25 Haziran 2023 Pazar

Putin kendisiyle mi savaşıyor?

 

Putin kendisiyle mi savaşıyor?

Mustafa Durmuş

25 Haziran 2023

Şu anda Rusya’da tam olarak neler olduğu bilinmiyor ancak Rusya Devlet Başkanı V. Putin, şu ana kadar Rus devletinin vekâleten Suriye’de ve Libya'da birçok kirli işini yaptırdığı, Ukrayna cephesinde savaşan Rus özel güvenlik şirketi “Wagner Group’a ait silahlı güçlerin eylemlerinin silahlı isyan niteliğinde olduğunu belirterek sorumluların en ağır biçimde cezalandırılacağını” açıklamıştı.(1)

Sözü edilen Wagner Group’un Başkanı Y. Prigozhin ise “Rus ordusunu kendi özel silahlı kuvvetlerine saldırmakla suçlamış ve bu saldırılara karşılık vereceğini” söylemişti.

NATO’nun işi mi, Putin’in tabanı konsolide etme çabası mı?

Sosyal medyadaki çelişkili raporlara göre, Rus askeri araçları Rusya başsavcısının “silahlı bir isyan örgütleme girişimi” olarak adlandırdığı bu olay yüzünden büyük Rus kentlerinin sokaklarında dolaşıyor.

Buna karşılık, bir kaynağa göre, Voloshino kontrol noktasında yaklaşık 80 kilometre uzunluğunda Wagner kuvvetleri konuşlanmış durumda ve Rus ordusu ya da sınır muhafızları bunlara müdahale etmiyor. (2)

En son haber ise Wagner güçlerinin ilerlemesini durdurduğu ve Wagner ile Kremlin arasında bir tür ateşkesin sağlandığı yönünde. (3)

Bu çatışmada (kuşkusuz) NATO’nun rolünün (Wagner’i harekete geçirmek anlamında) olup olmadığı da ya da Ukrayna savaşı yüzünden halkın gözünde popülerliğini büyük ölçüde yitiren Putin’in bu olayı Rus halkını konsolide etmek için organize edip etmediği tartışılıyor (ne de olsa politik olarak çok sıkışan otoriter liderler her zaman bir “dış ya da iç düşman” efsanesine sarılırlar).

Diğer yandan bu gelişme Putin’e karşı bir darbe girişimi olarak da nitelenebilir. Ancak böyle bir girişimin (normalde beklenebileceği gibi) Rus ordusunun kendi içinden değil, “özelleştirilmiş” güvenlik hizmetleri veren bir büyük özel şirketten geliyor olması dikkat çekici. Bu durum tüm dünya için daha ziyade yeni bir durum.

Özelleştirmeler ve çoklu krizler işin merkezinde

İşin aslını anlamak için “özelleştirme” olgusuna değinmek gerekiyor. 1960’li ve 1970’li yıllarda batı dünyasında savunma ya da güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesi telaffuz dahi edilmezdi. Hatta savunma ve güvenlik hizmetlerinin (yargı ile birlikte) “kolektif hizmetler” olmalarından ötürü özelleştirilemeyeceği yönünde genel akademik bir kabul de söz konusuydu. (4)

Ancak 1980’li yıllardan itibaren devreye giren neo-liberalizmle birlikte, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin yanı sıra savunma ve güvenlik hizmetleri de özelleştirilmeye başladı.

Resmi kolluktan daha çok sayıda “özel güvenlik görevlisi”

Örnek olarak, bugün Türkiye’deki resmi kolluk hizmetlerinden çok daha fazla sayıda olmak üzere (352 bini aktif çalışan olmak üzere 774 bine yakın) özel güvenlik görevlisi kimliğine sahip insan ve bunları istihdam eden, bir kısmının da mafyatik ilişkilere sahip olduğu ileri sürülen 1,300’e yakın özel güvenlik şirketi mevcut. (5)

Bu şirketler sadece ordu, emniyet ya da üniversiteler değil, hastaneler, belediyeler ve pek çok diğer kamu kurumunun güvenliğinden (99,000’den fazla özel güvenlik izni alan yer var) sorumlular ve bunlara her yıl onlarca milyar liralık kaynak aktarılıyor (diğer örnekler olarak FETÖ yapılanması ve SADAT gözden kaçırılmamalı).

Sonuç olarak

Rusya örneğinden de görülebileceği gibi, kapitalizmin çoklu krizleri derinleştikçe sistem içindeki resmi güçlere paralel olarak oluşturulmuş ve aslında asıl işi emekçi sınıfların olası bir isyanına karşı kullanılmak olan ya da iktidarların kirli işlerini resmi devlet yapılanması dışında yaptırabilmek için kurdurulan böyle paramiliter güçlerin ulus devletlerin resmi silahlı güçleriyle çatışma içine girdikleri bir durum yaşanıyor.

Benzer bir çatışma, tarihte Osmanlı’da Yeniçerilerle Osmanlı ordusu arasında yaşanmıştı. Keza ekonomik buhran yılları olan 1930’lu yıllarda, Alman resmi Nazi polis örgütü olan ve Nazilerin iktidar olduğu 1933 yılından itibaren ticari işletmeler kurarak bir tür sermaye örgütüne de dönüşen SS’lerle (Schutzstaffel), 1918 sonrasında bazı eski Alman ordu mensuplarınca sokakları ele geçirmek için kurulan SA’lar (Sturmabteilung) arasında yaşanmış ve SA’lar faşizmin inşasının tamamlanmasıyla birlikte kanlı bir biçimde yok edilmişlerdi. (6) Bu örnekleri başka ülkelerden örneklerle birlikte çoğaltmak mümkün.

Özcesi, kapitalist sistemin krizleri derinleştikçe ve asıl olarak da ulus devlet yapılanmaları halkın demokratik kontrolünden kaçabildiği sürece bu tür paralel örgütlenmelere ve bunların resmi yapılarla arasındaki çatışmalara daha sık tanık olacağız.

Bundan böyle Rusya’da neler olabilir, tam olarak kestirebilmek zor ama bu çatışma devam ederse bunun jeopolitik sonuçları olacağı gibi, sadece Rusya’da değil, başta Türkiye ve İran olmak üzere bazı bölge ülkelerinde de önemli siyasal sonuçları ortaya çıkacaktır.

Dip notlar:

(1)    https://tr.euronews.com/2023/06/24/rusya-lideri-putin-wagnerin-eylemi-silahli-isyan-ve-hainler-cezalandirilacak (24 Haziran 2023).

(2)    https://geopoliticalfutures.com/update-on-russias-internal-conflict (23 June 2023).

(3)    https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/son-dakika-wagner-lukasenkonun-dur-cagrisini-kabul-etti (24 Haziran 2023).

(4)    Mustafa Durmuş, Kamu Ekonomisi, Gazi Kitabevi, 2008, s. 131.

(5)    https://www.egm.gov.tr/ozelguvenlik/ozel-guvenlik-istatistikleri (25 Haziran 2023).

(6)    G.S. Graber, History of the SS,  Robert Hale-London, 1981,  s. 113-114.


23 Haziran 2023 Cuma

Faiz artışı

 

Faiz artışı: Ne İsa’ya ne Musa’ya

Mustafa Durmuş

23 Haziran 2023

Haftalardır beklenen karar bugün alındı ve Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) yüzde 8,5 olan politika faizini 27 ay sonra yüzde 15’e yükseltti. Bu yüzde 76’lık bir artış anlamına gelse de piyasaların beklentisinin altında bir artış.

Ancak PPK’nın aynı kararında “parasal sıkılaştırma sürecinin başlamasına karar verilmiştir” ifadesine yer verildiğinden, faizlerde önümüzdeki aylarda da artışlar yapılabileceği anlaşılıyor.

Piyasalar, özellikle de ülkeye gelmesi beklenen yabancılar, açısından bu tatmin edici bir artış değil. Bu “ekonomik kararlarda hala Saray’ın etkisinin olduğu” ya da  ekonomi yönetiminde “iki başlılık” olarak yorumlanabileceğinden,  ekonomi yönetimine olan güvensizlik sürecektir.

