29 Mart 2019 Cuma

YEL DEĞİRMENLERİYLE KAVGA ETMEK


YEL DEĞİRMENLERİYLE KAVGA ETMEK

Mustafa Durmuş

29 Mart 2019

Yerel seçimlere 2 gün kala finans piyasaları alt üst olmuş durumda. Dolar geçen hafta sonu önce 5,50’lerden 5,80’lerin üzerine kadar çıktı. Ardından bu hafta başında 5,40 altına geriledi ve bugün tekrar 5,65’i gördü.
Menkul Kıymetler Borsası (BİST) son 3 yılın en büyük kaybını yaşarken, devlet tahvili faizleri (DIBS) yüzde 21’in üzerine çıktı. Londra SWAP (TAKAS) piyasasında gecelik TL faizi yüzde bir ara 1,300’ün üzerine kadar çıkarken, riski sigortalatma maliyetini gösteren CDS’ler 466 puan düzeyine yükseldi.
Kısaca döviz cephesinde TL- ABD doları arasındaki kur kavgası inişli-çıkışlı sürerken, diğer finansal araçlarda ciddi bir kötüleşme devam ediyor.
Bu gelişmeler ekonomistlerce Londra döviz SWAP piyasasındaki yabancı yatırımcıların spekülatif davranışlarının ve iktidarın buna karşı başlattığı operasyonun sonuçları olarak görülüyor. Doğallıkla olayı ekonomide olup bitenlerle ele alıyorlar ve aşina olmadığımız finansal terimlerle karmaşık bir mekanizmayı açıklamaya çalışıyorlar.
İktidar cephesi ise konuyu yine bir tür “beka sorunu” olarak sunuyor ve 31 Mart yerel seçimleri öncesinde TL’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyor. Nitekim Erdoğan’a göre “döviz kurundaki artış Batının, başta da ABD’nin, Türkiye'yi sıkıştırma operasyonu ama yapılan başarılı operasyonla bu ters tepti” (1).
Her iki bakışın da kendi içinde haklı yanları olabilir. Ancak konuyu daha iyi anlayabilmek için konuyu ekonomik analizlerin ötesine taşıyıp bazı önemli soruları sormak gerekiyor.
Bunlar sırasıyla:
(i) Bu denli finansallaşmış bir dünyada spekülatif saldırılar hep oldu ve bundan böyle de olacaktır. Ancak önümüzdeki 31 Mart seçimleri olmasaydı, daha doğrusu iktidar bloku açısından bu seçimler bu kadar sıkıntılı olmasaydı, yakın gelecekte ödenecek ağır ekonomik bedeller göze alınarak böyle bir karşı operasyon yapılır mıydı?
(ii) Bu müdahale sonucunda 5,40 altına düşürülen dolar kuruyla (bugün sonra tekrar 5,65’i gören) “dış güçlerin saldırılarını bir kez daha püskürtmüş” mevcut iktidar bloku derinleşmekte olan ekonomik kriz altında desteğini çekmeye başlayan seçmen kitlesini seçimlerde kendi adaylarına oy vermeye ikna edebilecek mi?
(iii) Bu karşı operasyonla elde edilen “zafer” kalıcı mıdır, yoksa sadece seçim sürecinde ihtiyaç duyulan bir zafer miydi? Ekonomi açısından seçimlerden sonra daha ağır bir tablo ile karşılaşır mıyız?
Bu sorulardan hareketle ekonomizmin dar kalıplarının ötesine gidip, daha hakiki değerlendirmeler yapabiliriz. Çünkü her ne kadar siyaset genelde ekonominin yoğunlaşmış bir tezahürü olsa da, devlet ve siyaset edilgen yapılar değiller. Siyaset alanında alınan kararlar, devletçe atılan adımlar ekonominin gidişatını ciddi olarak etkiler. Yani etkileşim tek taraflı değil, karşılıklı.
Bu anlamda son gelişmelerde ekonomi alanının içinde olup bitenlerden ziyade, siyasal alanda olup bitenlerin, zaruretlerin çok daha etkili olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Olaylar nasıl başladı?
Ekonominin geçen yılın son çeyreğinden itibaren yüzde 3 gibi bir oranda küçülmeye başlayarak resesyona girmesi, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olması, yüksek işsizlik, yüksek dış borç stoku, yüksek enflasyon gibi göstergeler döviz piyasalarında (Londra Swap / Takas Piyasası) faaliyette bulunan yabancı finansal yatırımcıların, son 1 yılda dolar karşısında yüzde 40 değer kaybetmiş TL’nin daha da değer kaybedeceği yönündeki beklentisini artırdı.

