26 Mart 2017 Pazar

VARLIKTAN MI, DARLIKTAN MI?

VARLIKTAN MI, DARLIKTAN MI?

Mustafa Durmuş

26 Mart 2017

Geçtiğimiz günlerde konuşmacı olarak yer aldığım bir panelde bir dinleyici bana şöyle bir soru sordu: “Bu yılki ‘Dünya Mutluluk Endeksi’ araştırmasına göre, Norveçliler 155 ülke insanı arasında, en mutlu insanlar olarak ilk sırada yer alıyorlar. Bu ülke aynı zamanda Dünyanın en büyük varlık fonuna sahip bir ülke. Bu refahın nedeni Varlık Fonu olabilir mi? Türkiye’de kurulan T. Varlık Fonu ile bizler de gelecek 20 - 30 yıl içinde refahımızı bu denli yükseltebilecek miyiz?”

Yeni bir rejimin inşa edilirken çok önemli bir referandum sürecinden geçildiği bugünlerde, özellikle de büyük medya aracılığıyla yayılan bir algı çerçevesinde, T. Varlık Fonu da dâhil, atılan her adımın, hayata geçirilen her alt yapı projesinin ülkeyi süper bir güce ve ülke insanını da eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik refah düzeyine eriştireceği inancı yerleştirilmeye çalışılıyor (bazen ipin ucu öyle kaçıyor ki, sosyal medyada örneğin, Dünyanın en büyük otomotiv şirketlerinden birini satın almakta olduğumuz iddiası dahi yayılabiliyor).

Akademi cephesinde de T. Varlık Fonu’nun ülkenin geleceğini kuracak yeni bir büyüme ve kalkınma aracı olduğuna inananların sayısı da az değil.

Dinleyicinin sorusuna dönelim. Norveç’in 10 üzerinden 7,53 ile ilk sırada yer aldığı doğru. Türkiye ise 69. sırada yer bulabiliyor. Ancak Norveç’in ardından sıralanan ve Dünyanın en büyük üç varlık fonuna ev sahipliği yapan Çin ise Türkiye’nin de gerisinde, 79. sırada yer alabiliyor. Keza üçüncü büyük küresel fonun sahibi Kuveyt 39. sırada ve altıncı büyük fona sahip Katar 35. sırada ancak yer bulabiliyorlar (World Happiness Report 2017, John Helliwell, Richard Layard and Jeffrey Sachs) .

Buna karşılık böyle fonları olmayan Danimarka ikinci, İzlanda üçüncü, İsviçre dördüncü ve Finlandiya beşinci sıralara yerleşebilmişler. Yani olayın varlık fonlarıyla doğrudan bir ilişkisi yok. Bu durum büyük ölçüde ekonomik olduğu kadar sosyal refahın da adil bölüşümüyle ilgili bir durum. Örneğin, Türkiye’nin puanını en fazla düşüren şeyler arasında ilk sıralarda özgür yaşam tercihlerinin azalması ve yolsuzluklar yer alıyor.

Zengine ayrı, yoksula ayrı devlet fonları:

Bunlar istatistiklerin bize söyledikleri. Bir de işin teorik açıklaması olmalı. Norveç, Kuveyt ve Singapur örneklerinden görüleceği üzere, zengin ülkelerin kurdukları bu fonların başlıca finansman kaynağını; devletin petrol ve doğal gaz satışından elde ettiği döviz birikimleri, mal ihracatı gelirleri (cari fazlalar), emeklilik fonlarının gelirleri, özelleştirme gelirleri, bütçe fazlaları ve bazı uluslararası finansman araçlarının getirileri oluşturuyor.

