçeden yeterince kaynak ayrılmalıdır. Oysa 2026 bütçesinde engellilerin toplumsal hayata katılımı ve özel eğitim programı için sadece 250 milyar TL’lik bir kaynak ayrılmış bulunuyor. Bu toplam bütçenin sadece yüzde 1,3’ünü oluşturuyor.

Göçmenler ve mülteciler

Uluslararası göçlerin bütçeleme (vergileme) ile ilişkisi son derece önemlidir. Buna rağmen göçlerin ahlakı tartışılırken bunun altında yatan mali yapı nadiren hesaba katılır. Oysa vergi hukuku, neredeyse diğer tüm sistemlerden daha fazla, kimin hayatta kalma imkânına sahip olduğunu belirlemektedir.

Çünkü gelir toplama hakkı ve yönetme hakkı bir gelecek hayal etme hakkıdır. Sömürgecilik dönemi sonrası devletlerin bu hakkını reddetmek, onların bağımsızlığını reddetmenin bir yoluydu. Bu koşullardan kaçan insanlara sığınma hakkı vermemekse bizlerin suç ortaklığını reddetmenin bir yoludur. Göçün ırksal politikasıyla dürüstçe yüzleşmek gerekirse, vergilendirmenin ırksal politikasıyla da yüzleşmek lazımdır. (7) (Türkiye’de 2026 yılında Göç Yönetimi Programı için 25,8 milyar TL kaynak ayrılmış durumda).

İnsan hakları perspektifinin zorlukları

• Öncelikle, insan hakları ilkeleri ve kriterleri, politika seçimleri ve değiş tokuş konusunda net rehberlik sağlamaz. İnsan hakları yaklaşımlarında bölünmezlik ve evrensellik üzerine odaklanma, örneğin önce hangi ihtiyaçların ele alınması gerektiğine veya mübadelenin nasıl değerlendirileceğine ve kaynakların kıt olduğu ortamlarda önceliklerin nasıl tanımlanacağına karar vermeyi zorlaştırır (örneğin anne sağlığına veya yol altyapısına yatırım yapmak arasında seçim).

Bu anlamda, bütçelemeye yönelik insan hakları yaklaşımı, bütçe kararlarının alınma sürecini daha demokratik ve katılımcı hale getirme tartışmalarından ayrı tutulamaz çünkü bu yönler seçimlerin nasıl tartışıldığını ve yapıldığını ve farklı insan hakları yükümlülüklerinin ne ölçüde karşılanıp karşılanmadığını belirler.

• İkinci olarak, insan hakları yükümlülüklerinin kuralcı doğası, politika seçimleri üzerinde verimli diyalog ve müzakereleri önleyebilir. Demokratik çoğunluk, örneğin daha fazla otoyolu finanse etmek için sağlık bütçesini kesmeyi tercih edebilir, hatta sağlık bütçesinin kesilmesinin ilerici gerçekleştirmeye aykırı olduğu ve temel insan haklarının yerine getirilmesiyle daha doğrudan çelişki içinde olduğu iddia edilebilir.

İnsan hakları çerçevesinin nesiller arası eşitlik konularının ele alınmasına nasıl yardımcı olacağı net olmadığı için, bütçe açıkları ve borçla ilgili kararlar konusunda da benzer bir zorluk ortaya çıkabilir. Karmaşık kararlarla karşı karşıya kalındığında, insan hakları standartlarının görünüşte doğrudan uygulanması, müzakere süreçlerini sınırlayabilir, hatta baltalayabilir.

• Son olarak, insan hakları yaklaşımını kullanmak hükümetlerle diyaloğu daha da zorlaştırabilir. İnsan haklarının yükümlülük sahibi olarak devletler için oluşturduğu yasal yükümlülükler göz önüne alındığında, hükümetler, tüm insan hakları yükümlülüklerini yerine getirmenin politika esnekliklerini büyük ölçüde azaltacağını ve mali kısıtlamalar göz önüne alındığında muhtemelen gerçekçi olmayacağını bilerek, genellikle insan hakları grupları ve aktivistleriyle diyaloga girme konusunda isteksiz davranırlar.