“Short” ile “Long yapmak”: Elin taşıyla elin kuşunu vurmak!
Bu yatırımcılar bankalardan kısa vadeli TL borçlanıp (“short yapmak” deniyor), bununla uzun vadeli dolar satın alırlar (“long yapmak”). Yani Londra piyasasına TL sunan Türk bankalarından ödünç TL alıp, bunun karşılığında faiz ödüyorlar (buna fonlama maliyeti deniliyor). Bu TL ile uzun vadeli doları takas ediyorlar.
Böyle bir operasyon dolara olan talebi artırarak doların TL karşısındaki değerini yükseltiyor. Bir süre sonra da değeri artan doları, değeri düşmüş olan TL ile takas ediyorlar. Bunun sonucunda TL’nin alım-satım değeri arasındaki farktan ciddi spekülatif kazançlar elde ediyorlar.
Bir tür “elin taşı elin kuşu” operasyonu yani. Günde trilyonlarca doların finansal olarak işlem gördüğü bir küresel ekonomide servetin kendini bu şekilde büyütmek istemesinin sisteme aykırı bir tarafı yok.
Diğer yandan bu spekülatif vurgunun yapılabilmesi için dolarla takas edilecek bir başka para birimine, örneğin TL’ye ihtiyaç var. Spekülatörler bu parayı ancak az sayıda Türk bankasından sağlayabiliyorlar. Bu nedenle de bu büyük oyunda bankaların TL’yi verebilecek konumda ve istekte olmaları son derece önemli. Ayrıca bu parayı geçici olarak kiralama maliyetinin (TL faizi- fonlama maliyetinin) yüksek olmaması gerekiyor. Aksi takdirde böyle bir faiz arbitrajı yapmanın anlamı kalmıyor.
Olayın spekülatif yanı bilindiğinden Türkiye geçen Ağustos’ta Türk Bankalarının döviz SWAP piyasalarında kiraya verebilecekleri TL miktarını yarı yarıya düşürerek, bankaların öz kaynaklarının yüzde 25’i ile sınırlandırmıştı.

Mızıkçılık
Bu hafta başında ise kurdaki hızlı yükselişi durdurabilmek için, Türkiye tarafı deyim yerindeyse tekere çomak soktu, yerli bankalara Londra SWAP piyasalara TL vermemeleri yönünde talimat verdi. Yani spekülatörlerin kullanacakları TL’yi iyice kıstı.
Böyle bir karşı hamleyi beklemeyen yabancı yatırımcılarsa TL açık pozisyonlarını (short) kapatmaları gerektiğinden, hızla TL edinme yoluna gittiler, bu da bu piyasada bir hafta önce yüzde 22 olan gecelik TL faizlerini yüzde 1300’e kadar çıkarttı. 2001 krizi öncesinde görülen en yüksek seviye ise sadece yüzde 71'di (2).
Böylece spekülasyon oyunu (geçici de olsa) bir şekilde bozulmuş oldu. Üstelik TL temin ederek böylece açık pozisyonunu kapatmak için yatırımcı dolar satmaya başlayınca dolar kuru iki günde 5,40’ın altına kadar düştü.

Pirus Zaferi mi?
Karşı operasyonla spekülatörler cezalandırıldı, ama bu daha ilk raunt. Belki 1 Nisan öncesinde kurdaki aşırı yükseliş önlendi ama asıl önemli olan bundan sonra ne olacağı.
Çünkü Türkiye’de hem üretim, hem tüketim, hem de ihracatta değirmenin suyu dışardan geliyor. Yani Türkiye ekonomisi büyüyebilmesi için verdiği cari açığı asıl olarak sıcak para ile kapatıyor. Sıcak paraya yön verenlerle döviz SWAP piyasasında spekülasyon yapanlar aşağı yukarı aynı finansal yatırımcı kuruluşlar.
Yani cezalandırılan ve bu nedenle de güvenleri daha da yiten yabancı yatırımcılar TL cinsinden yatırımlarını sadece döviz takasları aracılığıyla yapmıyorlar. Menkul kıymetler borsasına (BİST) ve devlet tahvillerine ve bonolarına (DİBS) TL cinsinden yatırım yapıyorlar. Bankalardan TL bulamadıklarında, açık pozisyonlarını kapatabilmek için bu kez borsadaki kâğıtlarını satıyorlar ve/veya DİBS satışına yöneliyorlar. Bu arada yaşadıkları son operasyonun da etkisiyle Türkiye’deki yatırımları konusunda daha dikkatli olacaklardır. Kısaca finans sermayenin gemiyi terk etme işi hızlanabilir.
Nitekim karşı operasyon sonrasında dediğimiz oldu ve BİST 100 Temmuz 2016’dan bu yana günlük en büyük kaybı yaşadı (yüzde 5,7). Yabancı yatırımcılar TL portföylerini elden çıkarmaya başladılar. Tahvil faizlerinin yanı sıra CDS’ler hafta başındaki değerinin 100 puan üzerine çıktı (3).

Adım adım finansal krize doğru
Bu durum sürerse bundan böyle cari açık nasıl fonlanacaktır? Bunun için yine kaynağı belli olmayan paralar mı ülkeye getirilecektir? Bunun ekonomik ve siyasal sonuçları neler olacaktır? Bunlar yanıtları net olmayan sorular.
Ancak net olarak bazı gelişmeleri öngörmek mümkün. Yabancıların (bıyıklı yabancılar dâhil) TL cinsinden tuttukları portföylerini satışa çıkarması ve dolara dönüş yapması döviz kurunu tekrar yükseltecek. Hali hazırda çok yüksek olan özel sektör dış borçlarının TL karşılığı artacak. Fiilen resesyonda olan ülkedeki şirket batışları hızlandıracak, işsizlik artacak…
Aynı zamanda (borsada kote yerli bankaların hisselerinin değerlerindeki düşüşten de görüleceği gibi), bankaların zarar etmesine neden olarak finansal krizin bankaları da kapsamına almasıyla sonuçlanabilecek.
Bu yüzden olsa gerek, olayın geçtiği İngiltere’de yayımlanan The Guardian Gazetesinin ekonomi editörü Elliot, Erdoğan'ın spekülatörlere açtığı savaşı Türkiye’de kısa ve uzun vadede ağır maliyetlerle sonuçlanacak klasik bir Pirus zaferi olarak nitelerken, bunun resesyona doğru ilerleyen küresel ekonomide yükselen ekonomileri de olumsuz etkileyeceğini ileri sürdü (4).
Ayrıca 27 Mart günü Hazine, kamu kurumlarına 1,8 milyar TL ve bankalara 8 milyar TL olmak üzere toplam 9,8 milyar TL iç borç (DİBS) geri ödemesi yaptı. Buna karşılık, aynı bankalar bir gün önceki iki ihale ile sadece 2,6 milyar TL’lik DİBS aldılar. Yani bankaların elinde 5,4 milyar TL nakit para var (5).
Resesyon koşullarında bu bankaların yatırımcıya yeni kredi vermeleri düşünülmezse, bu parayı finans piyasalarında kullanacakları açık. Böylece 1 Nisan sonrasında kurları yeniden yukarı çekecek bir gelişmenin fitili de ateşlenmiş olmaz mı?

