24 Mayıs 2020 Pazar

‘NORMALLEŞME’ ALGISI VE KRİZ GERÇEĞİ


‘NORMALLEŞME’ ALGISI VE KRİZ GERÇEĞİ

Mustafa Durmuş

23 Mayıs 2020

Bugünlerde dünyanın birçok ülkesinde, Korona salgınının kontrol altına alındığı ileri sürülerek normalleşme, programları açıklanıyor. Nitekim bizde de asıl olarak Bayramdan sonra uygulanmak üzere dört aşamadan oluşan bir “normalleşme programı” açıklandı. (1)

Böyle programlarla (alınan bazı ilave bazı önlemlerle birlikte) salgınla ilgili tedbirler gevşetiliyor ve ekonominin tekrar açılması, ara verilen üretim, tüketim ve dağıtım faaliyetlerinin tekrar başlatılması öngörülüyor.

Herkesin “normal” ya da Korona sonrası normal” kavramlarına farklı anlamlar yüklediği gerçeği bir yana, sözü edilen normalleşme için koşulların oluşup oluşmadığı da bir başka tartışma konusu.

Siyasal iktidarların ve sermaye çevrelerinin açıklamalarından ve tutumlarından normalleşme için koşulların hazır olduğuna inandıkları ve bizleri de buna inandırmak istedikleri anlaşılıyor.

Olgu mu, algı mı?

Salgın ve ekonomik kriz birer olgu iken, normalleşiyoruz sözcüğü bir algı. Bu nedenle de yaratılan “normalleşiyoruz” algısına güvenerek hareket etmek ne kadar doğru olur?  Salgın ve ekonomik kriz olgularını irdelerken bu konuda yapılan resmi açıklamalarla yetinmek, geçerlilikleri tartışmalı bazı göstergelerle kendimizi sınırlandırmak yanıltıcı olmaz mı? Normalleşiyoruz algısının yaratılmasının derindeki hangi ihtiyaçlardan kaynaklandığına bakmak, böylece sorunu bilim yöntemiyle ele almak daha akılcı bir bakış açısı olmaz mı?

Kısaca salgınlar ve ekonomik krizler gibi olağanüstü dönemlerde yapılan açıklamaları bilimsel bir bakış açısıyla masaya yatırmak gerekiyor. Bizim için de (özellikle de, kitle üretim ve tüketim mekânlarının tekrar açılmaya başlanacağı Bayram sonrasında) halk sağlığı ve ekonomik durum açısından bu çözümleme son derece önemli.

Özeleştiri veren iktidarlara rastlamadık

Yakın tarihimizde hiçbir siyasal iktidarın başarısız olduğunda özeleştiri verdiğine tanık olmadık. İyice otoriterleşen yönetimler altında bu giderek imkânsız hale geliyor. Oysa demokratik hesap verilebilirlik gereği hükümetler,  sadece başarılarıyla övünmekle yetinmemeli, halka doğruları söylemekle ilgili yükümlülüklerine bağlı kalarak, başarısız olduklarında bunu itiraf edebilmeliler.

Uygulamada ise daha ziyade tersi oluyor. Kontrol ettikleri medya araçlarıyla topluma; hem salgın ile mücadelede çok başarılı oldukları, hem başka ülkelere göre salgından ekonomik olarak çok daha az etkilendikleri ve ekonomi yönetimindeki başarılarıyla, özellikle de ihracata yönelerek hızlı bir ekonomik toparlanma başlatmakta oldukları duygusu veriliyor.(2)  Böylece işe ekonominin yeniden açılmasının ve işçilerin geri dönüşlerinin haklı gerekçesi de oluşturulmuş oluyor.

Güvenilir olmayan, uyumsuz Covid-19 verileri

Diğer taraftan salgınla ilgili olarak açıklanan bilgiler pek de rahatlatıcı değil (en azından henüz değil). Öncelikle, dünya çapında vaka sayısının 5 milyonu aştığı bir anda,  Dünya Sağlık Örgütü, Belçika dışında hiçbir ülkeden salgınla ilgili olarak güvenilir bilgi gelmemesinden şikâyet ediyor. (3) Finansal Times Gazetesi ise salgından ölümlerin yüzde 60 oranında düşük gösterildiğini ileri sürüyor. (4)

Yani dünyada olduğu gibi Türkiye’de de salgın henüz sonlanmadı, işe dönüşle birlikte ikinci bir dalganın yaşanma olasılığı hala mevcut. Ekonomi ise  “V “ biçiminde hızlı bir toparlanma aşamasında hiç değil. “İthalatı zorlaştırırken yeni tedarik ülkesi olma fırsatını değerlendirerek ihracat patlaması yaşamaksa” hiç kolay değil.

Bu yüzden de hem sağlık, hem de ekonomiye ilişkin normalleşme haberlerini sorgulamak ve asıl olarak bu acelenin derinde yatan nedenlerini araştırıp ortaya çıkartmak gerekiyor.

Vakaların sadece yüzde 2’si yoksul ülkelerde (!)

Öncelikle, Koronavirüs salgını 210 ülkeyi ve 5 milyon insanı doğrudan etkiledi. Ama ülkelerin vakalarla ilgili olarak sunduğu veriler son derece kafa karıştırıcı. Öyle ki az gelişmiş ülkeler, dünya nüfusunun yarısını oluştururken, Koronavirüsün neden olduğu ölümlerin sadece yüzde 2’sinin bu ülkelerde gerçekleşmiş olması inandırıcı değil.