Ülkenin ve şirketlerin kredi notu değişmeyecek

Ayrıca, uluslararası rating kuruluşu Fitch Ratings’in faiz artışından önce açıkladığı gibi, “seçimlerden sonra ekonomi politikaları yönünde işaret edilen faiz oranlarındaki artışlar da dâhil olmak üzere herhangi bir değişikliğin kısa vadede şirket notlarını olumlu etkilemesi olası değil çünkü ülkenin notu (B-)‘ye düşürülmüş durumda”. (1)

Oysa faiz artışından iktidarın muradı şu idi: TL cinsinden getiri arttığında, faiz kur makasından faydalanmak isteyen yabancılar ülkeye akın edecekler, ülkeye döviz girişi olacak ve böylece kapıdaki döviz krizi savuşturulacak ya da en azından yerel yönetimler seçimleri sonrasına ötelenecek.

Ayrıca bu artışla döviz kurundaki yükselmenin durdurulup (daha sonra da düşürülerek), böylece enflasyonun da aşağı çekilmesi umut ediliyordu.

Faiz artışı enflasyonu düşürecek büyüklükte değil

Ancak bunun böyle olmayacağı anlaşılıyor. Zira öncelikle, bu faiz artışı reel faizin negatif olma durumunu ortadan kaldıracak büyüklükte bir artış değil. Bu nedenle de TL’ye ve TL cinsinden yatırım araçlarına yönelim sınırlı kalacak, bu durum da asgari ücret artışının sağlayacağı etki ile birlikte talep yönlü olarak enflasyonun artmasına neden olacak.

Ülkede asıl olarak arz yönlü bir enflasyon söz konusu ve döviz kurundaki artışlar böyle bir enflasyonun asıl nedenini oluşturuyor. Yani yetersiz faiz artışı döviz kurunu yükseltecek. Nitekim faiz kararı açıklandığında 23,30 TL civarında olan dolar kuru birkaç saat içinde 24’ü aştı ve 24,60’a kadar çıktı.


Yapısal sorunlar TL’yi değersizleştiriyor

Ayrıca ülkede döviz kurunu yükselten yapısal ekonomik ve politik sorunlar da var. Bunlar ortadan kaldırılmadıkça ve bir paradigma değişikliği (hem ekonomide hem de siyasette) yapılmadığı sürece, faiz oranının yükseltilmesi kurun yükselişini durdurmaya yetmeyecektir. Yüzde 60 oranında dolarize olmuş, devletin iç borçlanmasını dahi giderek döviz cinsinden yapmakta olduğu bir ekonomide kurdaki yükselişin faturası daha da ağırlaşacaktır.

Unutmayalım ki 2018 yılında yaşanan döviz krizi öncesinde (Haziran ayında) faiz oranı yüzde 19,25 idi  (yani yeterince yüksekti) ve Eylül ayında iki kez yükseltilerek önce 24,0’a ardından da 25,50’ye kadar çıkartıldı. Sonrasında inişli çıkışlı bir biçimde günümüze kadar geldi. (2) 

Haziran 2018’de 4,50 TL seviyesinde olan dolar kuru ise 20 Aralık 2021 tarihinde 18,36 TL seviyesine kadar çıktı ve sonrasında gündeme getirilen Kur Korumalı Mevduat hesapları ile 11-12 TL’lere kadar düşürüldü. Bu süreçte birilerinin müthiş vurgunlar yapması bir yana, bugün kurun 24 TL’nin üzerine çıkması bu operasyonların bu anlamda işe yaramadığının da bir göstergesi.

Hani faiz sebepti?

Bu artış, diğer taraftan, “faiz sebep enflasyon sonuç” biçimindeki son derece tartışmalı yaklaşımın şimdilik bir kenara bırakıldığının da bir göstergesi.  Bu gelişme kapitalizmin yasalarının derme çatma ideolojilerle yenilemeyeceğinin de bir kanıtı niteliğinde.

Faiz faturaları kabaracak

Hemen belirtelim, politika faizi artırılmadan önce de, hali hazırda bankalarda mevduat faizi oranları yüzde 35-40, esnaf ve kobi kredileri faizleri yüzde 26-49 ve ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 31- 51’i arasında değişiyordu. (3) Yani her ne kadar faizler enflasyondan arındırıldığında büyük ölçüde negatif düzeyde kalsa da nominal faizler hali hazırda yüksekti. Şimdi orta vadede bu oranların daha da yükselmesi kaçınılmaz olacak.

Böylece, bu faiz oranı artışının hem borçlu hanelere ve borçlu bireylere hem de borçlu şirketlere ve borçlu devlete ağır bir faturası olacak. Çünkü yükselen faizleri ve anaparayı geri ödeyebilmek için çok daha yüksek orandan yeniden borçlanmak durumunda kalacaklar. Kısaca yüksek faiz de, yüksek kur kadar ekonomi, kamu ve bireysel yaşamlarımız için zararlı.

Nitekim Fitch Ratings “yakın vadeli faiz karşılama oranlarına ilişkin görüşlerinde herhangi bir değişiklik yapmayacaklarını ve 2021'de ortalama 4,5 olan faiz karşılama oranlarının 2023’te ortalama 2,5’e ve Covid-19 pandemisi öncesindekinin yaklaşık 6 katına düşeceğini” hesaplıyor. (4)

Bilindiği gibi, “faiz karşılama oranı”, faiz ve vergi öncesi kârın şirketin tüm ödenmemiş borçlarının faiz gideri toplamına bölünmesiyle hesaplanıyor. Borç verenler, yatırımcılar ve alacaklılar bu formülü genellikle bir şirketin mevcut borcuna veya gelecekteki borçlanmasına göre riskliliğini belirlemek için kullanıyorlar.

Yani faiz karşılama oranı bir şirketin ödenmemiş borcunun faizini ödeyip ödeyemeyeceğini ölçmek için kullanılan bir ölçü olduğundan, genel olarak, daha yüksek bir kapsama oranı şirket için daha iyidir. Bu oran raporda belirtildiği gibi düşüyorsa bu şirketin mali açıdan kötü durumda olduğunu gösterir. Bu gelişmenin ağır borçlu durumundaki şirketler için kötü haber niteliğinde olduğu çok açık.

Faiz artışının bankalara etkisi

Ticari bankaların elinde, bir süredir Hazine’nin izlediği hem borçlanma politikası hem de makro ihtiyati tedbirler adı verilen bazı uygulamalar nedeniyle 500 milyar TL’yi aşan bir Hazine kâğıdı stoku olduğu biliniyor. Kuşkusuz bunlar satıldıkları o sırada geçerli olan politika faizi çerçevesinde fiyatlanmışlardı.

Şimdi faiz oranındaki bu artışın ardından bu kâğıtların değeri o oranda düşecek ve bu durum bankaların bilançolarında zarar olarak gözükecek. Bu zarar ancak Hazinenin bu kâğıtları geri alması ve yerine yeni faiz oranlarına uygun olarak artırılmış faizli yenilerini vermesiyle giderilebilir ki bu da Hazinenin zarar etmesiyle sonuçlanacak.

Zombi şirketlerin sayısı artarken bazıları da yok olacak

Hem faizlerin yükseltilmesi hem de döviz kurundaki bu önlenemeyen yükseliş, ülkede bir süredir yaşanmakta olan ve şirketlerin “zombileşmesi” olarak da bilinen bir sorunun artık önümüzdeki dönemde çok ciddi bir soruna dönüşeceğine işaret ediyor.

Çünkü hali hazırda yüksek kurlar altında döviz cinsinden borçlarını ödeyemeyen böyle şirketler politika faizinin artırılması sonucunda piyasadaki kredi faizlerinin yükselmesiyle birlikte artık sahneden silinirken, diğer başka şirketler zombileşmeye başlayacak.

Literatürde kendi kârıyla kendi borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyen bir şirket “zombi şirket” olarak tanımlanıyor. Öyle ki bu şirketler varlıklarını sürdürebilmek için sonuçta yeniden ve sürekli olarak borçlanmak zorunda kalıyorlar. (5)

Bir başka anlatımla, zombi şirketler, geçmişteki zayıf performanslarına ilaveten gelecekteki kârlılık beklentileri de çok düşük olan (kârsız ve borsa değerleri düşük), zarar eden, aynı zamanda da çok düşük verimlilikle çalışan ve yatırım ve istihdamda dışlama etkisine neden olan şirketler olarak (6) tanımlanıyorlar.

