30 Nisan 2015 Perşembe

İKİ SOMUT KAYNAK: SERVET VERGİSİ VE ÇAPRAZ SÜBVANSİYON!



İKİ SOMUT KAYNAK: SERVET VERGİSİ VE ÇAPRAZ SÜBVANSİYON!
Mustafa Durmuş

30 Nisan 2015

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Demokrasi Partisi (HDP) seçim bildirgelerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bildirgesinde yer alan geleceğe dönük, “mega projeler, bölgesel güç olma, yapısal reformlar ve teknoloji atakları” gibi ifadelerden farklı bir biçimde, daha gerçekçi ve doğru bir tespitle, hali hazırda emekçilerin içinde bulundukları ve yoksulluk ve gelir bölüşümü adaletsizliklerini azaltmaya dönük aşağıda sıralanan taleplere yer verdiler.

Asgari ücretin 1500-1800 liraya yükseltilmesi ve vergi dışı bırakılması, AKP’nin hayata geçirdiği, çocuk sayısına endeksli vergi indirimleri yerine, yoksul ailelere dönük gelir desteği (400-600 liralık yaşam aylığı gibi), emeklilere 13.ve 14. maaş (emekli maaşlarının alt sınırını da1500 – 1800 liraya yükselterek), 15-25 yaş arasındaki gençlere aylık 200 lira iletişim ve ulaşım nakit desteği, hanelerin belli düzeydeki elektrik (180 kw/s) ve su tüketimlerinin (10m3 ) ücretsiz sunulması, 18 yaşına kadar gençlerin tıpkı 65 yaş üstü gibi şehir içi kamusal ulaştırmadan bedel ödemeksizin yararlanması ve mülkü olmayan kiracılara aylık 250 lira kira desteği.

Talepleri ortaklaşa sıraladık zira birbirine çok benziyorlar. Her iki parti bildirgesinin ekonomi ile ilgili ortak noktası, her ikisinin de kapitalizmin geldiği nokta itibariyle neden olduğu yoksulluk ve bununla bağlantılı olarak gelir bölüşümü adaletsizliğinin boyutlarının şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde yüksek olduğunu ve halkın refah düzeyini ciddi olarak düşürdüğünü görmeleri.  Bu da kaçınılmaz olarak bildirgelerde ağırlığın buralarda oluşmasına neden oluyor.

Ancak bu taleplerin sadece Türkiye ile değil, ABD ve İngiltere gibi neo liberal politikaların en katı biçimde uygulandığı Anglo Saxon ülkeleri dâhil, tüm dünyada hatta muhalefetteki bazı muhafazakâr partiler ya da ABD’de Obama tarafından da bir süredir dillendirilmekte olduğunu bilmek gerekiyor.  Bu noktada kuşkusuz yoksulluk,  eşitsizlik ve adaletsizliğin, artık göz ardı edilemeyecek bir küresel olgu haline gelmesinin ve başta geçen yıl çok konuşulan Fransız iktisatçı T. Piketty olmak üzere bazı iktisatçıların bu yöndeki araştırmalardan elde ettiği bulguların yarattığı bir bilince çıkarma etkisinin de payı çok büyük.

AKP ise12 yıldır tüm bu gelişmelerden sorumlu iktidar partisi olarak ve benimsediği neo liberal sağ / muhafazakâr iktisat felsefesinin de bir sonucu olarak yoksulluk ve gelir bölüşümü adaletsizliğini görmüyor. Bu nedenle de bu konuları bildirgesine de taşımıyor. Tam tersine bunları örtebilmek için daha ziyade, çarpıcı, yukarıdaki kulağa hoş gelen, heyecanlandırıcı sözcüklerle Türkiye’de ekonomi dâhil her şeyin ne denli iyi gittiğini ve daha güçlü bir biçimde tekrar iktidar olmaları halinde nasıl daha da iyiye gideceğini anlatmaya çalışıyor.

Bu yazının amacı aslında genel bir seçim bildirgeleri değerlendirmesi değil. Bunun için daha kapsamlı bir analize ihtiyaç var. Çünkü her üç partinin durduğu yer de, etkilenmiş oldukları iktisat ve siyaset felsefeleri de birbirinden farklı. Neo liberalizmin en katı uygulamasından (AKP), bu “aşırılıkları!” gidermeye niyetli sulandırılmış sosyal demokrat öneriler (CHP) ve asıl olarak yerelleri güçlendiren bir demokratik özerkliğe monte edilmiş, demokratik hakların ve özgürlüklerin yanında yer verilmiş olan, emekçilerin geçim, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmeyi hedefleyen ve daha radikal gibi gözüken politikalara (HDP) uzanan bir yelpaze ile karşı karşıyayız. Bu nedenle de her üç parti bildirgesinin (MHP’ninki yayımlandığında o da dahil olmak üzere) kıyaslamalı bir değerlendirmesini daha sonraki yazılarımızın konusu olarak belirledik. 