Bu çerçevede 30 Nisan’da küresel olarak gerçekleşen 230,000 ölümün yüzde 70’inin beş yüksek gelirli ülke olan ABD, İtalya, İngiltere, İspanya ve Fransa’da gerçekleşmiş olmasını (5), kalan yüzde 30’un dünyanın diğer ülke ve bölgelerde yaşanmasını bilimsel olarak izah etmek mümkün değil.

Bu durum “Tanrının zengin ülkeleri cezalandırması” gibi bilim dışı bir bakışla  açıklanmayacaksa, bunun bir tek açıklaması var: Dünyanın en az yarısından gelen pandemi ile ilgili veriler gerçek durumu yansıtmıyor.

Ayrıca dünya nüfusunun sadece yüzde 2’si civarında bir nüfusun enfekte olduğu bir durumda insanları tekrar sokaklara, üretim ve tüketim merkezlerine göndermeyi içeren “sürü bağışıklığını” zorlamak büyük çapta yeni vakalara ve ölümlere davetiye çıkartmaktır.

Kaldı ki bu yöntemle geliştirilecek bir bağışıklığın da kalıcı olmadığı,  SARS ve MERS’te elde edilen bağışıklığın ancak 1-3 yıl sürmesinden biliniyor.(6)

Yaşam mı, yaşam araçları mı?

Kısaca kapitalizm bizleri hayatta kalmakla, yaşam araçlarını üretmek arasında çok zor bir seçim yapmak durumunda bırakıyor.

Çünkü birçok kez vurgulandığı gibi, dünya böyle bir şeyi daha önce yaşamadı. Öyle ki bu salgın yüzünden dünya nüfusunun dörtte biri yani 2 milyar civarında insan evlerine kapanmak durumunda kaldı.  Üretim ve tüketimdeki bu sert durdurmanınsa ulusal hâsılaların ortalama yüzde 25’ine denk düşen bir kayba neden olacağı, hatta bazı sektörlerde bu küçülmenin yüzde 35’i bulurken, kapatılmanın aylık maliyetinin dünya ekonomik hâsılasının yüzde 2’si kadar olabileceği öngörüldü. (7)

Dünya ekonomisinin ilk üç ayına (birinci çeyrek) ilişkin veriler hiç de iç açısı olmayan bu öngörüyü doğruluyor. Fransa, İtalya ve Almanya gibi Merkez Ekonomiler resesyona girerken, özel yatırım ve özel tüketim harcamaları sert bir biçimde düştü.

ABD ekonomisi bu yılın ilk çeyreğinde yüzde (-) 1,2 küçülürken, kapanmanın asıl olarak gerçekleştiği ikinci çeyrekte bu daralmanın yüzde 20 – 30 arasında olması bekleniyor. İlk çeyrekte özel tüketim yüzde (-) 7,6 ve özel yatırımlar yüzde (-) 5,6 daraldı. Avro bölgesi ekonomisi ilk çeyrekte yüzde (-) 3,8 daraldı. Özel tüketim harcamaları yüzde (-) 3,1 ila 7,3 oranında geriledi. Bunlar 2008 krizi sonrasından çok daha kötü sonuçlar. İkinci çeyrekteki daralma ise beklendiği gibi çok daha fazla olacak. (8)

Krizi fırsata çevirmek

IMF’nin bu yıl için yüzde 5 küçülme öngördüğü Türkiye’de ise siyasal iktidar küresel tedarik zincirlerinde ortaya çıkan bozulmayı bir fırsat olarak değerlendirip, küresel bir tedarikçi rolünü oynamaya soyunmuş gibi görünüyor. Bu yönde ihracatçılara olan desteğini artırdı.  Örneğin MÜSİAD’ın önerdiği ve işçiler ve aileleri için modern cezaevlerini andıran “İzole Üretim Merkezlerinin”(9) kuruluşuna onay verdi.

Yani iktidar bloku, son 17 yıldır uygulanmakta olan bol dış kaynakla finanse edilmiş inşaat- alt yapıya dayalı birikim stratejisinin pandemi ile birlikte artık sürdürülmesinin imkânsız olduğunu görüyor ve yeni bir birikim stratejisine doğru geçiş yapmaya çalışıyor. Böylece politik olarak iktidarını da sürdürmek istiyor.

Daralan dünya ticaretinden pay almak (!)

Diğer yandan salgının nasıl ilerleyeceği ve bunun ekonomileri nasıl etkileyeceği belirsizliklerle dolu. Ama gidişatla ilgili olarak birçok veri yol gösterici olabilir. Bunlardan biri küresel ticaret verileri.

Dünya Ticaret Örgütü 2020 yılında dünya ticaret hacmindeki daralmanın yüzde 13 - 32 arasında olacağını öngörürken (10),  UNCTAD’ ın son raporuna göre (11), bu yılın ilk üç ayında dünya ticareti yüzde (-) 3 oranında azaldı. İkinci çeyrekte bu küçülmenin (ilk çeyreğe göre) yüzde 27’yi bulması bekleniyor.

Bu da ihracatın milli hâsıla içindeki payının çok önemli boyutlarda olduğu ve küresel tedarik zincirinin en önemli merkezleri olan Almanya ve Çin gibi ekonomilerdeki hızlı toparlanmayı imkânsız kılıyor.