Türkiye’de şirketlerin zombileşmesinin nedeni ise, yüksek döviz kurlarının yanı sıra,  piyasa değerinden düşük faiz oranlarıyla kendilerine verilen krediler, Hazine teminatları ve son 21 yılda 13 kez çıkartılmış vergi ve SGK borcu yapılandırmaları da dâhil olmak üzere kurtarma paketleri. Yani Türkiye’de şirketlerin zombileşmesinde şu ana kadar izlenen para-kredi ve vergi politikalarının rolünün önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Kredi patlaması

Türkiye’de uzunca bir süredir gerçek değerinin ve enflasyonun çok altında tutulan faiz oranları, şirketlerin kredi biçiminde borçlanmasını (bir kısmının da döviz cinsinden) ciddi biçimde teşvik etti.

Bu çerçevede Türkiye ekonomisinde son 20 yılda, özellikle de 2017 yılından bu yana kredi hacminin gösterdiği devasa gelişim çok çarpıcı. Özellikle de Aralık 2021-Nisan 2023 arasındaki 17 ayda yaklaşık 3,6 trilyon TL kredi dağıtıldı ve toplam kredi hacmi 8,9 trilyon TL’yi aştı. (7) Bu kredilerin hacmi 2017 yılında sadece 1,9 trilyon TL idi. Böyle bir kredi büyümesi Türkiye tarihinde ilk kez görülüyor.

Keza hane halkı kredi kullanımında bu yılın Nisan ayındaki yıllık artış oranının yüzde 82,1 ve özel şirketlerin kullandıkları kredilerdeki artış oranının yüzde 50,2 olması da böyle bir gelişimin göstergesi. (8)

Kısaca,  Türkiye’de krediler ve kredilendirme bir yandan toplumu yönetmenin, statükoyu sürdürmenin, halkı biat ettirmenin ve otoriter bir rejim inşa etmenin aracı olarak kullanılırken, diğer yandan da kurumsal sektörde şirketlerin zombileşmesinin nedeni oldu.

KGF kredileri ve zombi şirketler

Zombileşmeyi körükleyen bir diğer uygulama Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) kefil olduğu göreli olarak düşük faizlerle ve vadelerle verilen “uygun” krediler.

Bu kredilerin tutarı 2020 yılında 610 milyar TL’den 2023 yılının Haziran ayında 868 milyar TL’ye çıktı. KGF bu kredilerin ortalama yüzde 84’üne kefil olurken (728 milyar TL), kullandırılan kredilerdeki kefalet risk bakiyesi Haziran 2023 itibarıyla 284 milyar TL oldu. (9)

Kredi Garanti Fonu, KOSGEB, TOBB, TESK ile Eximbank, Halkbank, Vakıfbank, Vakıf Katılım Bankası, Ziraat Bankası ve Ziraat Katılım Bankası gibi kuruluşlarca kurulmuş olan bir anonim şirket. Ticari bankaların verdikleri kredilere kefil oluyor. KGF’ye de Hazine kefil oluyor. Sonuçta, kredilerin geri ödenmemesi durumunda zarar Hazine’nin sırtında kalıyor.

 

 

Türkiye zombi şirketler sıralamasında ilk sırada

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yakınlarda yapılan bir çalışmaya göre, şirketlerin zombileşmesi tüm dünyada görülen bir olgu.

Ancak aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi borsa dışındaki şirketlerin zombileşme oranları açısından Türkiye ilk sırada yer alıyor. (10)

Sonuç olarak

Siyasal iktidar “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali ciddi bir ikileme sıkışmış durumda. Bir yandan kapıdaki döviz krizini savuşturabilmek için, büyük miktarda yabancı kaynak girişine olan ihtiyacın farkında olarak, yabancı sermayeyi çekmeye dönük olarak faiz oranlarını yükseltiyor.

Diğer yandan da faiz oranlarını düşük tutma biçimindeki ideolojik ve politik takıntısının bir gereği olarak (yerel yönetimler seçimlerine de gidilirken muhafazakâr seçmenin kafasının karışmaması için) bu faiz artışını piyasaların beklediği oranın altında tutuyor.

Ancak bunu yaptığında deyim yerindeyse “İsa’ya da Musa’ya da yaranamıyor”. Yani bu artış piyasaların beklentisini gerisinde olduğu, yabancı sermayeyi çekmeye yetecek bir büyüklükte olmadığı için (devamı gelmezse) asıl amaca hizmet etmeyecek. Döviz krizi kaçınılmaz hale gelirken, bu durum sistemik bir bankacılık krizine, bu da buzdağının altında yatan ve bu yıl 1,5 trilyon TL’ye ulaşması beklenen bütçe açığıyla demlenen kamu maliyesi krizini tetikleyebilecek.

Diğer yandan da kur artışı hızlanırken, enflasyon tekrar yukarı çıkacak ve zombi şirketlerin sayısı artacak. Bu şirketlerden bazıları artan yüksek faiz ve kura dayanamayacağı için iflas edecekler, bu da çok ciddi bir işsizlik ve gelir kaybı ile sonuçlanacak.

Bu gelişme de, tüketim sürümlü bir ekonomide harcamaların, dolayısıyla da kâr hedefli bir ekonomik büyümenin ve sermaye birikiminin büyük ölçüde  yavaşlayacağı anlamına geliyor.

Türkiye’de bir süredir çoklu krizler mekaniğinin devrede olduğuna kuşku yok. Bunun tam bir çöküşe gidişini önleyebilmek için olsa gerek, siyasal iktidar son bir çaba olarak Hazine ve Maliye bakanını ve Merkez Bankası başkanını değiştirdi, piyasaları tatmin etmese de faiz artırımına gitti.

Diğer yandan bu çözümler egemenlerin çözümleri. Onların çözümlerine sıkışıp kalmamak gerekiyor. Bizler, “böyle çoklu krizler altında, devasa boyutlara erişen işsizlik, enflasyon, yoksulluk, hayat pahalılığında, demokratik hak ve özgürlüklerin iyice kısıtlandığı bir ortamda ekonomik-demokratik ve siyasal mücadeleyi nasıl örgütleyeceğiz”, sorusunu kendimize sormalı ve asıl bu sorunun yanıtını bulmaya odaklanmalıyız.

Dip notlar:

(1)    https://www.fitchratings.com/research/corporate-finance/country-ceiling-limits-most-turkish-corporates-ratings-after-election1(9 June 2023).

(2)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/temel+faaliyetler/para+politikasi/merkez+bankasi+faiz+oranlari/faiz-oranlar (22 Haziran 2023).

(3)    https://www.hesapkurdu.com/ihtiyac-kredisi (22 Haziran 2023).

(4)    https://www.fitchratings.com/research/corporate-finance/country-ceiling-limits-most-turkish-corporates-ratings-after-election1(9 June 2023).

(5)    Wolf Richter, “ The Zombie Companies Are Coming”, https://wolfstreet.com/2020/08/26/the-zombie-companies-are-coming (26 August 2020).

(6)    Ryan Niladri Banerjee and Boris Hofmann, “The rise of zombie firms: causes and consequences”, BIS Quarterly Review, ( September 2018), https://www.bis.org.

(7)    Aylık bankacılık sektörü verileri (Nisan 2023), https://www.bddk.org.tr//BultenAylik (10 Haziran 2023).

(8)    TCMB, Parasal Gelişmeler Raporu, Nisan 2023, https://www.tcmb.gov.tr (31 Mayıs 2023).

(9)    https://www.hmb.gov.tr/finansal-piyasalar-ve-kambiyo-raporlari (22 Haziran 2023).

    (10) Bruno Albuque and Roshan Iyer,   The Rise of the Walking Dead: Zombie Firms Around,   IMF WP/23/125 (June 2023), s. 47.


21 Haziran 2023 Çarşamba

Dünya Yerelleştirme Günü

 

Dünya Yerelleştirme Günü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2023


Bugün “Dünya Yerelleştirme Günü”. Bu gün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl Haziran ayı boyunca İspanya'dan Bangladeş’e ve Avustralya’dan ABD’ye kadar dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ile uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok girişimi tanıtmak için bir araya geliyorlar.

Küreselin karşısına yereli koymak

Yerelleştirmenin önemi konusunda aktör, yazar ve kamucu düşünce liderlerinden biri olan Russell Brand şöyle diyor:

“Ekonomileri ve toplulukları küresel yerine yerel olarak ele aldığımızda, hayatımızın işleyişi üzerinde gerçek bir güç kullanma şansımız olur. ”

Gazeteci, yazar, film yapımcısı ve aktivist Naomi Klein ise yerelleştirme ve çok uluslu sermaye şirketleri ilişkisini şöyle özetliyor:

“Yerel gıda ekonomileri, sağlığımızı ve bir bütün olarak gezegenin sağlığını eski haline getirmek için gereklidir, ancak bunları inşa etmek için haklarımızı küresel şirketlerden geri almalıyız". (1)

“Küçük olan güzeldir!”