Şimdi soruyu tekrarlayalım: Bu Pazar yapılacak olan yerel seçimler iktidar bloku açısından son derece riskli bir konumda olmasaydı, büyük illeri kaybetme korkusu bu denli açık yaşanmasaydı, iktidar böyle bir operasyona girişir miydi?
Yanıt aslında belli: Bu karşı operasyon olmasaydı, büyük olasılıkla dolar kuru 6’nın üzerine çıkacaktı. Bu da seçim arifesinde iktidar blokunu iyice zora sokacaktı. Böylece kısa vadeli siyasal çıkarlar ve ihtiyaçlar ekonominin uzun vadeli ihtiyaçlarının önüne (olası büyük kayıplara rağmen) geçti. Yani ekonomiden ziyade siyaset belirleyici oldu.

Spekülasyon ve kapitalizm: Tahinle pekmez gibi
Bu olayın bize öğretmesi gereken bazı şeyler olmalı. Öncelikle, siyaset ekonominin yoğunlaşmış bir hali olduğu kadar, ekonomideki kötü ya da iyi gidişatın temel belirleyicisidir. Yani gelişmelerden spekülasyon olgusu kadar, siyasiler de sorumludur.
İkinci olarak, burjuva ideolojisi ışığında iktisadi analizler yapılırken, genelde sistemik-yapıya ilişkin faktörlerden ziyade öznelere başvurulur. Örneğin spekülasyon konusu tartışılırken, spekülatör birey ya da bankerlerin davranışlarına odaklanılır, fatura sadece onlara kesilir. Böylece spekülasyona izin veren ya da onu yaratan yapılar (ekonomik sistem-finansallaşma olgusu, rekabet, makroekonomi politikalar, devletin yönetiliş biçimi-siyaset gibi) ya da bir bütün olarak kapitalist sistem göz ardı edilerek bu yapılar aklanmış olur.

Yapı / Sistem - Özne İlişkisi
Oysa yapı-sistem özneyi biçimlendirir, güçlendirir ya da kısıtlar. Öyle ki farklı bir niyet içinde olsalar dahi sistem bu özneleri niyetlerinin dışında davranmaya itebilir.
Kuşkusuz sadece yapıya-sisteme odaklanılarak, öznenin (örneğin politikacılar ya da kapitalistler, bankerler) analizlerde ihmal edilmesi bunların zarardan sorumlu tutulmayarak aklanması gibi bir yanlışlıkla sonuçlanabilir.
Bu nedenle de spekülasyon gibi bir olguyu bilimsel olarak analiz ederken, hem yapının (kapitalist finansallaşma- ekonomi politikaları), hem de öznenin (spekülatörler, bankerler) her ikisinin de sorumlu tutulması gereklidir.
Bu bataklık-sivrisinek ilişkisi gibidir. Sivrisineklerden kurtulabilmek için nasıl bataklığı kurutmak gerekiyorsa, spekülasyonu ortadan kaldırmak için buna izin veren sistemi, yapıyı ortadan kaldırmak gerekir.
Özcesi, spekülasyon kaynaklı yaşanan sıkıntının nedeni kapitalizm, özellikle de her türden düzenlemeden, kontrolden uzak, aşırı finansallaşmış küresel kapitalizm ve bizim bu sisteme eklemle biçimimizdir. Biz, önce Özal döneminde (1989’da), sonra 2009’da yabancı sermaye hareketlerini bütünüyle serbest bırakarak, dolarizasyonu teşvik ederek bugünkü spekülasyonu kendi ellerimizle hazırladık.
Başka bir deyişle, finansallaşma üzerinden sermaye ve servet birikimine yönelen neo-liberal ve neo-muhafazakar iktidarlar ve etraflarındaki sermaye grupları, son 16 yıldır böyle bir finansallaşmanın ana ayağı olan inşaat sektörüne yatırım yaparken, bunun için sıcak paraya ve bankalara yaslanırken, ülke ekonomisini bu tür spekülatif saldırılara açık hale getirdiler.
Bu nedenle de küresel kapitalist-emperyalist sisteme, dolayısıyla uluslararası finans kapitalin hegemonyasına ve onun son 30 yıldır belirleyici özelliği olan finansallaşma ve neo-liberalizme karşı çıkmadan, sadece önerilen mali ve iktisadi reformlarla, bırakın toparlanmayı, finansal spekülatif saldırılardan ve bunların tetiklediği finansal krizlerden kurtulabilmek de mümkün değildir.