Bu veriler ortada iken Türkiye’de siyasal iktidar bu ülkelerin yerini alabileceğimiz yönünde bir algı yaratıyor. Bunun işçiler, emekçiler açısından çok daha düşük reel ücretlerle, sağlıksız koşullarda ve daha sıkı çalıştırılmaktan başka bir anlam taşımayacağı bir yana,  Türkiye’nin bu sayılan ülkelerden temel bir farklılığı söz konusu: Bu ülkeler kredi alan değil, kredi veren ülkeler. Yani tasarruf fazlaları var. 

Türkiye ise dış kredilerle yani yabancı kaynakla üretimini sürdürebilen bir ülke.
Kredilerse kapitalizmde sermaye birikim makinesinin çarklarını yağlayan önemli bir araç işlevi görüyor. Çünkü üretimde yaratılan kârlar yeterli olmadığında,  uzun vadeli ve büyük projeleri finanse etmede kullanılıyor.

Borç krizi

Diğer taraftan kredi aynı zamanda borç anlamına geliyor. Eğer borç anapara ve faizi geri ödemesini yapabilmek için yeterince kâr yaratılamazsa bu borçlar kârları eriten ve sermayenin genişlemesi önleyen bir engele dönüşüyor. Mevcut borçlarını ve faizlerini ödeyebilmek için zayıf firmalar daha fazla borçlanmak durumunda kalıyor, böylece borçlar birikmeye başlıyor. Bu kısır döngü kriz zamanlarında birçok işletmenin iflasıyla sonuçlanıyor.

Şu anda Türkiye’nin yaşadığı durum tam da bu. Ülkenin borçlarını çevirebilmek ve ithalatını finanse edebilmek için dövize ihtiyacı var, ama bunu yeterince sağlayamıyor. Net döviz rezervleri erimiş durumda. Batı ile ilişkileri ve ülkenin mevcut kredibilitesi kolayca küresel finans piyasalarından borçlanmasını önlüyor. Bu sefer borç ve dert ertelemesi anlamına gelen TL/döviz takaslarıyla (swap) bu sorunu ötelemeye çalışıyor. Bunu yaparken de iktidarının asıl dayanağını oluşturan bazı sermaye kesimlerine ihracatı işaret ediyor,  “seçeneksiz değilsiniz” mesajını veriyor. Böylece bu kesimin desteğinin sürmesini sağlamaya çalışıyor.

Ancak küresel ticaretin durumu, ABD - ÇİN arasındaki artan gerilim ve diğer jeopolitik riskler ve bir yıl içinde ödenecek olan 168,5 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcun taşıyıcısı şirketler ve piyasalar bu sözleri satın alırlar mı, bunlara bel bağlarlar mı, bunu önceden kestirebilmek zor.

Bu biraz da salgının ve ekonominin bundan sonra nasıl gelişim göstereceğine, kârlı üretimin ne kadar yakın ya da uzak olduğuna ve siyasal iktidarın ekonomi yönetimiyle ilgili hem yerli, hem de yabancı piyasalara verebileceği güvene bağlı gibi gözüküyor.

Acelenin bir nedeni sermayenin baskın talepleri

Buraya kadar anlattıklarımız aslında siyasal iktidarların ekonomilerin açılmasında neden bu kadar acele davrandıklarını kısmen açıklıyor. Şöyle ki kapitalizm ücretli emek sömürüsünden kâr çıkartan bir sermaye birikim sistemi. Pandemiden bu yana yaklaşık 4-5 aydır, kâr çıkarımının odakları olan üretim alanları durma noktasına geldi, asıl olarak toplum için yararlı olan sağlık, bakım, gıda tedariki ve dağıtımı, sağlık malzemesi, hijyen ve temizlik üretimi gibi üretim alanları açık tutuldu.

Yani artı değerin kaynağı olan ücretli emek sömürüsü ya yapılamaz oldu ya da çok kısıtlandı. Bu durumun kapitalizmin doğasına ters bir durum olduğu açık.
Ekonomiler tekrar açıldığında işlerine dönecek olanlar,  dolayısıyla da virüs kapma riski ile karşı karşıya kalanlarsa sadece işçiler, emekçiler olacaklar. Patronlar ve yöneticiler açısından (fabrikaları, işyerlerini evden de idare edebildiklerinden), işçilerin hayatlarını riske atmak çok da abartılacak bir konu değil (ne de olsa aynı gemideyiz ve herkes fedakârlık yapmalı!).

Bir diğer neden: Boşalmakta olan Hazine

Sermaye sınıfının çıkarları ile ekonomilerin erken açılması tutarlı olabilir. Ancak bu neden devletler, hükümetler için de geçerli olsun? Ya da neden siyasal iktidarlar ve sermayedarlar aynı safta yer alsınlar?

Bu sorunun, Marksist öğretinin ortaya çıkışından bu yana, reddedilmesi zor bir yanıtı var. Şöyle ki sınıflı bir toplum olan kapitalist toplum egemen sınıf konumundaki burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını devletler eliyle yürütür. Özellikle de büyük ekonomik krizler söz konusu olduğunda sistemin devamı açısından siyasal iktidarların sermayenin yanında, emeğin karşısında saf tutması da kapitalizmin doğasına ters değil.

Ayrıca devletlerin temel gelir kaynağı vergi gelirleridir. Burjuva hükümetler her ne kadar ekonomik ve politik faaliyetlerini daha çok temsil ettikleri sınıfın çıkarları doğrultusunda organize etseler de (hem bunu sürdürebilmek), hem de tarafsızlık görüntüsü altında toplumun geri kalan büyük çoğunluğuna da bir kısım kamu hizmeti ya da devlet yardımları biçiminde bir şeyler veriyor algısı yaratabilmek için, vergi gelirlerine ihtiyaç duyarlar.