57-150 milyar liralık ek kaynak?

CHP bu ekonomik talepler için 57 milyar liralık bir kaynağın yeterli olacağını, AKP ise bunların maliyetinin 150 milyar liradan az olmayacağını ileri sürüyor. Bu yazıda aslında mevcut bulunan çok sayıda kaynaktan ( bir sonraki yazımızın konusu olacak) sadece iki tanesine ve doğrudan iki ihtiyacı, dolayısıyla da talebi karşılamak üzere yer verilecektir.

İki talepten biri her iki partinin de ortak talebi: Asgari ücretin yükseltilmesi. CHP vergi dışında kalması kaydıyla bu ücretin en az aylık 1500 ve HDP 1800 lira olmasını talep ediyor. İkinci talep ise daha çok HDP’nin nakdi olmayan, ayni bir hizmet talebi: Hanelere belli düzeylere kadar ücretsiz elektrik, su ve ısınma hizmetlerinin sunumu ve gençlerin ulaşım hizmetlerine her hangi bir ücret ödemeksizin ulaşması.

Bu iki konuda iki somut kaynak önerilebilir: İlki ile ilgili olarak artan oranlı bir servet vergisi ve ikincisi ile ilgili olarak çapraz sübvansiyon uygulaması.

Her ne kadar Shiller gibi bazı sosyal demokrat iktisatçılara göre, servet vergileri eskisi kadar popüler olmasalar da, Finlandiya, Danimarka, Almanya, İsveç ve İspanya gibi ülkelerde bu vergilere son verilmiş olsa da, bir başka sosyal demokrat iktisatçı T. Piketty’e göre, böyle bir servet vergisi kapitalizmi tam bir çöküşten kurtarabilecek temel önlemlerden biridir. Piketty uluslar arası düzeyde uygulanmasını öngördüğü ve oranı yüzde 1-2’yi geçmeyen bir vergi öneriyor. Bunu kaynak yaratmaktan ziyade servetin birikimini yavaşlatmak ve böylece servetin, emek gelirlerine kıyasla çok daha hızlı büyümesini önlemek için öneriyor.

Oysa Türkiye’nin tarihinde, azınlıkların servetine el koyma aracı olarak 1942’deki uygulanan “Varlık Vergisi” dışında bir servet vergisi uygulaması mevcut değil. Emlak, otomobil ya da miras ve karşılıksız intikalden alınan vergiler servet unsurlarının vergilendirilmesi olarak görülüyor, ancak bunlardan sağlanan vergi tüm vergi gelirlerinin yüzde 1’ini ancak bulabiliyor (yaklaşık 4 milyar lira). Kısaca Türkiye’de kırkı aşkın dolar milyarderi ve 1250 ultra dolar milyoneri olmasına rağmen servet vergisi alınmıyor. Bu da acil kaynak için dikkatlerin kaçınılmaz olarak buraya yönelmesini mantıklı kılıyor.

Burada önerdiğimiz ise bağımsız bir servet vergisidir. Konusunu, özellikle finans alanındaki belli bir büyüklüğü aşan lira ve döviz mevduatları (faizleri değil), menkul kıymetler borsasındaki hisse senetleri ve tahviller, hazine bonosu ve tahvilleri, yatırım fonlarındaki muhtelif menkul kıymetler, ihtiyaç dışındaki ve daha çok rant ve spekülasyona konu olan emlak, konut, gayrimenkul, arazi ve arsalar oluşturuyor.

Servetlerin vergilendirilmesi önerisi, kriz ve savaş gibi olağanüstü durumlardan yola çıkılarak yapılmış bir öneri değil. Bu öneri, normal zamanlarda alınması gerekli bir servet vergisi önerisi. Belli bir miktarı aşan ve yukarıda saydığımız servet unsurlarından (burada üretimde kullanılan fabrikalar vs dışarıda tutulmuştur) yüzde 2-  5 oranında alınmak üzere artan oranlı olarak düzenlenebilecek bir vergi. 