Dip notlar:


Formun Üstü
Formun Altı


23 Mart 2019 Cumartesi

“GEL GİT EKONOMİSİNİN” SON PERDESİ SAHNELENİYOR


“GEL GİT EKONOMİSİNİN” SON PERDESİ SAHNELENİYOR

(Hem küçüldük, hem işsiz kaldık (2)

Mustafa Durmuş

23 Mart 2019

Geçen haftanın en önemli iktisadi konusu ekonomideki sert çakılma ve yüksek işsizlikti. Henüz bu şoku atlatamadan, bu hafta krizin bildik bir diğer işareti “ben de varım” diye kendini hatırlattı.
Cuma günü dolar kuru 5,76’nın, avro kuru 6,52’nin üzerine çıkarken, BİST 100 endeksi uzun zaman aradan sonra ilk kez 100,000’in altına geriledi ve yüzde 3,45 kayıpla 99,835 oldu. Böylece para ve sermaye piyasalarındaki bir günlük kayıp-zarar yüzde 4,8 ila yüzde 5,5 arasında gerçekleşti (1). Yabancılar TL satıp döviz alırken, yerlilerin dövize ve altına yönelimi arttı. Portföy boşaltan yabancılar da borsada satışa ve TL’den çıkışa başladılar.

 FED faizleri sabit tuttu, DTH stopajı arttı ama…
Üstelik bu kayıplar, FED’in faiz oranlarını bu yıl artırmayacağına ilişkin kararına (2)ve bir gün sonra Türkiye’de döviz mevduat hesaplarında bir yıla kadar olan stopaj oranının yüzde 20'ye yükseltilmesine (3) rağmen gerçekleşti.
Normalde böyle bir açıklamanın ve dövizli hesapların faiz gelirlerinden alınan verginin artırılmasının kuru geriletmesi beklenirdi. Tersi oldu, kur yükseldi. Bunda Trump’ın Golan Tepeleri ile ilgili açıklamasının (4), ardından da Erdoğan’ın Trump’a verdiği tepkinin etkili olduğu ileri sürülebilir (5). Belli ki (Rahip Brunson gerilimi sırasında yaşandığı kadar olmasa da) iki ülke lideri arasında bir süredir devam eden gerilim kurun yükselişinde etkili oldu.
Sonuç: Kur yükseldi, hayat daha pahalı hale geldi. Dolar borçlusu şirketler iflasa bir adım daha yaklaşırken, işsizlik daha da artacak.
Kuşkusuz para ve sermaye piyasalarındaki bu son gelişme geçen yıl Mayıs-Ağustos ayları arasında yaşanan finansal kriz tehlikesinin bir kez daha gündeme taşınmasına neden oldu. Özellikle de Financial Times’da yayımlanan bir makalede (6) söz edildiği gibi, bankaların geri ödenmeyen kredilerinin miktarındaki hızlı tırmanış, sadece zombi şirket sayısının daha da artmasıyla değil, bu şirketlere kredi açmış olan bankaların da kriz potasına girmesiyle sonuçlanabilir.

Otoriter siyaset finansal krizi yakınlaştırıyor
Finansal bir kriz tehlikesi gerçekten var mı? Yüksek kur ve kısa vadeli dış borç, düşük rezervler, sıcak para hareketlerindeki daralma, yüksek faiz ve giderek artan takipteki kredilerin oranı gibi finansal göstergeler kriz fay hattının kırılganlığını gösteriyor. Buna, yaşanması beklenen depremi öne çeken otoriter siyasetin dili dâhil de edildiğinde, yeni bir finansal kriz olasılığının yüksek olduğu söylenebilir.
Gerilimle beslenen otoriter siyasetin 1 Nisan’dan itibaren normalleşmesini sağlayacak işaretler olmadığı gibi, iktidar blokunun 31 Mart seçimlerinde büyük kentlerde yaşayacağı bir hezimet bu gerilimin daha da tırmanmasıyla sonuçlanabilir. Bu tür gerilimlerin finans piyasaları üzerindeki etkisini ise uzunca bir süredir yaşayıp deneyimliyoruz.

Sıcak para: Can suyu olduğu kadar öldürücü de…
Bu arada Türkiye ekonomisinin can suyu olarak kabul edilen yabancı sermaye (ağırlıklı olarak sıcak para) hareketleri açısından da parlak bir gelecek bizi beklemiyor. Zira IMF ve OECD başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar bu yılın küresel ekonomide yavaşlama (hatta resesyonlar) yılı olabileceğinin altını çiziyorlar.
Bu da bizim gibi ülkelere doğru olan sermaye akımlarının giderek azalıp kurumasıyla, bizdekilerinse (yerliler dâhil) dışarı kaçmasıyla sonuçlanıyor. Böyle olunca da gelirken can suyu olan giderken öldürücü oluyor.

Merkez hapşırdığında Çevre nezle olur!
Finansal krizin teorik açıklamasını şöyle özetlemek mümkün: Azgelişmiş, emperyalizme bağımlı kapitalist çevre ekonomileri, emperyalist-kapitalist sisteme (merkeze) olan eklemlenme biçimine bağlı olarak krize girerler. Bu ekonomilerdeki kriz dinamiklerini daha ziyade uluslararası sermaye hareketlerindeki med cezirler (gel gitler) biçimlendirir.
Somut bir örnek verirsek, Türkiye ekonomisini krize sokan dinamikler ülkenin emperyalist-kapitalist sisteme eklemlenme tarzı ile şekilleniyor. Öyle ki geç kapitalistleşmiş, özünde yarı sömürge olma özelliğini tam olarak ortadan kaldıramamış bir ülke olarak Türkiye, hızlanan küresel finansallaşma olgusuna paralel bir biçimde sırasıyla; küresel finansallaşmanın hızlandığı dönemlerde hızlı büyürken (2003-2007 dönemi gibi), küresel sermaye hareketlerindeki büyük çaptaki dalgalanmaların, gelgitlerin ortaya çıktığı zamanlarda krize giriyor. 2001, 2009 ve 2018 krizleri bunun somut örnekleri.