Vergi toplanamadığında

Devletlerin günümüzdeki vergi gelirlerinin asıl kaynağı üretim ve tüketimden alınan vergiler. İstisnai örnekler dışında örneğin sermaye ve servet vergilendirilmez. Ancak üretim ve tüketim (bu salgında olduğu gibi) ciddi bir kesintiye uğramışsa, devletler ihtiyaç duydukları vergileri toplamakta çok zorlanırlar.

Borçlanmanın ve para basarak finansman temin etmenin finans kapital açısından da, ekonominin bütünü açısından da hem kısıtları, hem de enflasyon, para değerinin düşmesi gibi olumsuz sonuçları söz konusu. Bu nedenle de üretimin ve tüketimin normalleşmesi ve devletin de işçinin yarattığı artı değerden vergi biçiminde payını alması gerekli. İşte devletleri salgın devam ederken (halk sağlığını riske atarak da olsa) ekonomileri erken açmaya iten bir diğer neden de budur. 

Son bir aydır ülkede 4,500 ürüne yüzde 30’a varan ek gümrük vergisi salınmasının (12) bir nedeninin de (döviz sorunu yüzünden giderek zorlaşan ithalatı kısmak olduğu kadar), devletin boşalan Hazinesine yeni vergi gelirleri aktarmak olduğu açık.

Bütçe alarm veriyor

Nitekim Bütçe ve Hazine’ye ait veriler alarm veriyor. Nisan 2020 tarihli Kamu Borç Yönetimi Raporu’na göre (13), henüz salgının tam olarak etkisini göstermeye başlamadığı Mart ayında dahi vergi gelirlerinde ciddi bir çakılma, bütçe ve Hazine açığında ciddi bir artış gözlemleniyor.

Öyle ki Şubat ayında 86,1 Milyar lira olan Merkezi Yönetim Bütçe gelirleri Mart ayında 47,4 milyar liraya düştü (yüzde 45 azalma). Gelir ve Kurumlar Vergisi gibi vergilerden oluşan dolaysız vergiler 37,0 milyar liradan 11,1 Milyar liraya (yüzde 70 azalma); KDV ve ÖTV gibi vergilerden oluşan dolaylı vergiler 34,7 milyar liradan 25,8 Milyar liraya (yüzde 26 azalma) geriledi.

Bunun sonucunda bütçe açığı (-) 7,4 Milyar liradan (-) 43,8 Milyar liraya (yüzde 592 artış) yükseldi. Hazine’nin anlık gerçek durumunu gösteren Hazine nakit açığı ise (+) 1,4 Milyar liradan (-) 47,4 Milyar liraya fırladı.

18 yılda 13 kat artan borçlar

Bütçe açığıyla birlikte borç stokları da ciddi biçimde arttı. Öyle ki toplam (kamu + özel) borç stokunun son 18 yılda yaklaşık 13 kat artarak 5 trilyon liranın üzerine çıktığı ülkede, brüt kamu borcu 2010 yılından bu yana 3 kat artarak 1,4 trilyon lirayı aştı (bunun yüzde 58’i iç borçtan oluşuyor).

Net dış borçlar ise 2010 yılından bu yana yarı yarıya artarak 437 milyar dolara ulaştı. Bu borçların yüzde 63’ünün bankacılık dışı reel sektörün borcu olması ise kriz döneminde döviz borcu olan reel sektör şirketlerinin ne kadar zor bir durumda olduğunu gösteriyor.

Bunların dışında Hazine garantili toplam 12,1 milyar dolarlık (yüzde 75’i kamu bankalarının üzerinde)  ve Hazine borç üstlenimli 17,2 milyar dolarlık dış kredinin varlığı Hazinenin durumunu daha da çarpıcı hale getiriyor.(14)

Sonuç olarak salgın sonrası derinleşen ekonomik kriz hem sermaye kesiminin, hem de devletin bir birinden farklı nedenlerle de olsa, ekonomilerin erken açılması konusunda birlikte hareket etmesine neden oluyor.

Sermayeyi kurtaralım, Hazineyi toparlayalım derken…

Kapitalizm, tarihindeki krizlerinden her zaman çıkmayı başardı. Bundan önceki krizlerinden krizin bedelini işsizlik, yoksulluk, kemer sıkma gibi sonuçlarla emekçilere; daha az vergi ödeyerek ve daha çok mali destek alarak devlete çıkarttı. Bu kez bunlara ilave bir şeyi deniyor: Salgın devam ederken ekonomileri erken açarak, kitlesel ölümleri göze alarak krizinden çıkmak istiyor.

Ancak henüz koşullar yeterince uygun değilken, sınıfsal çıkarlar ve devletin uğradığı zararlar nedeniyle işlere geri dönüşün başlatılması hem salgının tekrarlanmasına, dolayısıyla da yeni vakalara ve ölümlere neden olabilir, hem de bu durum ekonomilerin tekrar kapatılmasıyla, böylece daha ciddi krizlerle sonuçlanabilir. Kısaca sermayeyi ve Hazineyi kurtaralım derken, çok daha büyük bedeller ödemek durumunda kalabiliriz.

Bu ve benzeri tespitlerin ve uyarıların siyasal iktidarca önemsenmediği ya da önemsenmeyeceği çok açık. Nitekim salgını bir önemli uyarı olarak görüp, mevcut üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkileri üzerinde yeniden düşünüp; insandan, doğadan, emekten yana bir paradigmaya yönelmek yerine, salgını bir fırsat olarak görüp,  küresel tedarik zincirinin en ucuz parçası olabilmenin yolları aranıyor.