Genel Değerlendirme

2026 yılı merkezi yönetim bütçesi önceki bütçelerden farklı değildir. Öz itibariyle İktidar Blokunun siyasal tercihlerini yansıtan ve onun sırtını dayadığı sosyal sınıflar ve diğer sosyal kesimlerin ve kimliklerin çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi hedefleyen bir bütçedir.

Özellikle de 2019 yılından itibaren bu bütçe, devlet planlama örgütü gibi parlamenter rejimin bürokrasisinden ziyade Cumhurbaşkanlığı’ndaki bir ofis tarafından hazırlandığı için bütçe hakkını tamamen ortadan kaldırmış bir siyasal-ekonomik belge görünümündedir.

Bu bütçe ekonomik krizin bedelini başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun en geniş emekçi kesimlerine, emeklilere ve yoksullara ödettirmeyi öngören, bu bağlamda da sağlık ve eğitimde yaşanan sorunlara da işsizlik, enflasyon-hayat pahalılığı, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği gibi diğer ekonomik ve sosyal sorunlara da herhangi bir gerçekçi çözüm sunmuyor.

Çünkü bu bütçenin ideolojik arka planında, makroekonomik istikrar ve ekonomik büyümeye odaklanmış olan bir neo-liberal neo-otoriter kamu maliyesi ve bütçe ideolojisi mevcuttur. Böyle bir ideoloji yurttaşların ihtiyaçlarına cevap vermede de herkese fayda sağlayan sosyoekonomik kalkınmayı teşvik etmede de yetersiz kalıyor.

Örneğin Türkiye’de bütçe açığının yüzde 3,5 gibi düşük bir düzeyde ve kamu borçlanmasının tolere edilebilir bir düşüklükte olmasına rağmen, siyasi iktidar mali disiplini korumak gerekçesiyle bu alanı kullanmıyor ve iş alemine asgari ücreti daha yüksek tutabilecek mali teşvikleri sağlamıyor. Bu da (aşırı kâr hırsının yanı sıra) asgari ücretin açlık sınırının dahi altında belirlenmesine neden oluyor.

Bu bütçe işçilerin, emekçilerin, emeklilerin, yoksul köylülerin, kadınların, gençlerin, engellilerin, ötekileştirilen kimliklerin ve inanç gruplarının ezilmişliklerini de reddediyor, bu nedenle de bu kesimler için de yeterince kaynak ayırmıyor.

Ayrıca, bütçede yeterince kaynak ayrılmadığı için kronik derin yoksulluk ve artan gelir eşitsizlikleri gibi sorunlarla başa çıkamayan iktidar, toplumda güvensizlik ve kaosun artmasına, bu da (gelişmiş olarak kabul edilen birçok ülkede bile görüldüğü gibi) aşırı sağcı hareketlerin ve partilerin güçlenmesine neden oluyor.

Yeni paradigma ihtiyacı

Böylece, devlet bütçeleriyle ilgili olarak artık yeni bir paradigmaya ihtiyacın olduğu açıktır. Bu paradigma, Neo-liberal Bütçe Yaklaşımının alternatifi olan Demokratik Kamu Maliyesi ve Bütçe Yaklaşımıdır. Bu yaklaşımda bütçe politikalarının temel amacı (örneğin artan oranlı vergilendirme, evrensel temel hizmetlerin sağlanması ve yoksul, savunmasız ve dezavantajlı gruplara hedefli gelir transferleri ve/veya “Temel Gelir Güvencesi” uygulaması yoluyla); eşitlik ve adaleti sağlamaktır.

Demokratik bütçe katılımcı-çoğulcu yerinden demokrasiye ve demokratik ekonomiye uygun bir bütçedir. Bu bütçe hegemonik bir biçimde yukarıdan aşağıya doğru değil, katılımcı bir biçimde aşağıdan yukarıya hazırlanır.