1973 yılında E. F. Schumacher adlı bir ekonomist “Küçük güzeldir” adında, çeşitli makalelerinden oluşan bir derleme kitabıyla yerelleştirme fikrini popüler hale getirdi. 1970’li yılların başlarından itibaren kapitalist sistemde enerji, çevre, sosyal ve ekonomik krizlerin üst üste gelmesi bu kitapta yer alan fikirlerin giderek ana akım içinde de taraftar bulmasıyla sonuçlandı. (2)

Bu kitabında Schumacher, üreticiler ile tüketiciler, işçiler ile patronlar arasındaki ekonomik işlemlerde yerel ilişkilerin ön plana çıkartılmasının, hem ekonomik hem de sosyal refah yaratarak toplulukları güçlendirebileceğini öne sürüyor.

Yazarın bu kitabı, topluluk refahını artırmaya dönük ve kâr amacı gütmeyen kamu hastaneleri, eğitim kurumları, itfaiye ve kolluk hizmetlerinin ancak yerelleştirilme yapılarak en maliyet/ etkin ve adil biçimde sunulabileceği fikrinin giderek baskın hale gelmesini sağladı.

Evergreen Kooperatifleri örneği

Bu fikirlerin başarılı bir biçimde hayata geçirilerek topluluk refahını artırdığı örneklere bakıldığında,  bunun ilk modelinin ABD’deki (Cleveland/ Ohio) Evergreen Kooperatifleri olduğu görülüyor.

Bu model altında, kâr amacı gütmeyen üç kurum – Cleveland Kliniği, Case Western Reserve Üniversitesi ve Üniversite Hastaneleri – büyük ölçüde kamu fonları ve vergilerle finanse ediliyor. Bu kurumların yılda yaklaşık 3 milyar dolarlık harcaması büyük ölçüde yerel topluluklar arasında dağılıyor. Cleveland Modeli, daha önce çok uluslu şirketlere yaptırılan çamaşırhane gibi temel hizmetlerin sunumu işinin yerel kuruluşlara verilmesiyle gerçekleşti. Bu geçiş özellikle işçilere ait işletmeler tarafından sağlanabilecek mal ve hizmetler için bir pazar sağlarken, paranın da topluluk içinde dolaşmasını sağlıyor.

Bu modelin uygulamasının ardından, Gar Alperovitz ve  Ted Howard gibi bilim insanları “Sonraki Sistem Projesi”ni (The Next System Project) oluşturdular. Böylece kamuya ait su ve sağlık sistemlerinin yaratılması, büyük ölçüde işçilerin sahibi olduğu şirketler ve kamu yararına hizmet etmek üzere yeniden kiralanan büyük şirketler gibi önerilere de esin kaynağı oldular. Cleveland Modeli ve daha geniş demokratik ekonomi fikirleriyle ilgili deneyler, ABD ve Birleşik Krallık’ta başarılı bir şekilde uygulanarak büyümeye devam ediyor ve dünyanın diğer bölgelerine yayılıyor. (3)

Helena Norberg-Hodge

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken, yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekiyor.

Helena Norberg-Hodge kırk yıldır yerelleştirme konusunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisi.

Yazar konu ile ilgili olarak hazırladığı bir kitapçıkta yerelleştirmeyi şöyle tanımlıyor: “Yerelleştirme, hâlihazırda dev ulus ötesi şirketler ve bankaların lehine olan finansal ve diğer desteklerin kaldırılması ve üretimin asıl olarak yerel ihtiyaçların karşılanması için yapılması ve ihracat pazarlarına olan bağımlılığın azaltılmasıdır”. (4)

Yerelleştirme maliyet/etkin bir süreçtir

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir.

Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakıldığı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerinin - kısacası temel gıda ihtiyaçlarını - elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar, hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz taşımacılığı azaltır”. (5)

Başka bir deyişle, yerelleştirme sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme izolasyon değildir

Helena Norberg-Hodge yerelleştirmeyi katı bir reçete olarak değil,  aksine ekonomik faaliyetleri değişik yerlere ve insanlara uyarlama süreci,  “ekonomiyi eve getirmek” süreci olarak tanımlıyor.

Bu çerçevede yerelleştirme, izolasyon anlamına gelmiyor. Aslında, küreselleşmeden yerelleştirici ekonomik faaliyetlere geçebilmek uluslararası işbirliğini gerektiriyor. Çünkü küresel bankaların ve şirketlerin kârlarını koruyan serbest ticaret anlaşmalarından ziyade çevreyi korumak için bağlayıcı anlaşmalara ihtiyaç var. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere her düzeyde acilen bilgi paylaşımı ve işbirliği gerekiyor.

Yerelleştirmenin faydaları ekonomik faydalarının çok ötesine geçiyor. Öyle ki yerelleştirme hem küresel Kuzey hem de Güney’de yerel ekonomiler yaratarak yalnızca daha fazla iş ve istihdam güvenliği, refah ve gelir eşitliği sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda psikolojik ve fiziksel olarak bireyin ve toplulukların sağlığını güçlendiriyor. İnsanların birbirleriyle, topluluklarıyla, etrafındaki canlı dünyayla olan bağlantılarını yeniliyor, güvenli bir geleceğe olan özlemi gideriyor.

Yerelleştirme mutluluğun ekonomisidir

Helena Norberg-Hodge, günümüzün küresel kapitalizminin rekabetçilik ve bireysellik gibi faktörleri ön plana çıkartmasından dolayı insanlarda, toplumlarda savunmasız ve bağımlı olma korkusuna neden olduğuna vurgu yaparak, yerelleştirmenin bireysel ve toplumsal refahımızın ve memnuniyetimizin temel taşları olan sevgi ve dayanışmayı güçlendirdiğini ileri sürüyor.

Yerelleştirme, insanların birbirleriyle olan dayanışma ilişkisini ve birbirine olan güven duygusunu esas aldığından, insan psikolojisini olumlu etkiliyor, bu da insanların daha mutlu olmasıyla sonuçlanıyor. (6) Bu yüzden de Helena Norberg-Hodge yerelleştirmeyi “mutluluğun ekonomisi” olarak da tanımlıyor.

İnsanlık tarihi boyunca kültürel geleneklerimiz, toplumlarımız, kişiliklerimiz, hatta bedenlerimiz toplum ve doğa ile bağlantılı olarak evrimleşti. Diğer yandan kapitalizm bu bağlantıları bizleri ekonomik büyümenin ilerlemenin anahtarı olduğu, daha fazla büyüme ve daha fazla servetin bizi mutlu edeceği, teknolojinin tüm sorunlarımızı çözeceği gibi yalanlara inandırabilmek için kullandı.

Bu nedenle de (ona göre), nerede olursak olalım, yeni bir yolculuğa başlamak için geç kalmış sayılmayız. Daha derin bağlantılarla bir araya gelebiliriz. Bizi birbirimizden ayıran korku ve bencillikten uzaklaşabilir, paylaşma ve önemseme kültürünü canlandırabiliriz. Yukarıdan aşağıya rekabet, kıtlık ve sömürü ekonomisinden vazgeçip, işbirliği, dayanışma, bolluk ve mutluluk ekonomisine geçebiliriz.

Yerelleşme hareketi köylü hareketi ile el ele

Yerelleştirme hareketini, gıda güvenliği ve egemenliği ve köylü hakları savunuculuğu hareketleriyle birlikte ele almak da gerekiyor. Çünkü bu birliktelik küresel tekno-kapitalist “ilerleme” hegemonyasına meydan okuyan ve çeşitli, yerele dayalı, yaşamı onaylayan gelecekler için çalışan sayısız, yerel tabanlı grubun mozaiğini oluşturuyor.

Dünyanın en büyük toplumsal hareketi olan La Via Campesina, böyle bir mozaiğin merkezinde yer alıyor. Bu hareket köylüyü “toprakla doğrudan ve özel bir ilişkisi olan toprak insanı” olarak yeniden tanımlıyor ve dünya çapında 2,5 milyardan fazla topraksız işçi, yerli halk, çoban, balıkçı, göçmen çiftlik işçisi ve çiftçiden oluşan parçalanmış gıda ağını ortak bir bayrak altında birleştiriyor.