Emekten, halktan yana seçenek mevcut

Oysa emekten, halktan, toplumdan yana seçenekler mevcut. Öncelikle, “korunacak ekonominin kimin ekonomisi olduğu” sorgulanmalı ve “açlık ile ölüm arasında seçim yapmaya zorlanan” işçiler bu kıskaçtan kurtarılmalı.

Salgın kontrol altına alınana kadar zorunlu olmayan mal ve hizmet üretimine ara verilmeli, işçiler ücretlerini kesintisiz almayı sürdürmeli.
Küçük işletmelere (sadece belli işletmelere değil) kredi desteği sağlanmalı, tüm vadeli konut kredisi ve kredi kartı borçları kriz süresince iptal edilmeli. Devlet destekleri tekellere değil, topluma verilmeli.

Bizi kurtaracak olan atılımlar;  toplumun çok küçük bir zengin azınlığının çıkarlarını kollayan programlar değil, işçi sınıfından, emekçi halktan yana olan programlardır. Bu bağlamda salgınla birlikte iyice artan yoksulluğun, açlığın ortadan kaldırılabilmesi ve işsizliğin yönetilebilir düzeylere düşürülebilmesi için aşağıdaki radikal reformların gerçekleştirilmesi de talep edilmeli:

(i) İnsanımızın bağışa, yardıma, sadakaya değil, adil ücret gelirlerine ihtiyacı olduğu gerçeğinden hareketle, öncelikli olarak,  ücret sistemine müdahale edilmeli. Adil bir ücretlendirme ile emek sömürüsüne son verilmeli, bunu sağlayabilmek için de işçi sınıfının örgütlenmesinin önündeki engeller kaldırılmalı.

(ii) Başta kadınlara olmak üzere, herkese yaşanabilir bir ücret düzeyinin altında olmamak üzere “temel bir yurttaşlık geliri” sağlanmalı.

(iii) Finansmanı Merkezi Yönetim Bütçesinden karşılanmak üzere, yerel yönetimler, belediyeler ve kurulacak demokratik işçi kooperatifleri aracılığıyla yürütülecek “kamu garantili istihdam programları” ile salgınla sayıları daha da artan işsizlere iş ve gelir sağlanmalı.

(iv)  Ücretsiz ve nitelikli kamusal eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri ve ulaştırma başta olmak üzere, temel ekonomik ve sosyal altyapı hizmetleri etkin bir hale getirilmeli ve daha da genişletilip yaygınlaştırılmalı.

(v)Bütçedeki kamu harcamalarında yapılacak radikal değişiklikler ve ilerici vergi reformları ile ücretlilerin uğradığı emek sömürüsü azaltılmalı. Sermaye üzerinde alınacak vergilerle “kamusal hizmetler”, “yurttaşlık temel geliri” ve “kamu garantili istihdam programları” için yeterli fon oluşturulmalı. Bunu desteklemek için belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmalı.

(vi) Köylülerin toprağa adil erişimi sağlanmalı, tarımda gerçekleştirilecek demokratik tarım kooperatifleri biçimindeki örgütlenmelerle, güvenli ve ucuz gıda üretimi gerçekleştirilmeli.

(vii) AVM’ler ve büyük market zincirleri gibi tekelleşmeye, pahalı ve güvensiz gıda vb tüketimine, dışa bağımlılığa neden olan tüketim örgütleme modellerinden vazgeçilmeli.  Bunların yerine demokratik biçimde işleyen, denetlenebilir tüketici kooperatifleri kurulmalı.

(viii) Bunların hiç biri ülke demokratikleştirilmeden, ülkede kalıcı bir barış sağlanmadan gerçekleştirilemeyeceğinden ülke acilen demokratikleştirilmelidir. Demokratik bir anayasa yapılarak, mali ve idari yönden güçlendirilmiş yerel yönetimlerle birlikte yürüyen güçlendirilmiş bir parlamenter demokrasiye geçiş yapılmalıdır.

Anahtar sözcükler: Koronavirüs, Bütçe açığı, Hazine Nakit Açığı, Vergiler, Kamu borcu, İzole Üretim Merkezleri, Demokratik Kooperatifler

Dip notlar:

(3)  “DSÖ: Belçika dışında hiçbir ülke verileri doğru açıklamıyor”, BirGün Gazetesi (15 Mayıs 2020).
(4)  Global coronavirus death toll could be 60% higher than reported, https://www.ft.com (26 April 2020).
(6)  Chris Brooks, “Reopening Our Economy Right Now Will Result in Mass Death”, https://jacobinmag.com/2020/05/coronavirus-pandemic-reopen-economy-workers-crisis.
(7)  “Evaluating the initial impact of COVID-19 containment measures on economic activity”, http://oecd.org/coronavirus/en (28 March 2020).
(8)  C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Contours of the Covid-crisis”,  https://www.networkideas.org/featured-articles/2020/05/contours-of-the-covid-crisis/(5 May 2020).
(9)  “MÜSİAD salgın sonrası üretim hamlesi için kolları sıvadı”, http://www.musiad.org.tr (12 Mayıs 2020).
(10)                “Trade set to plunge as COVID-19 pandemic upends global economy”, https://www.wto.org (8 April 2020).
(11)                “ COVID-19 triggers marked decline in global trade, new data shows”, https://unctad.org (14 May 2020).
(13)                T.C. Hazine ve Maliye bakanlığı,  Kamu Borç Yönetimi Raporu  (Nisan 2020).
(14)                Agr.