Bu yaklaşım altında ilke olarak, mali disipline duyulan ihtiyaç kabul edilirken, hükümetlerin öncelikli harcamaları finanse edebilmesi için yeterli “mali alan” sağlanır, kamu maliyesinin uzun vadeli sürdürülebilirliği gözetilir.

Keza, kamu harcamalarının temel ihtiyaçların karşılanması ve eşitliğin teşvik edilmesi gibi kilit sonuçlara ulaşmasını sağlayabilmek için, verimliliğe ve hizmet sunumundaki etkinliğe de odaklanılır. Bütçeye ilişkin kararların alındığı süreçler ve kurumlar, daha bilgili diyalog ve müzakereyi kolaylaştırmak için daha kapsayıcı, demokratik ve katılımcı olacak şekilde yeniden tasarlanır. Diğer bir deyişle, eşitlik, sürdürülebilirlik, etkinlik ve kapsayıcılıktan oluşan dört sütun, kamu maliyesi ve hükümet bütçeleri ile ilgili kararların nasıl alınması gerektiğine dair bir önerinin temelini oluşturur. (8)

İlke olarak böyle bir bütçe ile sermaye kesiminin, zengin seçkinlerin ya da egemen kimliklerin çıkarları gözetilmez. Aksine bütçenin kaynakları asıl olarak, demokratik yöntemlerle belirlenen işçi sınıfının, emekçi halkın ve diğer ezilen kimliklerin toplumsal ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılır.

Bütçe konularının düzenlenmesinde böylesine radikal bir değişimi teşvik etmek için gerekli bazı değişikliklere doğru ilerlemeyi başlatabilmek amacıyla öncelikle, hem neo-liberal kamu maliyesi ve devlet bütçesine yönelik mevcut yaklaşımların defolarını vurgulamak hem de farklı aktörlerin etrafında birleşip birlikte çalışabileceği ‘kamu’yu (9) kamu maliyesinin ve devlet bütçelerinin merkezine koymak” gerekir.

Bir başka anlatımla, böyle bir bütçenin halkçılığı ve katılımcılığı, toplumun her kesiminin bu sürece doğrudan ve/veya demokratik kitle örgütleri, meslek örgütleri ve işçi sendikalarının aktif katılımının sağlanması, bu kesimlerin sözlerinin dinlenmesi ve bütçe uygulamalarının bu kesimlerce denetlenmesiyle gerçekleşebilir.

Dip Notlar:

(1)  Örnek olarak bak: A. Nolan et al. (eds), Human Rights and Public Finance: Budgets and the Promotion of Economic and Social Rights,  2014; OHCHR and IBP, Realizing Human Rights Through Government Budgets, United Nations, 2017.

(2)  Branco, Manuel Couret, Economics Against Human Rights: The Conflicting Languages of Economics and Human Rights, Capitalism Nature Socialism, 20(1), (2009), pp.88-102.

(3)  Grazielle David, Pedro Rossi, Sergio Chaparro, “Human rights and fiscal policy: a necessary link”, https://www.worldeconomicsassociation.org (8 Eylül 2020).

(4)  S. Holmes and C. R. Sunstein, The Cost of Rights: Why Liberty Depends on Taxes, W. W. Norton & Company, 1999.

(5)  https://www.ohchr.org/en/professionalinterest/pages/cescr.aspx (15 Aralık 2025).

(6)  https://www.brookings.edu/blog/how-we-rise/its-long-overdue-for-public-finance-scholars-to-study-racism-in-the-tax-code (4 Kasım 2021).

(7)  https://www.truthdig.com/articles/sovereignty-for-some-racism-immigration-and-the-global-tax-order (4 Kasım 2025).

(8)  https://www.internationalbudget.org/2019/02/fiscal-futures-putting-the-public-back-into-public-finance (Şubat 2019).

(9)  Burada ‘kamu’dan kastedilen verili ülkede yaşayan ‘halk’tır.