Sadece La Via Campesina değil,  Asociación Nacional de Agricultores Pequeños (ANAP), the National Association of Small Farmers, Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra (MST), the Landless Workers Movement, Kilusang Magbubukid ng Pilipinas (KMP), the Peasant Movement of the Philippines ve pek çok diğeri gibi, dünya çapında sayısız tarım ve köylü hareketi bu toplanma çağrısına katıldılar, kendi coğrafyalarında köylülerin açtığı bayrak altında mücadele ediyorlar. (7)

Yerelleştirme küresel endüstriyel gıda sisteminin panzehiri olabilir

Bu mücadele aynı zamanda küresel endüstriyel gıda/besin zincirine ve küresel kapitalizmin güçlerine karşı radikal, maddi ve ideolojik bir direnişi temsil ediyor.

Özellikle Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşının ardından aksamaya uğrayan “küresel gıda zinciri” söz konusu edildiğinde, aklımıza sadece milyonlarca ton gıda maddesini gemilerle, uçaklarla, kamyonlarla ve trenlerle taşıyarak her öğünü tabaklarımıza ulaştıran, kıtalara yayılan ayrıntılı ve karmaşık bir tedarik zinciri geliyor. Ancak bu baskın endüstriyel gıda zinciri birçok gıda sisteminden sadece biridir. Öyle ki bize anlatılan hikâyelerin aksine, bu küresel endüstriyel gıda zinciri aslında dünyanın çoğunluğunu beslemiyor.

Küresel endüstriyel gıda sisteminin nasıl oluştuğuna baktığımızda, uzun ve şiddetli bir sömürgecilik tarihini, doğal kaynak ve emek sömürüsü ile desteklenen üretim, işleme, perakende satış, nakliye ve dağıtımı görürüz. Tüm bu parçalar, yalnızca bir avuç çok uluslu şirketin mülkiyetinde ve kontrolündedir. Bu sistem fosil yakıt enerjisinin yüzde 90’ını ve suyun yüzde 80’ini kullanarak dünyadaki tarım arazilerinin yüzde 75’inden fazlasında faaliyet gösterirken, dünya nüfusunun sadece yüzde 30’unu besliyor. (8)

“Köylü gıda sistemleri”

Diğer taraftan, böyle bir devasa sisteme hem maddi hem de ideolojik olarak karşı durabilecek küresel çapta 2,5 milyardan fazla küçük ölçekli çiftçi, köylü, balıkçı, çoban ve yerli halktan oluşan karmaşık ağlar içinde sayısız küçük sistem var. Bugün “köylü gıda ağı” olarak da adlandırılan bu sistem topluluklar nüfusunun yüzde 70’ini beslemek için dünyanın tarım arazilerinin yalnızca yüzde 25’inin üzerinde faaliyet gösteriyor.


Bu iki sistem birbirine zıt sistemlerdir. Öyle ki küresel endüstriyel gıda sistemi kâr ve verimliliğin maksimize edilmesini amaçlıyor ve bu yolda merkeziyetçi, hegemonik, antidemokratik tek kültürlü ve tek tip bir değer sisteminin devreye sokuyor.

Buna karşılık köylü gıda sistemi yerelleştirmeyi, toplulukların ihtiyaçlarını, doğal küçük üretimi, yerel toplulukların zengin kültürel uygulamalarını ve demokratik işleyişi esas alıyor ve daha çok doğa ve insan odaklı hareket ediyor. Keza küresel endüstriyel gıda sistemi topluluklara boyun eğdirmenin peşinde iken, köylü gıda ağı sistemi insanın ve toplulukların bağımsızlaşmasını ve güçlenmesini hedefliyor.

Yerelleştirme ülke içinde karar almanın yerelleşmesi ile birlikte yürümeli

Covid-19 pandemisi ve ülkemizde yaşanan son deprem sırasında merkezi otoritenin gösterdiği beceriksizlikler sonrasında kabaran sosyoekonomik fatura merkezileşmeye gereğinden fazla güç vermenin ne denli sakıncalı olduğunu gösterdi.

Bu yüzden de artık gelecekteki pandemilerle, ekonomik krizlerle ve iklim değişiklikleriyle çok daha etkili yol ve yöntemlerle mücadele edebilecek yönetimlere ihtiyaç var.

Bu açıdan ideal olan ağırlığın yerel yönetimlerde olduğu bir hibrid modelin uygulanmasıdır. Çünkü benzer kimliklerden oluşan yerel bölgelerin sorunları da birbirine benzer. Bu birimler çok daha büyük sosyal ve politik dayanışma gösterirler, bu da çözümün çok daha etkin bir biçimde hayata geçirilmesini kolaylaştırır. Ayrıca otoriterleşmeyi önlemenin en etkin yolu karar almayı merkezden yerele indirmektir. (9)

Sonuç olarak

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmaz, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabilir. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak işçi sınıfının elini güçlendirebilir.

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabilir.

Diğer yandan Türkiye çok daha farklı gündemlerle meşgul ediliyor. Yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz.

Yaklaşık dokuz ay içinde yapılacak olan yerel yönetimler seçimleri öncesinde, öncelikli olarak yerelleştirme gibi konuların tartışılması gerekiyor. Ancak iktidar blokunun bu konuya nasıl baktığını biliyoruz. Küresel olan ile çıkar birliği içinde, yerel yönetimleri büyük rantlar elde etmenin aracı olarak görüyor. Bu yüzden de iktidar blokundan emekten ve doğadan yana her hangi bir öneri ya da adım beklemek zor.

İşin üzücü tarafı ise, normalde üretecekleri fikirlerle, projelerle ve atacakları adımlarla topluma öncülük etmeleri beklenen muhalefet partilerinin bu konuda sessizliklerini hala sürdürmeleri.

Dip notlar:

(1)    https://www.localfutures.org/world-localization-day (20 Haziran 2023).

(2)    Small Is Beautiful: A Study of Economics As If People Mattered,  https://en.wikipedia.org/wiki/Small_Is_Beautiful (20 Haziran 2023).

(3)    Neva Goodwin, https://www.bu.edu/eci/going-local-strengthening-local-economies-by-building-from-the-bottom-up (10 April 2023).

(4)    Helena Norberg-Hodge,  Localization: Essential steps to an economics of happiness, www.localfutures.org, 2016. s. 28

(5)    Agm.

(6)    Agm, s. 50

(7)    https://www.localfutures.org/unpacking-the-word-peasant (18 April 2023).

(8)    Agm.

(9)    Raghuram G. Rajan, “Which Post-Pandemic Government?”, https://www.project-syndicate.org (22 May 2020).

 


17 Haziran 2023 Cumartesi

İnsan odaklı kalkınma

 

“İnsan odaklı kalkınma”, gerçekten mi?

Mustafa Durmuş

18 Haziran 2023


Şu ana kadar siyasal iktidarın gerçekleri ters yüz edip, üstüne de cila çekip topluma sunma ve onu ikna etme konusundaki becerisi çok yüksek oldu. Bunun nemasını da son seçimlerde aldı.

İktidar bunu seçimler sonrasında yapılan ilk Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında da yaptı. Toplantının ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı C. Yılmaz, bundan böyle iktidarın para, maliye politikaları ve yapısal reformlarla, enflasyonla mücadeleyi önceleyeceğini ve “insan odaklı” bir kalkınma stratejisini sürdüreceğini açıkladı. (1)

Elbette, ekonominin karşı karşıya olduğu çok ciddi bir döviz krizinin ve bunu öteleyebilmek için de iktidarın elinde sadece iki yeni figürün olduğunun farkında olan başta piyasalar başta olmak üzere tüm ekonomik aktörler bu açıklamadan gerçekte tatmin olmadılar.

Olmayan şeye nasıl devam edilir?

Ancak bu açıklama içinde yer alan “finansal istikrarın pekiştirilirken insan odaklı kalkınmanın sürdürüleceği” ifadesinin özellikle masaya yatırılması gerekiyor.

Çünkü bu açıklama, sanki “iktidar bloku şu ana kadar insan odaklı bir kalkınma uyguluyormuş ve bundan sonra da bunu sürdürecekmiş” gibi bir izlenim yarattı.

Bu yüzden de gerçekte bir insan odaklı kalkınma stratejisinin ve iktidarın sözünü ettiği insan odaklı bir kalkınmanın ne anlama geldiğini kısaca anlatmamızda fayda var.

İnsan odaklı kalkınma nedir?

Dünyada “insan odaklı bir sosyo ekonomik kalkınma” denildiğinde, merkezine insanı alan, onu koruyan ve güçlendiren, onun niteliği kadar yaşam standardını ve refah düzeyini de artırmayı amaçlayan bir strateji anlaşılır.