Küresel çapta 6,5 trilyon dolarlık bir küresel finansa hükmeden bu fonlar genelde uzun vadeli olarak, uluslararası borsalara (örneğin çok uluslu şirketlerin hisselerini satın alıyorlar), devlet tahvili piyasalarına, madencilik sektörüne, alt yapı projelerine ve emlak sektörüne yatırım yapıyorlar, Dünyada büyük çapta arazi satın alıyorlar. Örnek olarak, 2008 yılı itibariyle Norveç Kamusal Emeklilik Fonu küresel çapta 7,000 firmaya yatırım yaptı.

Bu fonların kuruluş nedenleri arasında ekonomik istikrarın sağlanması ve ulusal ekonomiyi uluslararası meta fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı korumak kadar, Norveç örneğinde görüldüğü gibi, gelecek kuşaklar için varlık oluşturmak böylece bu kuşakların da refahını yükseltmek de yer alıyor. Norveç’te mutluluk endeksi değerinin yüksekliğini açıklayan faktörlerden biri işte böyle yeniden bölüştürücü politikalar olabilir.

Diğer yandan T. Varlık Fonu’da dâhil olmak üzere son dönemde az gelişmiş bazı ülkelerin kurduğu fonların yukarıda sıralananlara benzer amaçları var mı? Böylece bu fonlar bir bütün olarak toplumun refahını artırmaya hizmet edebilir mi?
Son yıllarda aralarında Türkiye, Hindistan, Romanya ve Bangladeş’in de bulunduğu az gelişmiş Dünyada kurulan varlık fonlarının böyle bir kuruluş amacı ya da işlevi yok. Zira yukarıda sayılan türden gelir fazlaları olmadığı gibi, tersine çok büyük cari açıkları ya da bütçe açıkları ve büyük çapta dış borç stokları var.

Böylece bu ülkelerde kurulan fonların hem kuruluş nedenleri, hem de yöntemleri farklılaşıyor. Öyle ki ilk grup fonlar içerdeki enflasyonu önlemek, geliri kuşaklar arasında yeniden dağıtmak ve böylece gelecek kuşakların refah artışını güvence altına almak, tasarruf biriktirerek kötü zamanlarda kullanmak gibi amaçlarla harekete ederken; devasa cari açığa ve dış borç stoklarına sahip bulunan ikinci grup ülkelerin fonları ekonomik kriz ve durgunluktan çıkış için, devasa boyuttaki borç stoklarını çevirebilmek için bir araç olarak kuruluyorlar.

Yani finansı dışarıda dağıtmanın tersine dışa bağımlı büyümelerini destekleyebilmek, sürdürebilmek için varlıklarını teminat göstererek dışarıdan finansal kaynak bulmak amacıyla hareket ediyorlar.

Bir başka anlatımla, Türkiye Varlık Fonu da dâhil olmak üzere yeni kurulan bu azgelişmiş ülke fonları ya cari açığı fonlamak ya da ekonomiye gerçek anlamda ne kadar katkı sağladıklarının, ne kadar verimli ya da kârlı olduklarının tam olarak bilinemediği, devam eden ya da yeni yapılacak olan devasa alt yapı ve üst yapı inşaat yatırımlarının finansman ihtiyacını dışarıdan karşılayabilmek için kuruluyorlar.
Türkiye örneğinde olduğu gibi, bu ülkelerin ortak özelliği iç tasarruflarının (hem özel, hem de kamusal tasarruf) çok düşük düzeyde, buna karşılık cari açıklarının çok yüksek olması ve son dönemde bu ülkelerin birikim ve büyüme stratejilerini daha ziyade inşaat ve yüksek kentsel ranta dayalı projelere dayandırmaları.

Örneğin Türkiye’de bu yıl 40 milyar dolarlık bir cari açık bekleniyor. Yüksek ülke riskleri ve düşen ülke notu ve hali hazırdaki çok yüksek dış borç stokları gibi nedenlerden dolayı da özel sektörün dışarıdan kredi bulması giderek zorlaşıyor ya da daha pahalı, dolayısıyla da çevrilemez bir hale geliyor. İşte bu nokta da devletin kurduğu varlık fonu bu sorunu giderebilmek için devreye giriyor. Fonu yönetenler, Fonun her türlü kamusal denetimden ve vergiler dâhil ülkedeki her tür yasadan muaf tutulması nedeniyle de, hesap sorulmaksızın hızlıca hareket etme imkânına sahip oluyorlar.