Rantçı ekonomi, rantçı zengin ve rantçı devlet
Yani yaşamakta olduğumuz krizin politik ve jeopolitik nedenlerinin üstünde asıl nedeninin; ülkede son 15 yıldır uygulanmakta olan sermaye birikim stratejisi olduğu gerçeğini görmeliyiz. Bu strateji, dışarıdan sağlanan bol kaynağı içerde asıl olarak, rantı-kârlılığı yüksek alt yapı ve üst yapı inşaat projelerinde ve finans sektöründe kullanmayı içeren, bunu da devletin her türlü desteğiyle yapmayı gerektiren bir strateji.
15 yıl boyunca uygulanan bu strateji milyonlarca insanı yoksullaştırırken, özellikle de inşaat ve bankacılık sektöründe ciddi bir servet birikimi ve yeni servet zengini yarattı. Bunun karşılığında 310 milyar dolar civarında, geri ödenmesi çok zor bir hale gelen, büyük çapta bir özel sektör dış borç stoku, 180 milyar dolara yakın kısa vadeli dış borç ödemesi, kırılganlığı son derece yüksek, derin fay hatlarına sahip bir ekonomi bıraktı. Lehteki küresel koşullar tersine dönmeye başladığında değirmenin suyu azalmaya ve kriz dinamikleri kendini dayatmaya başladı.

Değirmenin suyu kesilir mi?
Buradaki kritik soru, gelen yabancı kaynağın kuruyup kurumayacağı, yerliler dâhil mevcut sermayenin çıkışının hızlanıp hızlanmayacağı, kısaca ülkenin değirmenini çalıştıran suyun kesilip kesilmeyeceği sorusu.
Çünkü yabancı kaynak girişini anlatan cari açığın, 55 milyar dolarlardan 30 milyar doların altına kadar düşmesi, ekonomik daralmanın ne denli ciddi olduğunu gösterdiği kadar, bu açığın yüzde 70’inin kaynağı belirsiz para ile karşılanmış olması da, böyle bir yolun yürünmesinin giderek zorlaştığını ya da çok büyük sosyal ve siyasal bedeller ödenerek bu yola devam edilebileceğini gösteriyor.

Ötenazi ve korku gel gitleri
Sıcak paraya bağlı olarak büyümenin krizlere nasıl yol açtığını Hintli ekonomist Prof. Patnaik bir makalesinde (7) çok güzel özetliyor.
Patnaik azgelişmiş ülkelerdeki krizlerin nedenlerini açıklarken kapitalist sınıfı ve azgelişmiş ülkelerin ekonomik gidişatını derinden etkileyen iki davranış biçiminden ya da ruh halinden söz eder: Ötenazi ve korku
Patnaik’e göre (8), kapitalizmde ekonomik faaliyetlerin düzeyi uzun süreli gel gitlere (med cezir) tabidir. Öyle ki ekonomi çıkıştayken bunlar kapitalistleri cesaretlendiren bir iksir gibi işlev görüyorlar. Güzel günlerin sürmesini bekleyen kapitalist girişimciler yurt içinde ve dışında risk almaya ve yüksek riskli, yüksek kârlı finansal yatırımlara yöneliyorlar. Hatta bu riskli yatırımlar inşaat, makine ve ekipman gibi fiziki yatırımlar biçiminde de olabiliyor ve bu durum genel olarak ekonomik canlılığın devam etmesini sağlıyor. Gerçekte ise bu durum, bir tür ötenaziyi haklı göstermeye yarayan sanal bir canlılıktan öte bir şey değil.
Diğer taraftan ekonomi inişteyken, yani ekonomi resesyona doğru gittikçe, tersi gerçekleşiyor. Kapitalistlerin risk algısı artıyor karamsarlığa düşüyorlar, mevcut yatırımlarını, varlık tutmaya ilişkin tercihlerini sorgulamaya başlıyorlar ve sonuçta yatırımlarını kısıyorlar. Bunun yerine (getirisi daha az olsa da ya da hiç olmasa da) nakitte kalmaya yöneliyorlar. Bu durum da ekonomik çöküşü hızlandırıyor.
Ayrıca dünya ekonomisi resesyona doğru giderken korumacılık eğilimleri de artıyorsa, bu durum hem merkez, hem de çevre ülkelerdeki sermaye açısından çok büyük bir risk oluşturduğundan finansal yatırımcılar risk almaktan kaçınıyorlar. Güvenli limanları konumundaki merkez ekonomilere geri dönmeye başlıyorlar.
Bu da çevre ülkelere doğru olan fiziki sermaye yatırımlarının yanı sıra, borsa, hazine bonosu ve devlet tahvilleri, banka kredileri ve mevduat gibi alanlara giden finansal sermaye akımlarının da kurumasıyla, hatta krizin derinleşip, karamsarlığın artmasıyla birlikte çevre ülke kapitalistlerinin servetlerini başta merkez ülkeler olmak üzere, yurt dışına kaçırmalarıyla sonuçlanıyor. Türkiye’de yerleşik bazı büyük sermaye gruplarının ve zengin bireylerin servetlerini bir süredir dışarı çıkartıyor olması bu durumun somut bir ifadesi.
Bu olduğunda (çevre ekonomilerindeki borsalarda yaşandığı gibi) finansal varlık fiyatları daha da düşüyor, döviz kuru hızla yükseliyor, altın gibi sağlam yatırım araçlarına ilgi artıyor. Tüm bunlar da yatırımları iyice baskılıyor, durduruyor ve böylece çevre ülkelerinin ekonomik çöküşleri daha da hızlanıyor.