Öyle ki, böyle bir stratejiyi uyguluyorsanız, öncelikle insanınızı özgürleştireceksiniz.

Ayrıca insanınıza sağladığınız yaşanılabilir bir ücret ve diğer mali desteklerle, nitelikli ve ücretsiz kamusal eğitim ve sağlık,  sosyal güvenlik ve internet gibi kamusal hizmetlerle, onun demokratik hak ve özgürlüklerini, örgütlenme hakkını özgürce kullanabilmesine imkân tanıyarak, onun yaratıcı kapasitelerini ortaya çıkartmalısınız ve sürekli olarak da bu kapasiteleri geliştirmelisiniz.

Böyle bir strateji altında verimliliği de artacağından,  insan üretimden ve milli gelirden daha fazla ve daha adil bir pay alacaktır.

Kendisini daha mutlu hisseden böyle biri topluma daha fazla katkı sağlayacak, siyasetteki, sosyal hayattaki ve ekonomideki demokratik dönüşümlere aktif bir biçimde katkı verecektir.

Hangi insan?

İnsan derken kuşkusuz çocuklardan, gençlerden, yaşlılardan, erkek ve kadınlardan, farklı etnisitelere, kimlik ve inançlara mensup ama asıl olarak da çok büyük bir çoğunluğu işçi- emekçi sınıflardan gelen insanlarımızı kast ediyoruz.

O halde soralım:

Bu açıklamayı yapanlar son 21 yıldır insanımızı güçlendiren, böylece insan odaklı bir strateji uyguladılar mı ki bundan böyle de bu stratejiye devam edecekler?

Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve ekonomik haklar konusundaki çok büyük çaptaki aşınma ortada iken, bu söylem gerçek durumu yansıtmıyor, aksine gizlemeye hizmet ediyor.

İktidarın insan ve insan odaklı kalkınma anlayışı

İşin aslı AKP-MHP İktidar bloku insanımızı güçlendirmekten ziyade daha da zayıflattı, militarist, siyasal İslamcı, ötekileştirici ve kutuplaştırıcı sözler ve eylemlerle onları böldü ve böylece çaresizliğe, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm etti.

Bugün ülkemizde her üç gençten ve her iki üniversite mezunundan biri işsiz. Bu sayı kadınlarda çok daha yüksek. Üniversitelerde yapılan eğitim, bırakın gençleri özgürleştirmeyi ve geliştirmeyi, onları daha da geriletiyor. Kaldı ki, işsiz gençlerin gelecek için artık hayal bile kuramadığı bir ülkede insan odaklı bir kalkınma nasıl gerçekleşebilir ki?

Çocuk yoksulluğunda OECD ülkeleri arasında en yüksek üçüncü ülke olduğumuz, okul yaşaındaki çocuklarımızın bir kısmının örgün eğitimin dışındaki kontrolsüz cemaat ve tarikatlarin ellerine bırakıldığı, örgün eğitimde olanlarınsa en son ÇEDES projesiyle imamlara teslim edildiği, dahası bu tarikatlar yüzünden son vaka olarak Şanlıurfa’da 12 yaşındaki Abdülbaki’nin canına kıydığı gerçeği (2) canımızı yakarken,  insan odaklı kalkınmadan söz edebilir miyiz?

Bu toplumun yarısını oluşturan ama çoğunluğu eve kapatılan, diğer yandan ev içi üretimleri üretimden sayılmayan, üstelik işyerlerinde ve evlerinde mobinge, tacizlere, tecavüze ve cinayetlere maruz bırakılan kadınlar söz konusu iken nasıl insan odaklı bir kalkınma gerçekleştirebiliriz?

On milyonlarca yaşlının ve 16 milyonu aşkın emeklinin açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiği, yaşlı insanlarımızın OECD ülkeleri yaşlıları arasında devletten en az mali yardım alan üçüncü ülke olduğu gerçeği ortadayken insan odaklı kalkınmadan söz edilebilir mi?

Tekçi bir rejim altında, gerçekte eşit yurttaş sayılmayan on milyonlarca Kürt ve Alevinin ötekileştirilip dışlandığı ve siyasal rant için ve korkunç bir emek sömürüsü gerçekleştirmek için kullanılan milyonlarca sığınmacının olduğu bir ortamda insan odaklı kalkınma nasıl sağlanabilir?

Son olarak, her gün iş cinayetlerine kurban giden, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından yetersiz hatta kötü koşullarda ve çok uzun saatler çalıştırılan, sendikalaşmasına, örgütlenmesine, hak aramasına izin verilmeyen, buna karşılık ücretleri açık sınırının dahi altında tutulan milyonlarca emekçi söz konusu iken gerçek anlamda bir insan odaklı kalkınma hayata geçirilebilir mi?

Özetle

İktidar blokunun ve ardındaki sermaye çevrelerinin insandan kastı, ucuz, örgütsüz, aşırı sömürüye sessiz kalan, milliyetçi ve dini duyguları sömürülerek sınıf bilinci köreltilmiş, hiçbir şeye itiraz etmeyen, sahip olduklarına şükretmekle yetinen bir insandır.

Böyle bir insana dayalı kalkına stratejisi ise ucuz işgücü ile yapılan üretim, ihracat ve finansal ve inşaat-emlak rantlarına dayalı bir sermaye ve servet biriktirme stratejisidir. Bunun gerçek anlamda bir kalkınma ile ilgili yoktur.

Bu stratejinin karşısında bizim savunduğumuz kalkınma anlayışı ise; emperyalist sermaye hareketlerinden nemalanan değil, ona olan bağımlılığı ortadan kaldıran, emeğin haklarını koruyan ve onu güçlendiren, adaletli bir üretim ve bölüşümü amaçlayan, doğa ile uyumlu (doğa odaklı), kârı değil toplumsal ihtiyaçları önceleyen, kadını güçlendiren ve farklı halklar, etnisiteler ve kimlikler arasında eşitliği ve kardeşliği hedefleyen bir sosyo ekonomik kalkınmadır.

Dip notlar:

(1)    https://www.ntv.com.tr/ntvpara/bestepede-ekonomi-koordinasyon-kurulu-toplandi (15 Haziran 2023).

(2)    https://twitter.com/egitimsen/status/1668945662845628418;  https://www.birgun.net/haber/12-yasindaki-abdulbakinin-olumu-kacak-medresenin-fahri-imami-serbest-birakildi (17 Haziran 2023).

 

14 Haziran 2023 Çarşamba

Döviz krizi

 

Kapıdaki döviz krizi ve iktidar blokunun çaresizliği

Mustafa Durmuş

15 Haziran 2023


Yüksek enflasyon, yüksek dış borç stoku, işsizlik ve derin yoksulluk gibi sorunların yanı sıra, ülkede, kapıdan içeri girmeyi bekleyen ciddi bir “döviz krizi” ya da teknik adıyla “ödemeler dengesi krizi” var.

İktidar bloku ve onu destekleyen sermaye grupları, arzuladıkları emek ve özgürlükler karşıtı despotik rejimin inşasının tamamlanabilmesi için, önümüzdeki yerel seçimlerin kazanılması gerektiğinin bilincinde hareket ediyorlar ve tıpkı genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yaptıkları gibi, en azından gelecek yılın Nisan ayına kadar bu krizi ötelemek istiyorlar.

Şimşek ve Erkan’ın rolü

Bu nedenle de yakın geçmişte ağır sözlerle itham edilen birinin, uzun ikna çabalarının ardından, bir kez daha Hazine ve Maliye Bakanı olmasında bir mahsur görülmedi ve onun talebi doğrultusunda mevcut Merkez Bankası başkanı görevden alınarak yerine yenisi atandı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası, hem ötelenmeye çalışılan döviz krizi açısından hem de otoriter rejimin inşası açısından son derece önemli iki kurum. Bu yüzden de iki kurumun başına geçenlerden, öncelikli olarak böyle bir krizin atlatılması ya da ötelenmesine dönük çözümler üretmeleri bekleniyor.

Döviz krizinin öncelikle sistemik nedenleri var. Özellikle de bizim gibi uluslararası sermaye hareketlerine göbekten bağımlı ekonomilerde böyle krizler sıklıkla yaşanabiliyor. Bunu biz en son 2001 yılında patlayan krizde yaşadık.