17 Mayıs 2020 Pazar

KORONAVİRÜS SONRASI YENİ VERGİLER VE ZAMLAR



YENİ VERGİLER VE ZAMLARLA FATURA YİNE EMEKÇİLERE KESİLİYOR

Mustafa durmuş

16 Mayıs 2020


Mayıs ayına vergi artışlarıyla başladık. 13 Mayıs’ta sigaranın asgari maktu vergi tutarı yüzde 17,2 oranında artırılarak bir paket sigaradan alınan vergi 7,79 liradan 9,13 liraya çıkartıldı.

750 kalem mala ek gümrük vergisi

Bununla yetinilmedi, diğer vergiler peş peşe geldi. Dünya Gazetesinde yer alan bir habere göre (1), siyasal iktidar 21 Nisan’da 3 bin kalem ürüne getirdiği ek ithalat vergisine ilave olarak,  bu hafta başında, yeni bir kararla 750’ye yakın ürüne daha yüzde 1,9 ila yüzde 30 arasında ek vergi getirdi.  

Böylece yurtdışından gelen beyaz eşya, klima, spor malzemeleri, mücevher, zirai el aletler, inşaat malzemeleri, demir-çelikten teller, halatlar, kablolar gibi ürünlere 30 Eylül’e kadar yüzde 30’a varan oranlarda ilave gümrük vergisi uygulanacak.
Bu ek gümrük vergilerinin Mart ayında 5 milyar dolara yaklaşan cari açık nedeniyle, ithalata olan bağımlılığı azaltmak (adeta bir tür ithal ikameci bir stratejiye geçerek yerli üretimi desteklemek) niyetiyle getirildiği düşünülebilirse de, nesnel durum bu değil.
Çünkü başta çelik ve mücevher gibi sektörlerde uygulanmakta olan dâhilde işleme rejimi ve serbest ticaret anlaşmaları böyle bir yerli üretime dönüş stratejisini uygulamaya izin vermiyor.

Birikim rejiminin gereği yapılıyor

Kaldı ki emperyalist-kapitalist sisteme artık tam anlamda eklemlenmiş ve bu yönde 1980’li yıllardan bu yana neo-liberal bir birikim stratejisi uygulayan Türkiye kapitalizminin düğmeyi bir anda çevirerek, 1960’lardaki gibi kısmi de olsa ithal ikameci bir kapitalist birikim modeline geri dönüş yapması (sermaye sınıfının çıkarlarına ve onun ideolojisiyle hareket eden siyasal iktidara da ters düşeceğinden) çok zor görünüyor.

Vergi ve zamlarla ilgili son haber ise bugüne ilişkin. 16 Mayıs tarihinden itibaren  geçerli olmak üzere motorine 11 kuruş, benzine 9 kuruş zam geleceği açıklandı.(2)
Vergilerdeki bu üç gelişme bir arada değerlendirildiğinde siyasal iktidarın asıl kaygısının Korona salgını sonrasında düşen vergi gelirlerine karşılık artan harcamalarla iyice büyüyen bütçe açığını kontrol altına almak ve içi iyice boşalan Hazineye yeni gelir temin etmek olduğu anlaşılıyor.

Bu söylediklerimizi destekleyen verilere ise 15 Mayıs’ta açıklanan bütçe gerçekleşme raporundan ulaşmak mümkün.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın düzenli olarak yayınladığı Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu’na göre (3); Bu Ocak-Nisan dönemi bütçe açığı -72,8 milyar lira oldu. Geçen yılın aynı 4 aylık döneminde bu açık -54,5 milyar idi Yani 4 aylık açık yüzde 34’e yakın bir artış gösteriyor.

Nisan’da bütçe açığında yüzde 136’lık artış

Ancak Koronavirüsün bütçede neden olduğu etkiyi görebilmek için asıl olarak Nisan ve sonrası aylara ait verilere bakmak gerekir. Mayıs ayı henüz tamamlanmadığı için bunu bilmek mümkün değil ama Nisan verileri mevcut.

Öyle ki bu yıl sadece Nisan ayı bütçe açığı - 43,2 milyar lira oldu. Geçen yılın Nisan ayında bu açığın sadece  -18,3 milyar lira olduğu dikkate alınırsa, açıktaki büyümenin yüzde 136 gibi bir rekor oranda olduğu görülür. Bunun Mayıs^tan itibaren daha da artması hayli muhtemel. Çünkü harcamalar hız kesmezken vergi gelirleri yerinde sayıyor. Öyle ki yine Nisan ayında vergi gelirlerindeki değişim (geçen Nisan ayına göre) hızı sadece binde 7 olabildi.

Faizciye yapılan ödemede yüzde 235’lik artış
Bu dönemde faiz giderlerinin yüzde 235 oranında artması ise iktidarın hem nasıl bir hızla borçlanmak zorunda kaldığını, hem de vergilerimizin nasıl rantiyeye faiz geliri olarak dağıtıldığını gösteriyor. Öyle ki bu dönemdeki genel bütçe gelirlerindeki artış hızı sadece yüzde 43 oldu. Yani faiz harcamaları diğer giderlerden 5,5 kat daha hızlı arttı.
Yıllarca borca dayalı olarak büyümüş, diğer dönemlerinde de servet zenginlerini vergilemek yerine rantiyeden borç alarak açıklarını kapatmaya çalışmış bir ekonomi-politik modelin farklı sonuçlar üretmesi de beklenmezdi doğrusu.