Küresel ekonomik daralma sürüyor
Korumacılık savaşlarının ve birkaç yıldır sürdürülen küresel parasal sıkılaştırmanın da tetiklediği küresel kapitalist daralmanın yoğunlaştığına ilişkin çok sayıda işaret var. Bu konuda başta OECD, IMF olmak üzere uluslararası örgütlerin raporlarına bakmak yeterli (9).
Küresel ekonomik daralma derinleşip sürdükçe, uluslararası finans kapital güvenli limanlara dönmeye devam edecek. Bu durum bizim gibi ülkelerde ulusal paraların daha da değer kaybetmesiyle, yeni finansal kriz risklerinin ortaya çıkmasıyla ve fiziki yatırımların daha da azalarak merkez ülkelere göre çok daha derin bir resesyona girmesiyle (büyüme oranlarının çok daha hızla düşmesiyle) sonuçlanacaktır.

İşsizlik ve yoksulluk artmaya devam edecek
Türkiye’de son 15 yıldır uygulanan inşaat-emlak-finans üzerinden sağlanan yüksek ranta dayalı neo-liberal sermaye birikim stratejisi finansal kırılganlığı artırmasının yanı sıra, hem küçük ölçekli sanayi üretimini, hem de tarımdaki küçük üreticileri, yoksul köylüleri vuruyor.
Çünkü onları, yeni “çitleme” yöntemleriyle, 16. ve 17.yüzyıllardakini aratmayacak ilkel sermaye birikimi araçlarıyla topraklarından koparttı, yoksulluklarını artırdı ve kentlerdeki işsizler ordusunun bir parçası haline getirdi.
Bunu yaparken (aynı zamanda) kentlerdeki işçilerin reel ücretlerinin iyice düşmesini ve işçilerin daha da yoksullaşmasına neden oldu. Bir bütün olarak gelir ve servet bölüşümündeki uçurumu daha da derinleştirdi. Bir uçta yoksulların yığıldığı, diğer uçta ise az sayıda ultra zengin ve servet sahibinin yer aldığı bir korkunç bir sınıfsal ayrışma yarattı. Ve buna uygun otoriter bir rejim doğurdu.
Bu stratejiye ve bununla gelen otoriterleşmeye karşı çıkanlar ise “geri kafalılıkla”, “çağı yakalayamamakla”, en hafifinden “popülistlikle” ve hatta “teröristlikle” suçlandı.
Bu süreçte işçi – emekçi örgütleri iyice zayıflatıldı. Gerçek bir kurtuluş seçeneği sunabilen, kitlelere güven verebilen siyasal örgütlenmelerin yokluğunda, halk kitleleri, işsizler, yoksul köylüler, küçük üreticiler, gençler kendilerini bu duruma sürükleyen ideolojilerin, hareketlerin ve siyasal partilerin peşinden sürüklenmeye başladılar.
Kısaca, bir yanda ekonomideki sert çakılma, diğer yanda yıllardır uygulanmakta olan neo-liberal tarımsızlaştırma ve sanayisizleştirme politikalarının sonucunda enflasyon, işsizlik ve yoksulluk daha da arttı.
Son gelişmeler gösteriyor ki geçen yıl “döviz krizi” ve “borç krizi” şeklinde fragmanını izlediğimiz finansal kriz, önümüzdeki süreçte “bankacılık” sektörünü de kapsayacak şekilde büyüyecek. Bu da ülkeyi bir kez daha, emperyalizmin aracı örgütlerinden biri olan IMF gibi örgütlere muhtaç hale getirecek ve sistemin bekası için egemen sınıflar bizim adımıza yeni tavizler verecekler.

Çözüm örgütlü mücadele
Böyle bir distopya adım adım yaklaşırken, bu felaketi savuşturmanın bir yolu da olmalı. Bu; krizsiz, verimli ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme sağlayan, aynı zamanda adaletli, emek, doğa ve farklı kimliklere dost, çoğulcu demokratik bir ekonomik ve sosyal kalkınma ütopyasını gerçekleştirebilecek özne olduğumuzun bilinciyle mücadele etmektir.

Dip notlar:
(1) http://bigpara.hurriyet.com.tr/doviz/euro (22 Mart 2019 (saat 23.45 itibariyle).
(2) 
https://www.rte.ie/…/1037594-us-fed-holds-interest-rates-st… (20 March 2019).
(3) 
https://www.cnnturk.com/…/son-dakika-doviz-hesaplarinda-sto… (21 Mart 2019).
(4) 
https://edition.cnn.com/…/trump-golan-heights-tw…/index.html (21 March 2019).
(5) 
https://www.cnnturk.com/…/cumhurbaskani-erdogandan-golan-te… (22 Mart 2019).
(6) Laura Pitel, “Turkey: Erdogan’s struggle to lift flagging business”, Financial Times (19 March 2019).
(7) Prabhat Patnaik, “Neo-Liberalism and the Diffusion of Development”,
https://www.newsclick.in/neo-liberalism-and-diffusion-devel… (18 November 2018).
(8) Agm.
(9) Laurence Boone, “Global growth is weakening: coordinating on fiscal and structural policies can revive euro area growth”, 
https://oecdecoscope.blog(6 March 2019) ve https://www.bloomberg.com/…/the-federal-reserve-has-a-new-p…?(22 March 2019).




17 Mart 2019 Pazar

HEM KÜÇÜLDÜK, HEM İŞSİZ KALDIK (1)


HEM KÜÇÜLDÜK, HEM İŞSİZ KALDIK (1)

Mustafa Durmuş

18 Mart 2019

Geçen haftanın üzerinde en çok konuşulan iki iktisadi konusunun ekonomideki küçülme ve hız kesmeden artan işsizlik olduğu kesin.