Servet vergisinin felsefesi

Bu vergi felsefi olarak iki açıdan savunulabilir. İlk olarak, sol-  sosyalist bakış açısından servetin, işçilerin bugünkü ve geçmişte işçilerin ödenmemiş emekleri olan artı değerlerinin bir birikimi olduğu, bu nedenle sömürü ile oluşup, onunla büyüdüğünden hareketle servetin vergilendirilmesi kısa-orta vadeli bir sol iktidar programının bir parçası olarak savunulabilir. Bu perspektiften ayrıca, servetin gerçekte bir sosyal ilişkiyi yansıttığı, yani sahiplerine sosyal ve politik güç sağladığı, böylece onların düzeninin pekiştirilip sürdürülmesine yaradığı gerçeğinden hareketle bu vergi savunulabilir. Yine böyle bir servetin spekülatif finansal yatırımların aracı olarak kullanıldığı ve bunun da krizleri tetiklediği, devletlerin bu krizler nedeniyle bütçe açığı verdiği ve bu açığı bu servet sahiplerinden borçlanarak kapattıkları, böylece devlet borçlanması eliyle bir asalak zenginleşme sağlandığı için de bu vergi savunulabilir.

Böyle bir vergi tarihte pür liberal bir perspektiften de savunulmuştur. Örneğin 18-19yüzyıllarda liberal faydacı felsefenin kurucularından birisi olan J. Bentham’a göre, önemli olan toplumun faydasının maksimize edilmesidir. Elinde kendi ihtiyaçlarının ötesinde artık gelir/servet bulunduranların, bu servetlerinin refahları üzerindeki olumlu etkisi çok sınırlıdır. Bu yüzden de Bentham gelir ve servet fazlasının vergileme yoluyla bu zenginlerden alınarak yoksullara dağıtılmasını savunmuştur. Bunun nedeni, bu yoksulların kendilerine aktarılan bu geliri harcayarak, böylece elde edecekleri refahlarını / faydalarını artıracağı, bunun da toplumsal faydayı maksimize edebileceğidir[1].

Nitekim Bentham’dan yaklaşık yüz elli yıl sonra bir başka liberal, neo klasik iktisadın kurucularından olan Alfred Marshall’ın parlak öğrencisi olarak bilinen Pigou (diğeri Keynes), Bentham’ın bu görüşlerini, “gelirin azalan marjinal faydası kanunu” ile birleştirerek gelir ya da servetin yeniden bölüştürülebileceğini, böylece de gelir bölüşümünde adaletin sağlanabileceğini ileri sürmüştür. Buna göre eldeki gelir ya da servet arttıkça, kişinin toplam faydası da artsa da, son eklenen birimin faydası giderek azalacağından, giderek artan oranda uygulanacak bir vergi söz konusu kişinin refahını gerçekte azaltmaz. Yeniden bölüştürücü bu vergi yoksullukla mücadelede kullanılabilecektir[2]. Böylece tarihte, sırasıyla Sismondi, Marx ve Engels’ten sonra A.G. Pigou artan oranlı gelir vergisini savunan ve geliştiren önemli bir maliyeci olmuştur.

Görüldüğü gibi, servet vergisi sol sosyalist ve liberal bakış açıları olmak üzere yelpazenin en solundan en sağına kadar savunulabilecek bir vergidir.


Çapraz sübvansiyon

Kapitalist devletlerin, son otuz yılda özelleştirmelerle önemli ölçüde azalmış olsa da, ellerinde ekonomide kullanabilecekleri KİT adı verilen işletmeleri mevcuttur.  Bunlardan özellikle de “doğal tekel” olarak adlandırılanları, yani su, atık su, elektrik, doğal gaz üretim, iletim ve dağıtımı, toplu ulaştırma ve telekomünikasyon hizmetleri son dönemlere kadar ABD dışında tüm kapitalist ülkelerde yaygın bir biçimde kamu tarafından işletilmiştir[3]. Bu sektörler, sanayiler, ulusal güvenlik, genel ekonomi ve kamu yararı açısından vazgeçilemez olmaları, iktisadi eşitsizlikleri azaltıcı niyetle kullanılabilir olmaları, yarattıkları katma değer ve istihdam, ekonominin dalgalanma dönemlerinde istikrar sağlayıcı olarak kullanılabilmeleri gibi çok sayıda nedenden dolayı 2. Dünya Savaşı sonrasında kamunun elinde tutuldular. Ama neo liberal dalga ile özelleştirildiler. 