Böylece, Norveç Fonu’nun sermayeye sağladığı katkıların yanı sıra, gelecek kuşaklara sağladıkları ya da bir bütün olarak ülke ekonomisine kattıklarıyla mutluluk endeksinde ülkeyi yukarı taşıma olayının bizde gerçekleşmesini beklemek hayal. Zira Fon hem bu imkânlara sahip değil, hem bu amaçla kurulmadı, hem de yönetim ve denetim biçimi Norveç fonundaki gibi şeffaf ya da hesap verilebilir değil.

Yeni bir yöntemle eski bir uluslararası iş bölümü:

T. Varlık Fonu’nun kuruluşunu diğer az gelişmiş ülke fonları ile bir arada ele aldığımızda emperyalist kapitalist sistemin bu alanda da yeni bir yöntemle eski iş bölümünü dayattığını görebiliriz: Merkez kapitalist ülkeler finansal fazlalarını satarken, az gelişmişler bu fonların bu kez değişik bir yöntemle yeniden pazarı haline getiriliyorlar.

Böylece bu fonlar dışa bağımlı ekonomiyi daha da bağımlı hale getirerek emperyalist hegemonyanın güçlenmesine hizmet etmeyi sürdürecek.

Ayrıca bu Fon içe dönük bir kaynak tahsisi yapacağından, bozuk kaynak tahsisini daha da bozacak, daha spekülatif bir hale getirecek. Bu Fon’un normal bütçe süreçlerine ve Meclis denetimine tabi olmaması, ilgili bakanlıkların projeleri denetleyememesi ile sonuçlanacağından kaçınılmaz olarak yolsuzluk ve kötüye kullanım olaylarına neden olabilecek (bir yönetim kurulu üyesine 850 bin liralık bir otomobilin tahsisi fonun kaynaklarının nasıl sorumsuzca kullanılabileceğine güzel bir örnek). Şeffaflığın olmaması yüzünden Fonun gelirlerinin nasıl ve nereye harcanacağı belirsizleştirirken, makyajlı projelerin finanse edilmesiyle sonuçlanabilecek.


Bunun ikinci grup ülkeler içindeki en somut örneği ise, maalesef bizim de örnek almaya çalıştığımız ve danışmanlık hizmeti almaya hazırlandığımız Malezya Devlet Fonu (IMRD). Çünkü bu fon ile ilgili küresel çapta yaygın yolsuz iddiaları söz konusu (Reuters, http://www.reuters.com, Mar 20, 2017).

20 Mart 2017 Pazartesi

SAVAŞLAR İÇİN AYRILAN KAYNAĞIN YARISI İLE İNSANLIĞIN TEMEL MADDİ SORUNLARINI ÇÖZMEK MÜMKÜN!

SAVAŞLAR İÇİN AYRILAN KAYNAĞIN YARISI İLE İNSANLIĞIN TEMEL MADDİ SORUNLARINI ÇÖZMEK MÜMKÜN!

Mustafa Durmuş

20 Mart 2017

ABD’de Trump ile birlikte savunma harcamalarında öngörülen 54 milyar dolarlık artış ve bunun ardından Çin ve Rusya’nın da benzer bir artışa gideceklerini açıklaması önümüzdeki sürecin büyük sermaye grupları ve devletler tarafından nasıl öngörüldüğü konusunda bize bir fikir verebilir.

Kısaca Dünyada militarizmin tekrar yükselişe geçtiği ve gelecekteki savaşlar için hazırlık yapıldığı anlaşılıyor.

Küresel çaptaki askeri harcamaların mevcut miktarını ve dağılımını da bilmek,küresel insanlık sorunlarının kaynaklarından birini de anlayabilmek için gerekli.