TÜİK önce ekonomik büyüme verisini açıkladı. Buna göre Türkiye ekonomisi geçen yılın son çeyreğinde (Ekim-Kasım-Aralık aylarında) ortalama yüzde 3 oranında küçülmüş.  Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, beklentim yüzde 3 - 4 aralığında bir küçülmeydi.

Böylece 2017 yılını yapay bir yüzde 7,4’lük ekonomik büyüme ile kapatan ülkede beklenen oldu: 2018 yılının büyüme hızı, ilk çeyrekten son çeyreğe kadar sırasıyla; yüzde 7,4’ten, yüzde 5,3’e, yüzde 1,8’e ve yüzde – 3’e kadar düştü. Yani ekonomi çakıldı (1). Kişi başına düşen (aslında düşmeyen) milli gelir ise 9,362 dolara gerileyerek 2007 yılındakinin altına indi. Yani ana akım iktisatçıların temel ölçütüne göre dahi yoksullaştık.

Büyüme hesaplanırken esas alınan kurun TCMB kurundan 10 kuruş daha düşük hesaplanmasının küçülmeyi olması gerekenden az gösterdiği iddiasını bir kenara bıraksak dahi,  bu küçülmenin henüz bir başlangıç olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Çünkü ekonomideki küçülme bu yıl da sürecek. Öyle ki Türkiye ekonomisine ilişkin beklentilerini bir süredir kötüleştiren OECD’ye göre ülke ekonomisi 2019 yılında yüzde -1,8 küçülecek (2).

Uçağın motorları durdu

Ekonomimizi havada tutan motorların durumuna bir bakalım.  Sırasıyla son çeyrekte: Hane halkı nihai tüketim harcamaları yüzde - 8,9; kamu tüketim harcamaları yüzde - 0,5; ithalat yüzde - 24,4 ve sabit sermaye yatırım harcamaları yüzde - 12,9 azalmış. Artan yalnızca ihracat olmuş (yüzde 10,6) (3). (daha önce de sanayi üretim endeksinin yüzde 11 civarında düştüğü ve kapasite kullanım oranının yüzde 74’e gerilediği TÜİK tarafından açıklanmıştı). Yani uçağı uçuran motorlar durmuş.

Böyle bir ekonomik çakılmanın emekçileri vurmaması mümkün değil. Nitekim aynı dönemde işverenlerin yaratılan katma değerden aldığı pay yüzde 51,3 olurken, ücretlilerin payı yüzde 31,2’ye kadar gerilemiş (4).

Yani işçi, emekçi sadece mülksüzleşmemiş, ağır vergiler altında ezilmemiş, aşırı borçlanmamış, aynı zamanda ürettiğinin üçte birinden azıyla yetinerek iyice yoksullaşmış.

Finansal kriz ve küresel sermayeye verilecek yeni tavizler tekrar gündemde
Yaşamakta olduğumuz ekonomik krizin; yüksek borç stokları, özel sektörün kısa vadeli yüksek dış borçları, yüksek faiz oranları, yüksek döviz kurları ve yüksek enflasyon oranları gibi finansal göstergelerinin olduğunu biliyoruz. Buradan hareketle resesyon biçiminde reel bir ekonomik krizin yanı sıra, yeni bir finansal krizin hala gündemde olduğunu belirtmeliyiz. Döviz kurunun tekrar yükselmeye başlaması bunun işaretlerinden biri.

Bu da yerel seçimlerin ardından IMF’li ya da IMF’siz hangi biçimde olursa olsun, uluslararası finans kapitale yeni tavizlerin verileceğini ve bu arada halkın kemerleri daha da sıkmak zorunda kalacağını gösteriyor.


İşsizlik: Bizimki gönül işi…

Ancak işçiyi, köylüyü ve küçük üreticiyi yakından ilgilendiren asıl somut veri işsizlik ve istihdam verileri olmalı.  Çünkü yurdum insanı kendisi işsiz kalmadığı sürece krizin ne demek olduğunu anlayamıyor ya da başka söylemlerle bunu algılaması engelleniyor. Seçimler yaklaşırken ipliği iyice pazara çıkan havuz medyasının bu konudaki başarısını da takdir etmek gerekiyor.

OECD’ye göre Türkiye, geçen yılın son çeyreği itibariyle 42 ülke arasında (Güney Afrika, Yunanistan ve İspanya’nın ardından) resmi işsizlik oranı en yüksek 4. Ülke oldu (5). 

Çünkü (Aralık 2018 itibariyle) dar tanımlı işsizlik yüzde 13,5’e (6) ve geniş tanımlı işsizlik yüzde 20,9’a yükseldi (7). Tarım dışı işsizlik oranları ise genel ortalamanın en az 2 puan üzerinde seyrediyor.

1 yılda 1 milyon yeni işsiz yarattık

Böylece TÜİK’e göre işsiz sayısı 4,3 milyona,  DİSK’e göre 7,2 milyona yükseldi. Böylece son 1 yılda işsiz sayısı 1 milyonun üzerinde arttı. Kadınlar ve gençler işsizlikten en çok etkilenenlerin başında geliyorlar. Öyle ki tarım dışı kadın işsizliği yüzde 18,9 ve genç işsizliği yüzde 27’ye yükseldi (8).

TÜİK’in resmi işsizlik verileriyle DİSK’in verileri arasındaki farklılığın nedeni işsizlik tanımlarındaki farklılıktan kaynaklanıyor. TÜİK tarafından kullanılan standart işsizlik tanımına göre  (dar tanımlı işsizlik);  referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki kişiler işsiz kabul ediliyor. Bu tanıma rağmen 4 milyonun üzerinde işsizin ortaya çıkması durumun vahametini ortaya koyuyor aslında.