İşte bu elektrik, doğal gaz, su şehir içi ulaştırma ve iletişim hizmetleri belli düzeyde topluma bir hak olarak ücretsiz sunulabilir. Özellikle HDP’nin önerisi bu yöndedir.  Bu kuruluşlar yüksek miktarda başlangıç sabit sermaye yatırımı ile kurulduklarından, belli bir kapasiteye kadar kullanıcı sayısındaki artış önemli bir maliyet getirmemektedir. Örneğin yarı kapasite ile çalışan metroların ya da şehir içi otobüslerin tam kapasiteye çıkması birim maliyetlerini yükseltmez. Tam tersine kullanıcı sayısı arttıkça birim/ ortalama maliyetler düşer. Burada gereksiz kullanımları önlemek için ya sembolik bir fiyatla (örneğin 30 kuruş) ücretlendirme yapılır ya da daha iyisi, hizmet kullanımı bütünüyle bedelsiz sağlanır. Ancak böyle bir durumda firmanın maliyet ve hâsılatta başa başı yakalaması, yani ortalama düzeyde maliyetlerini karşılamasının nasıl sağlanacağı önemli olacaktır. Zira ilkinde firma zararda olacak, ikincisinde ise hiç gelirsiz kalacaktır. Bütçeden kaynak aktarması ise anlamlı değildir. Zira bunu ÖTV, KDV’ye zam yaparak (servet ve sermaye vergilerinin artırılmadığı düşünüldüğünde) sağladığımızda, halka bedava elektrik, su verip, bunun finansmanını diğer tüketimi ağır bir biçimde vergilendirmek gibi tuhaf bir durumla karşılaşırız.

Bu sorunun aşılması adına çapraz sübvansiyon denilen ve yıllardır özellikle İngiltere ve Fransa gibi kamu işletmeciliğinin beşiği olan ülkelerdeki bir uygulama ile mümkündür. Yani devletin sadece hizmet sunan, üretim yapan girişimleri yoktur. Devletin kârlı bankaları da mevcuttur ve bu bankalar genelde ciddi kârlar elde etmektedirler. Yani Halk Bankası ve Ziraat Bankası gibi bankaların kârlarının bir kısmı bu hizmetleri fonlamak için kullanılabilir.

Her ikisinin sahibi de son tahlilde vergi mükellefleri olarak halk olduğuna göre, zararda olan ama verdiği ücretsiz hizmetlerle çok yüksek toplumsal fayda sağlayan kuruluşlarının zararı, kâr eden diğer kuruluşlarının kârlarıyla kapatılabilir.  Böylece halkın geçimi ve aslında geleceği için de çok önemli nitelikteki bu hizmetler halka ücretsiz olarak sunulabilir.

Kuşkusuz bunun için sadece özelleştirmeleri durdurma talebi yetmez. Ayrıca bu hizmetlerin tekrar kamulaştırılmasını da talep etmek gerekir. Bundan kasıt eskisi gibi rant kaynağı ya da siyasilerin arka bahçesi kuruluşları tekrar gündeme getirmek değil, emekçilerin denetiminde demokratik bir işleyiş ve kontrole tabi tutulan kamusal kuruluşlardır.  Bu nedenle de bu iki bankanın özelleştirilmesinin durdurulması ve demokratik denetime açılması gerekir.

Bu iki kaynak önerisi hem asgari ücret düzeyinin yükseltilmesi ve diğer nakit aktarımları için, hem de bazı hizmetlerin ücretsiz verilebilmesi  (sadece kamu tarafından sunulmaları kaydıyla) için gereklidir. Bu taleplerin, küçük bir servet sahibi grup dışında halkta yaratacağı etkinin olumlu olması beklenir.

Kaynakça
Richard A. Musgrave and Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, McGraw-Hill Kogakuha Ltd., 1980.
A.G.Pigou, A Study in Public Finance, 3rd edt, London Macmillan, 1951, part 2.

Joseph E. Stiglitz, Economics of the Public Sector, 2000.







[1] Richard A. Musgrave and Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, McGraw-Hill Kogakuha Ltd., 1980, s.93-95.
[2] A.G.Pigou, A Study in Public Finance, 3rd edt, London Macmillan, 1951, part 2.
[3] Joseph E. Stiglitz, Economics of the Public Sector, 2000,  s. 193.