Küresel askeri harcamalar 2 trilyon dolara yakın!

Küresel çapta yapılan askeri harcamaların tutarı yılda 1,7 trilyon doları buluyor. Bu yılda küresel çapta üretilen 74 trilyon dolarlık hasılanın yüzde 2,3’üne denk düşüyor.

2015 yılında bu harcamaların 600 milyar dolarını (neredeyse Türkiye’nin yıllık milli geliri kadar) yani üçte birinden fazlasını (yüzde 36) tek başına ABD yaparken, ikinci sırada 215 milyar dolar ile (yüzde 13) Çin, üçüncü sırada 87 milyar dolar ile ( yüzde 5) S. Arabistan ve dördüncü sırada 66 milyar dolar ile (yüzde 4) Rusya geliyor.

Bu ülkelerde yoksulluk düzeyi ise deyim yerindeyse diz boyu!

Örneğin kapitalizmin en gelişkin örneği olarak sunulan ABD’de, Nüfus Bürosu’nca yapılan bir araştırmaya göre 45 milyon insan yoksulluk sınırında yaşıyor. Her beş çocuktan biri yoksul. Nüfusun yüzde 13,4’ünün (42 milyon) sağlık sigortası yok, bu nedenle de sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Yoksulluk nedeniyle birlikte yaşamak zorunda kalan ailelerin oranı yüzde 19’ a yükselirken, 49 milyon insan (yüzde 16) güvenli gıdadan yoksun evlerde yaşıyor. Bu oran ve sayı çocuklarda sırasıyla yüzde 21,6 ve 16 milyon.

Dünya genelinde ise, günümüzde, açlık yüzünden onlarca milyon insan ölüyor. Öyle ki her beş saniyede 10 yaşın altında 1 çocuk, her gün 37,000 insan açlıktan ölüyor ve 7 milyarlık dünya nüfusunun 1 milyarı kalıcı kötü ya da dengesiz beslenme (malnutrition) sorunu yaşıyor.

Dünya Gıda Örgütü’ne göre (FAO), 2011-2013 döneminde toplamda 842 milyon insan, yani dünyadaki her 8 kişiden biri kronik açlık çekiyordu. Yani aktif bir yaşam sürebilmek için gerekli olan gıdaya erişemiyordu.

Azgelişmiş Dünyada ise, örneğin Afrika nüfusunun yüzde 32’si, Okyanusya’nın yüzde 48’i içilebilir nitelikte suya erişemiyor.

Yoksulluk kadın ve kızlar arasında çok daha yaygın. 2007 yılında Dünyada kadınların yüzde 20’si günlük 1.25 doların altında ve yüzde 40’ı 2 doların altında gelir tüketebiliyordu. Genç kadınlar ve kızlarda bu oranlar sırasıyla yüzde 25 ve yüzde 50 civarında.

Askeri harcamaların yarısı insanlığın maddi sorunlarının çözümüne ayrılabilse!

Diğer taraftan CADTM (Committee for the Abolition of Third World Debt) tarafından 2012 yılında yapılan bir çalışmaya göre; Dünyadaki eğitim, sağlık, temiz içme suyu, açlık ve hijyen- sanitasyon gibi yaşam koşullarını etkileyen konulardaki sorunları giderebilmek için toplam 10 yıla ve her yıl harcanabilecek 80 milyar dolara ihtiyaç var.

Bir başka deyimle 800 milyar dolarlık bir bütçe ile yoksulluğun da, açlığın da ya da insani gelişimin önündeki temel sorunların da (tamamen ortadan kaldırılamasa da) büyük ölçüde azaltılabilmesi mümkün.

Bu tutar her yıl savaş için harcanan askeri harcamaların yarısından bile az. Küresel hasılanın ise sadece yüzde 1’i. Yani sistem her yıl üretilen hasılanın yüzde 2’sinden fazlasını savaş için değil de, sadece yüzde 1’ini temel sorunları gidermek için kullansa sorunlar büyük ölçüde hafifleyecek ve insanlık biraz rahat nefes alabilecek.