DİSK’in benimsediği geniş tanımlı işsizlik ise, klasik dar tanım kapsamında yer alan işsizlerin yanı sıra, iş bulma ümidini kaybeden işsizleri, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizleri, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanları kapsayan alternatif işsizliği de içeriyor.


Geçmiş geleceğin aynasıdır

Böylece Yeni Ekonomi Programı’nın yüzde 11,3’lük işsizlik hedefi tutmadığı gibi, yeni istihdam yaratarak istihdamı yükseltme hedefi de tutmadı. Tersine geçen yıl istihdam 633 bin kişi azaldı. Yani hem mevcut işi olanlar işsiz kaldığı gibi, yeni gelenler için yeni istihdam da yaratılamadı.

Bu gerçeklik ortada iken, “bu yıldan itibaren 2,5 milyonluk yeni istihdam yaratma” sözü ne derece tutarlı olabilir? Kaldı ki 2017 yılında yaratılmış olan 1,3 milyon istihdamın çok büyük bir kısmının çırak, stajyer ve kursiyerlerden oluştuğu biliniyor. Hesapta  “teorik ve/veya pratik olarak öğrenmesi için işyerinde çalıştırılan kimseler” olarak tanımlanan bu kesimler iş hukuku açısından işçi dahi sayılmıyorlar. Sigortasız çalıştırılan işçi sayısı ise 9,2 milyonu aşıyor. Kadın işçilerin böyle bir kayıt dışı istihdam içindeki payı yüzde 38’in üzerinde ve ne istihdamda ne de eğitimde olan gençlerin oranı yüzde 25’i buluyor (9).

Bu veriler Türkiye’nin (2017 yılında) neden güvenceli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi iş-istihdam koşullarına erişim açısından OECD ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde olabildiğini (10) yeterince açıklıyor olmalı.

Yanıtlarını vermemiz gereken iki soru

Bu noktada iki esaslı soru sorulmalı: İşsizliğin nedeni sadece ekonomik kriz midir? İşsizliği patlatan ekonomik kriz neden ve nasıl oluştu, bu krizin sorumluları kimler?
İlk sorunun yanıtı hem resmi verilerde yer almadığı, hem de iktisatçıların genelde konuşmadıkları ya da konuşmak istemedikleri bir gerçeği içeriyor: OHAL uygulamaları.

OHAL işsizlik nedeni oldu

OHAL’den bu yana işine son verilen toplam kamu çalışanı sayısı 130 binin üzerinde. Bunlar arasında eğitim alanında özel sektörde dahi çalışamayan akademisyenler, öğretmenler olduğu gibi, hastanelerde doktorluk yapamayan hekimler de var. Ayrıca OHAL’in resmi olarak sona ermiş olmasına rağmen kamu kurumlarından işten çıkartmalar küçük küçük de olsa devam ediyor.


Üniformalı istihdam: Yeni istihdam trendi

Peki, bu dönemde kamuda hiç mi istihdam yaratılmadı? Atılanların yerine alınanlarla birlikte son dönemde dilimize “üniformalı istihdam” olarak giren yeni bir istihdam biçiminde artış var. Yani polis, asker, güvenlik görevlisi, korucular.

Bunlara Maliye teşkilatında çalışan vergi memurlarını da eklediğimizde, bu istihdamın bir yandan devletin aldığı yeni biçimi özetlerken, diğer yandan üretmeyenin üreteni kontrol ettiği bir şeye dönüştüğü kolayca görülebiliyor.

Bu ise, içinde yaşadığımız sistemin etkinlikten, verimlilikten uzak, israfçı yanını sergilediği gibi, bu kesimlerin ücretlerini ödeyen başta üretenler başta olmak üzere toplumun bütünü üzerindeki vergi yükünü artıran adaletsiz yanını da ortaya koyuyor.

Bu kriz ne ilk, ne de son

Türkiye ekonomisi ilk kez krize girmiyor.  Ülkenin son 40 yıllık dönemi krizlerle dolu. Ancak yaşamakta olduğumuz kriz, hem ülkenin (özellikle de özel sektörün) yüksek dış borç stokları, hem de yükselen küresel faiz oranları ve artan korumacılık gibi olumsuzluklar nedeniyle bu 40 yılın en uzun sürecek ve en derin krizi olmaya aday gözüküyor.

Yani krizin (onu tetikleyen siyasal iktidarların sorumluluklarını da unutmadan) aslında kapitalizmin krizi olduğu söylenebilir ve şöyle tanımlanabilir:

Kapitalizm ücretli emek sömürüsü üzerinden elde edilen artı-değer, dolayısıyla da kâra dayalı bir sermaye birikim sistemidir. Krizler ise bu birikim sürecinin finansman temini- üretim ve tüketim aşamalarında yaşanan ciddi tıkanma anlarıdır.
Devam edecek….

Dip notlar:

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla, IV. Çeyrek: Ekim - Aralık, 2018.
(2)   Laurence Boone, “Global growth is weakening: coordinating on fiscal and structural policies can revive euro area growth”, https://oecdecoscope.blog (6March 2019).
(3)   TÜİK, agb.
(4)   Agb.
(5)   OECD, https://data.oecd.org/unemp/unemployment-rate.htm  (17 March 2019).
(6)   TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Aralık 2018 (15 Mart 2019).
(7)   DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdam Raporu (Mart 2019).
(8)   Agr.
(9)   DİSK-AR, agr.,  s. 13.
(10)                 OECD, “How does TURKEY compare? Employment Outlook 2017”  (July 2017).