Kriz dinamiği “ikiz açıklar”

Ancak bu krizin oluşumunda siyasal iktidarın da çok önemli bir rolü olduğu unutulmamalı. Zira siyasal iktidar bir süredir bu krizi tetikleyen iki önemli iktisadi dinamiği harekete geçirmiş durumda. Bunlar birbirini besleyen ve adına “ikiz açıklar” da denilen bütçe açığı ve (özellikle de) cari açık.

Bütçe açığı, özellikle de yaşanan deprem, EYT ödemeleri ve seçim harcamaları yüzünden ciddi boyutlarda arttı. Öyle ki bu yılın ilk dört ayındaki (merkezi yönetim) bütçe açığı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,876 oranında artarak 19,4 milyar TL’den 382,5 milyar TL’ye çıktı. (1)

Dahası, Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarının neden olduğu yüksek faiz faturasının artan kur ile birlikte daha da kabarması, Mayıs ayında yapılan seçimlerin neden olduğu ilave harcamalar ve bu ay açıklanacak olan yeni asgari ücret artışının getireceği fatura ile birlikte bu açığın çok daha büyüyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu gelişmenin ardından yılın ikinci yarısında bir ek bütçe yapılması kaçınılmaz olacak. Bu bütçenin asıl olarak vergi gelirleri, borçlanma ve para basma yoluyla finanse edileceği ve bunun yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksullaşma biçiminde ki faturasının da, seçimlerde “mevcut iktidar ile yola devam” diyenler de dâhil olmak üzere, asıl olarak emekçiler tarafından ödeneceğini biliyoruz.

Yani bütçe açığı sorunu bildik bir biçimde, faturanın emekçilere kesilmesiyle giderilmeye çalışılacaktır. Emek örgütlerinin zayıf ve genel olarak toplumsal muhalefetin dağınık ve örgütsüz olduğu bir dönemde, bu faturaya ciddi bir toplumsal muhalefetle karşı çıkılması güç olacağından, iktidar bloku bu sorunu çözmekte zorlanmayacaktır.

Yüksek cari açığın finansmanı kolay olmayacak

Diğer yandan, şu ana kadar geçen 20 yılı aşkın bir süredir “yüksek cari açık ile büyüme stratejisini” uygulamış olan siyasal iktidar cari açığın finanse edilebilmesi (özellikle de “nitelikli finansman” yoluyla) konusunda oldukça zorlanacaktır.

Zira yıllık 58-60 milyar dolar civarındaki bir cari açık aynı boyutta bir finansmanı ya da döviz girişini gerekli kılıyor. İktidar bu finansmanı ancak doğrudan yatırımlardan, spekülatif portföy yatırımlarından ve/veya dışarıdan borçlanarak (son zamanlarda olduğu gibi sebebi belli olmayan dövizler yoluyla da), kısaca genelde adına uluslararası sermaye hareketleri denilen finans kapitali ülkeye çekerek sağlayabilir.

Ancak finansman ihtiyacının büyüklüğü, ülkenin uluslararası finans piyasaları nezdinde sarsılan kredibilitesi gibi faktörleri dikkate aldığımızda, bu açığın nitelikli biçimde fonlanabilmesinin zor olacağını söyleyebiliriz.

Nitekim yakınlarda açıklanan Nisan ayı ödemeler dengesi istatistikleri bize doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının çok büyük ölçüde konut alımı biçiminde gerçekleştiğini, spekülatif portföy yatırımlarının gelmediğini, hatta ülkeden çıktığını ve dış borçlanmanın da yüksek faizler ödemek pahasına gerçekleştiğini ortaya koydu.

Zaten yakın zamana kadar Türkiye dövizli tahvil ihraç etmek yoluyla dış piyasalardan borçlanabiliyordu ancak son zamanlarda (bazı Körfez ülkelerinden gelen bu yöndeki tahvil alımı desteklerini saymazsak), siyasal iktidarın bu çaptaki bir cari açığı kapatabilecek bir dış borçlanma yapabilmesi zor görünüyor. Kaldı ki böyle bir borçlanma ancak çok yüksek faizler ödeyerek yapılabiliyor.

Ayrıca sadece 58 milyar dolar civarındaki bir cari açığın finansmanı değil, bir yıl içinde vadesi dolacak olan 200 milyar doları aşkın dış borcun servisinin (2) yapılabilmesi ve döviz kurundaki yükselişin kontrol altına alınabilmesi için de büyük çapta dövize ihtiyaç var.

Eriyen döviz rezervleri

Geçen yıla kadar cari açık bir ölçüde Merkez Bankası rezervlerinin kullanılmasıyla da kapatılıyordu ve kaçınılmaz olarak cari açık arttıkça döviz rezervleri giderek azalıyordu. Ancak geldiğimiz nokta itibarıyla artık bu yol da kapalı zira bu rezervler artık mevcut değil.

Nitekim Merkez Bankası verilerine göre, bu yılın Nisan ayında brüt rezervler, bir önceki aya göre yüzde 6,2 azalarak 114,9 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Bu dönemde alt kalemler itibarıyla, brüt döviz rezervleri bir önceki aya göre yüzde 2,9 azalarak 60,9 milyar dolar, altın cinsinden rezervler ise yüzde 11,0 azalarak 46,4 milyar dolar oldu. (3) Rezervlerdeki bu azalmanın sürdüğü ve 2 Haziran tarihinde döviz cinsinden rezervlerin 58,2 milyar dolara, altın cinsinden rezervlerin ise 42,2 milyar dolara gerilediği (4) görülüyor.

“Savaşı neden kaybettiniz? Çünkü cephanemiz kalmamıştı…”

Ancak Türkiye'nin brüt döviz rezervlerinin tamamı gerçekten kullanılabilir durumda değil. Çünkü 46 milyar dolar civarında bir rezerv başta Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Güney Kore gibi ülkelerin merkez bankalarıyla yapılan takas anlaşmaları ve Merkez Bankası’nın yurt dışı depo borçlarıyla ilgili. Bu da ancak örneğin Katar ve BAE merkez bankalarının rızasıyla Türkiye’nin uluslararası piyasalardan dolar satın alabileceği anlamına geliyor. Bu yüzden de uzunca bir süredir Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerinin ekside olduğu yaygın bir biçimde ileri sürülüyor.

Bu yılın başlarından beri TL’nin değerini sabit tutabilmek için piyasaya ayda 5 milyar doların üzerinde satış yapan, buna karşılık da sadece ilk dört ayda 30 milyar dolara ve yıllık 58 milyar dolara yakın bir cari açık veren bir ekonomi için bundan daha sıkıntılı bir durum olamaz.

Bu durum bir anekdotta anlatıldığı gibi, savaşta yenik düşen bir ordunun komutanına “savaşı neden kaybettiği” sorulduğunda, komutanın  “ en az 10 sebep sayabileceğini ve bunların başında cephanelerinin tükenmesinin geldiğini” söylediğinde, üstünün ona “o halde gerisini saymana gerek yok” demesine benziyor. Yani rezervleri tükenmiş bir ekonominin, dışarıdan destek almadan döviz krizi ile baş edebilmesi imkânsız.

Bu yaz çok “sıcak” geçebilir

Kısaca, ekonominin kaderi önümüzdeki haftalarda gerçekleşecek bazı şeylere bağlı gibi görünüyor. Daha açık söylemek gerekiyorsa, Merkez Bankası’nın önümüzdeki birkaç haftadaki rezerv durumunun ne olacağına ve Körfez ülkelerinden ve Rusya’dan gelebilecek olan finansmanın boyutuna ve bileşimine bağlı olarak ülke bu yaz kullanılabilir rezervlerini tamamen tüketebilir ve ciddi bir döviz krizine girebilir.

İşte bu sıkıntılı tablo Hazine ve Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in ve Merkez Bankası başkanlığına H. Gaye Erkan’ın atanmasını zorunlu kıldı. Özetle, bundan böyle Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin doğulu komşularından, Şimşek ise batılı finansörlerden yeni finansman kaynakları bulmaya çalışacaklar.

Otokratik rejimin kilit kurumu Merkez Bankası

Her ne kadar, Türkiye’nin brüt dış borç stokunun (31 Aralık 2022 tarihi itibarıyla) milli gelire oranının yüzde 50,7 ve net stokun oranının yüzde 26,0 gibi göreli olarak düşük olduğu ileri sürülse de (5), gerçek durum bu değil. Çünkü Hazine verilerine yansımayan ve Merkez Bankası tarafından üstlenilen çok ciddi bir döviz cinsinden yükümlülükler de söz konusu.