Faiz dışı açıktaki artış yüzde 98 oldu
Nisan ayında faiz dışı açık – 26,2 milyar lira oldu. Geçen yılın aynı ayında bunun – 13,2 milyar lira olduğu düşünüldüğünde faiz dışı açığın neredeyse 2 kat (yüzde 98) oranında arttığı anlaşılıyor.
Bu da sorunun sadece faiz harcamalarında değil, asıl olarak bir süredir dillendirdiğimiz bir sav olan bir kamu maliyesi kriziyle sonuçlanabilecek olan bir yapısal bütçe kriziyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu da kaçınılmaz olarak yılın ikinci yarısından itibaren bir ek bütçe yapma ihtiyacı doğuracak.

Ek bütçe ihtiyacı
Kuşkusuz burada ek bütçenin büyüklüğünden ziyade, bunun kaynaklarının hangi harcamalardan kısıntılar ve hangi vergi kaynaklarına başvurularak sağlanacağı konusu önemli olacak.
Güvenlik harcamalarının kısılması ve sermayeye verilen desteklerin azaltılmasının yanı sıra bu kesimlerden toplanması gereken vergilerin tam olarak toplanması ve bir servet vergisi uygulaması bugün toplumun bütünü açısından ihtiyaç olsa da (4) siyasal iktidarın ek bütçeyi böyle düşünmediği çok açık.

Ekonomiye verildiği iddia edilen 200-525 milyar liralık destek
Vergiler ve bütçe alanında böyle gelişmeler olurken, Hazine ve Maliye Bakanının (detaylarını vermese de) Korona salgınından bu yana halka verilen desteğin 200 milyar lirayı (ve çarpan etkisiyle birlikte 525 milyar lirayı) bulduğunu iddia etmesi (5) çok çarpıcıydı.

Çünkü Korona salgını sonrasında açıklanan “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adlı destek paketi çerçevesinde; yüzde 75’i vergi ve benzeri ödemelerin ertelenmesi, kalan yüzde 25’inin ise kredi desteği biçiminde açıklanan ve toplamı 100 milyar lirayı bulan bu paketin nasıl 200 milyara çıktığını, dahası ne büyüklükte bir çarpan katsayısıyla çarpılarak bunun ekonomide 525 milyar liralık bir hâsıla genişlemesi yaratmakta olduğunu sadece bakan ve çevresi biliyor olsa gerek. (6)

Bizim bildiğimiz ise yoksul ailelere verilen 2 milyarlık nakit desteğinin sonradan 4,4 milyar liraya çıkartılmış olması. Bakanın açıklamalarını veri aldığımızda sözü edilen bu yarım trilyon liralık imkândan işsizlere, yoksulların payına sadece minik bir miktar (on binde 8) düşmüş.

Artan açıklara gerekçe bulma ihtiyacı

Böyle bir açıklama kanımızca, ciddi bir biçimde artmakta olan bütçe açıklarını bir şekilde gerekçelendirme ihtiyacının bir sonucu. Çünkü hızla artan bütçe açığı, bunun neden olduğu artan borçlanma ihtiyacı ve bütün bu nakit ihtiyacının bir süredir Merkez Bankasının para basmasıyla karşılanması ekonomik ve politik olarak sürdürülebilir bir durum olmaktan çıktı.

Öyle ki Merkez Bankasının böyle bir açığı fonlamak için kullanılması,  sadece tartışmalı enflasyon rakamlarını daha da yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda dolarizasyonu da körükleyerek, dövizin kurunu yükseltiyor, Türk lirasını daha da değersizleştiriyor. Ayrıca böyle bir yol kamu bankalarının riskini artırdığı gibi,  Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerini eritip, eksiye düşürüyor.

Farklı merkez bankalarıyla yapılabilecek TL/döviz swap (takas)  anlaşmalarının aldıracağı nefes ise 1 hafta ile 3 ayla sınırlı bir nefes olabilir ki (7), Koronavirüsün tahrip ettiği ekonomiyi ayağa kaldırıp, para-döviz-fiyat dengelerini yeniden kurabilmek, ekonomide tekrar sürdürülebilir bir büyümeyi sağlayabilmek bir yılı, hatta yılları alabilir.

“V” Tipi değil, “U” tipi bir toparlanma, o da 2 yıl sonra

Bu bağlamda örneğin ne Avrupa Yatırım Bankası’nın (EBRD) ileri sürdüğü gibi ekonominin bu yıl yüzde 3,5 küçülürken (sosyal mesafelenme önlemlerinin süresi ve boyutlarına bağlı olarak), gelecek yıl yüzde 6 büyümesi (8) (yani net yüzde 9,5 büyümesi), ne de hükümetin öngördüğü gibi “V” tipi bir toparlanma (yani dibi gördükten sonra çok hızlı bir çıkış) mümkün olabilir.

Dünyada ve Türkiye’de olasılığı yüksek bir ikinci Koronavirüs salgını dalgası ve bunun neden olacağı yeni ekonomik kapanmalara ve bunların süresi ve şiddetine bağlı olarak, bu toparlanma “W” ya da daha büyük bir olasılıkla “U” biçiminde olacak gibi görünüyor.

Yani ekonominin dibe vurması sonrasında hızlı bir çıkış ya da zigzaglı bir çıkış yerine, uzunca bir süre çok düşük, hatta sıfıra yakın bir ekonomik büyüme durumu ile karşı karşıya kalabiliriz.