Öyle ki Merkez Bankası ciddi boyutta borçlu konumunda (ve bu borcu karşılayabilecek döviz rezervlerinden mahrum). Banka, özellikle de uygulanan yanlış faiz politikası sonucunda yükselen kuru bir yerde tutabilmek ve TL’nin aşırı biçimde değer kaybetmesini önleyebilmek için, sadece kendi döviz rezervlerini eritmekle kalmadı, aynı zamanda Türkiye’deki ticari bankalardan ve başta Körfez ülkeleri ve Rusya olmak üzere diğer ülke merkez bankalarından da döviz borçlandı.

Ayrıca 21 Aralık 2021 tarihinde ilan edilen ve bankalarca uygulanan ve 2 Haziran 2023 tarihinde büyüklüğü 2,5 trilyon TL’yi (106 milyar dolar) bulan Kur Korumalı Mevduat programı çerçevesinde günümüze kadar onlarca milyar dolar tutarındaki dövizin bankalara ve ardından da Merkez Bankası’na aktarıldığı biliniyor.

Analitik Bilanço bize ne söylüyor?

Konuyu daha iyi anlayabilmek için Merkez Bankası’nın (MB) analitik bilançosuna bakmakta yarar var. Bu bilanço, Merkez Bankası bilançosu kalemlerinin belirli parasal büyüklükleri ifade etmek üzere toplulaştırılması ve netleştirilmesi yoluyla oluşturuluyor.

Analitik bilançonun pasifi “Toplam Döviz Yükümlülükleri” ve “Merkez Bankası Parası” olmak üzere iki ana kalemden oluşuyor. Bunlardan ilki olan “Toplam Döviz Yükümlülükleri” TL dışındaki yükümlülükleri, “Merkez Bankası Parası” ise MB’nin TL yükümlülüklerini ifade ediyor.

“Merkez Bankası Parası”nın “Toplam Döviz Yükümlülükleri”ne oranının görece yüksek olması yurt içi ekonomik birimlerin daha fazla TL bulundurduklarının bir göstergesi olurken, bu durumun para politikasının etkinliğini artırdığı kabul ediliyor.

Aksine, ekonomik birimlerin yabancı para (YP) bulundurma isteğinin artması, bankaların YP mevduatlarını ve dolayısıyla bankaların MB nezdinde tuttukları YP zorunlu karşılıkları artırıyor. Bu durumunsa analitik bilançonun pasifinde Toplam Döviz Yükümlülükleri kaleminin görece artışına neden olarak para politikasının etkinliğini kısıtladığı kabul ediliyor. (6)

Bu açıklamanın ardından analitik bilançoya baktığımızda şunları görüyoruz: Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçiminin ertesi günü olan 29 Mayıs 2023’te bilançonun pasif büyüklüğü 3,020 trilyon TL.  8 Haziran 2023 tarihinde bu yüzde 13,4’lük bir büyüme ile 3,425 trilyon TL’ye (146,6 milyar dolar) ulaşıyor.

Keza toplam yükümlülüklerin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan 2,392 trilyon TL tutarındaki Toplam Döviz Yükümlülüklerinin yüzde 15,4’lük bir artış ile 2,759 trilyon TL’ye (118,1 milyar dolar)  ve 628,1 milyar TL olan Merkez Bankası Parasının yüzde 6’lık bir artışla 666,5 milyar TL’ye çıktığı görülüyor Kısaca MB bilançosu iki hafta içinde yüzde 14 civarında büyümüş.

Toplam döviz yükümlülüklerinin yüzde 27’sini MB’nin yurt dışında yerleşiklere olan döviz yükümlülükleri (“Dış Yükümlülükler”), yüzde 72,8’ini ise MB’nin yurt içinde yerleşiklere olan döviz yükümlülükleri (esas itibarıyla kamu kesiminin ve bankaların MB’deki YP mevduatı) olan “İç Yükümlülükler” oluşturuyor.

Bankalar Merkez Bankası’na döviz veriyor

8 Haziran tarihi itibarıyla bankaların döviz mevduatı ise 1,676 trilyon TL (71,7 milyar dolar) ve bu İç Yükümlülüklerin yüzde 83,4’ünü oluşturuyor. (29 Mayıs’a göre yüzde 12,2 artmış).

Kısaca, Merkez Bankası bilançosunda yer alan iç borçları, dış borçlarının dört katı civarında. Yani Merkez Bankası Türkiye’deki ticari bankalardan, dolayısıyla da yurttaşlardan döviz borçlanarak döviz temin etmeye, eriyen rezervlerini telafi etmeye çalışmış.

Bu da Merkez Bankasının asıl işi olan para politikasının özellikle de enflasyon üzerinde neden etkili olamayacağının nedenlerinden birini oluşturuyor.

 

29 Mayıs 2023

8 Haziran 2023

Açıklama

PASİF

(Trilyon TL)

3,020

3,425

(% 13,4 artış)

Dolar) kuru

29 Mayıs’ta yaklaşık 20,0 TL ve 8 Haziran’da 23,36 TL olarak alındı

T. Döviz Yükümlülüğü

(Trilyon TL)

2,392

2,759

(% 15,4 artış)

 

Dış Yükümlülükler

(Milyar TL)

612,0

752,0

(% 22,9 artış)

 

İç

Yükümlülükler

(Trilyon TL)

1,780

2,006

(% 12,3 artış)

 

Bankaların döviz mevduatı (Trilyon TL)

1,494

1,676

(% 12,2 artış)

 

Merkez Bankası Parası(Milyar TL)

628,1

666,5

(% 6 artış)

 

Merkez Bankası’nın bir de takas sözleşmeleri yoluyla yerli bankalardan TL vererek aldığı ve bilançosunda yer almayan yaklaşık 40 milyar doların üzerinde dövizi var. (7) Böylece Merkez Bankasının toplam 158,1 milyar dolarlık bir döviz borcu mevcut ve bunun yaklaşık 126 milyar dolarlık kısmı içeriden alınan (bunun 111,7 milyar dolarlık kısmı Türkiye’deki bankalardan) alınan döviz borcundan oluşuyor.

Sonuç olarak

Gelinen nokta itibariyle ülke ekonomisi standart bir finansal krizden çok daha ciddi bir kriz ile karşı karşıyadır.

Çünkü örneğin bir panik anında bankalarda döviz mevduatı olanlar dövizlerini geri almak istediklerinde ve bankalar da Merkez bankasına verdikleri bu dövizleri çekmek istediklerinde Merkez Bankası’nın kasasında böyle bir dövizin olmadığı gerçeği ortaya çıkacaktır. Bu da tüm bankacılık sektörüne de sirayet edebilecek sistemik bir bankacılık krizine neden olabilecektir.

2001’de yaşanan benzer bir krizin iktidar yaptığı ve  IMF ve Batı karşıtlığı söylemlerini sürdüren bugünkü siyasal İslamcı- neo liberal iktidarın, kapıdaki döviz krizini öteleyebilmek için, bir yandan “IMF’siz IMF programı dayatacak olan” batı kökenli uluslararası finans kapitale, diğer yandan da doğunun despotik devletlerine ve sermaye çevrelerine bel bağlaması ibretlik bir durumdur ve aslında iktidar blokunun çözümsüzlüğünün önemli göstergelerinden biridir.

Dip notlar:

(1)    https://www.hmb.gov.tr/bumko-aylik-butce-gerceklesme-raporlari Nisan 2023 (30 Mayıs 2023).

(2)    Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri Gelişmeleri - Mart 2023 ve Ödemeler Dengesi Gelişmeleri - Nisan 2023, https://www.tcmb.gov.tr (10 Haziran 2023).

(3)       https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/istatistikler/odemeler+dengesi+ve+ilgili+istatistikler/uluslararasi+rezervler+ve+doviz+likiditesi (Nisan 2023).

(4)    https://evds2.tcmb.gov.tr/index.php?/evds/dashboard/6346 (12 Haziran 2023).

(5)    https://www.hmb.gov.tr/duyuru/31-aralik-2022-tarihi-itibariyla-turkiye-brut-ve-net-dis-borc-stoku (31 Mart 2023).

(6)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm (12 Haziran 2023).

     (7) TCMB, Finansal İstikrar Raporu - Kasım 2022, s. 56-57,  Grafik IV.2.6: TCMB Fonlaması (Milyar TL) ve Grafik IV.2.11: Net TL Para Takası İşlem Paylarının Gelişimi (%),   https://www.tcmb.gov.tr (10 Haziran 2023).