Ekonomilerin toparlanmasının “U” tipli bir toparlanma olacağına inanan OECD Genel Sekreteri A. Gurria’nın altını çizdiği gibi dünyadaki birçok ekonominin normale dönmesi en az 2 yıl alabilecek.(9)

Sınıfsal tercihler ön planda

Bir de hükümetin sermayeye verdiği bir söz var: Bu yıl özel sektörün 200 milyar liralık KDV iadesi alacağının geri ödenmesi sözü. Bu rakam bu yılki vergi gelirlerinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor. Üstelik bu söz bu yıl bu kesimden normalde toplanması gereken yaklaşık 196 milyar liralık bir verginin; muafiyet, istisna ve indirim adı altında toplanmayacağı gerçeği ortada iken verilen bir söz.

Diğer taraftan OECD’nin yeni bir raporu vergilerin sermaye kesimini desteklerken, emekçileri nasıl ezdiğini gözler önüne seriyor. (10) Bu rapora göre, 3 temel vergi ve benzeri mali yük işçilerin ücretlerini azaltıyor: Gelir Vergisi (GV), Sosyal Güvenlik Katkı (SGK) Payları ve Katma Değer Vergisi (KDV).

Türkiye: Emeğin vergilendirilmesi açısından en adaletsiz ülkelerden biri

Rapordan, istihdam maliyeti içindeki payları açısından bu 3 verginin OECD genelinde bekâr bir işçinin ücretinin yüzde 40’dan fazlasını (yüzde 41,5) alıp götürdüğü anlaşılıyor. Türkiye’de ise bu oran yüzde 43 olarak hesaplanıyor.
İşçi evli ve 2 çocuklu olduğunda durum biraz değişiyor ve bu yük OECD ortalamasında yüzde 26,4’e düşüyor. Türkiye’de ise bu yüzde 37’ini üzerinde kalıyor (11 puana yakın bir sapma). 

Bunun nedeni diğer ülkelerde işçi ailelerine yaygın vergi iadesi ve diğer devlet yardımları verilirken, Türkiye’deki işçilerin sadece asgari geçim indiriminden yararlanabilmesi ve devlet yardımlarının neredeyse hiç olmaması. Üstelik 2016 yılından bu yana bu yük OECD genelinde azalırken, Türkiye’de artmış durumda.

Bu rapor Türkiye’de emekçinin sadece 3 vergi ve SGK primi biçimindeki mali yük açısından ne kadar ağır bir yük altında ezildiğini (36 ülke içinde 16. Sırada) gösteriyor.

ÖTV dâhil edildiğinde emekçinin yükü daha da artıyor
Kuşkusuz bunlara yukarıda sözünü ettiğimiz sigara, petrol ve alkollü içecek ve beyaz eşya da dâhil geniş bir tabanı bulunan Özel Tüketim Vergisinin (ÖTV) getirdiği yük dâhil edilmemiş. Bu vergiler de eklendiğinde ülkenin sermayedarlar için vergi cenneti olurken, işçiler ve emekçiler için nasıl bir vergi cehennemine dönüştüğü ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak siyasal iktidar, salgın nedeniyle ortaya çıkan ekonomik hasardan yola çıkarak büyük sermayeye ve yandaşlara her türlü desteği vermeyi sürdürürken, bu işin faturasını da, liranın pula dönen değeri ile satın alma gücü iyice azalan, iyice yoksullaşan emekçilere, halka yeni vergilerle ve zamlarla ödetmeye başladı. (11)

Bütün bunlar olurken, toplumsal rıza artık ikna yoluyla değil, yeni kayyum atamalarıyla, Meclis’e yeni partilerin gelmesini önlemeye dönük anti demokratik Siyasal Partiler Yasası değişiklikleri önerileri ve sosyal medyayı kontrol altına almaya çalışan girişimlerle üretilmeye çalışılıyor.

Anahtar sözcükler: Vergi yükü, bütçe açığı, kamu maliyesi krizi, otoriterleşme, emeğin vergilendirilmesi, “U” tipi toparlanma.

Dip notlar:

(1)  Yener Karadeniz, “Ek gümrük vergisi tartışması büyüyor”, https://www.dunya.com (14 Nisan 2020).
(3)  Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu (Nisan 2020), https://www.hmb.gov.tr/duyuru/2020-nisan-merkezi-yonetim-butce-gerceklesmeleri-raporu (15 Mayıs 2020).
(6)  Kaldı ki yatırım ve tüketim harcamasının bıçakla kesilir gibi kesildiği bir salgın döneminde çarpan katsayısının 4 civarında olduğuna inanarak, çok büyük bir kısmının vergi ertelemelerinden oluştuğu bir paketin 525 milyar liralık bir hâsıla etkisi yaratacağını iktisat kuramlarının hiç biri ile açıklayabilmek mümkün değil.
(7)  Yalçın Karatepe, “Swap bizi kurtarır mı?”, BirGün Gazetesi (15 Mayıs 2020).
(9)  Martin Arnold, “Pandemic stimulus debt will ‘come back to haunt us’, warns OECD”, https://www.ft.com (13 April 2020).
(10)                OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).
(11)                Burada “büyük sermaye” deyimini özellikle kullanıyoruz zira salgın sonrası açıklanan kredi desteği gibi desteklerden, yandaşların dışında küçük esnafın ve işletmecilerin fiilen faydalanamadıkları, bekledikleri kredileri alamadıkları ileri sürülüyor.