Ya da her yıl büyük servet sahiplerinin vergi cennetlerine kaçırdıkları servetleri yüzünden az gelişmiş ülkelerin toplayamadığı 200 milyar dolarlık vergi gelirleri ile 4 yılda bu sorun halledilebiliyor.

Dünyadaki servet stoku 257 trilyon dolar ve bunun yarısı Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’ine ait. Bunların servetlerinden alınacak küçük bir servet vergisi dahi sorunu çözebilir.

Ancak sistem buna asla izin vermiyor ve kendiliğinden de izin vermeyecektir. Zaten "bu kadar askeri harcama neden var?" sorusunun yanıtı da "bu kadar yoksul, aç, işsiz neden var?" sorusunun yanıtında saklı.


MOODY’SİN KARARININ SATIR ARALARINI OKUMAK

MOODY’SİN KARARININ SATIR ARALARINI OKUMAK

Mustafa Durmuş

19 Mart 2017
Moody's dün Türkiye'nin notunu “Ba1” seviyesinde sabit tutarken, not görünümünü ‘durağan’dan ‘negatif’e indirdi.

Bu karar büyük medyada ancak sıradan bir üçüncü sayfa haberi olarak yer bulabilirken, yapılan resmi açıklama ‘dış güçlerin tarafgir davranışlarına’ dikkat çekti ve bu kararın Türkiye ekonomisine her hangi bir olumsuz etkisinin olmayacağı ileri sürüldü.

Bu karar üzerinde durulması gerekli bir karar. Çünkü önümüzdeki süreçte Türkiye ekonomisindeki daha da kötüleşmeye neden olabilecek dinamiklere vurgu yapıyor.

Not düşürümü sürüyor!

Bu tür derecelendirme kurumlarının verdiği notların gelişimi ve detayları ekonomideki sıkıntılı gidişatı yansıtıyor aslında. Zira Moody’sin 27 Şubat 2017 tarihli bir raporuna göre Türkiye’nin 1 yıl önce “Baa3” olan ülke kredi notu, 24 Eylül’de bir sıra gerileyerek “Ba1” düzeyine düştü. Son karar ile değiştirilmeyen, korunan not bu not.

Diğer taraftan ülkenin CDS bazlı notu (kredi temerrüt sigortası anlamında) 1 yıl önce “Ba3” iken iki sıra birden gerileyerek “B2” olmuş, yani ülkede riskler arttığından bu riskleri uluslararası piyasalarda sigortalatma maliyetleri yükselmiş. Devlet tahvili bazlı notu ise 1 yıl önce “Ba1” iken, 24 Şubat’ta “Ba3’e “gerilemiş, yani iki sıra birden düşmüş.

Yani Moody’sin dünkü kararı bir süredir ülkeye verilen çeşitli notların düşürülmesi ile uyumlu bir karar.

Kurum, ülke kredi notunu değiştirmemesinin nedenini ise devlete ait iktisadi ve mali göstergelerin göreli olarak daha iyi durumda olmasına ve böylece devletin özel sektörü rahatlatacak kapasiteye (yastıklama) hala sahip olmasına bağlıyor.

Diğer taraftan bu karar, kurumsal erozyon, düşük ekonomik büyüme performansı, giderek artan bütçe açığı, cari açık ve iç kredi hacminde bu yılbaşından bu yana görülen artışlar ve özel sektör dış borçlarının geldiği düzey nedeniyle artan kredi şokları yüzünden, zımni olarak, yeni bir not düşürümünün de gündeme gelebileceğinin işaretlerini veriyor.

Bir başka anlatımla, devletin borç konusundaki göreli sağlamlığının özel sektörün iç ve dış borç temerrüt risklerini kapatmada kullanıldığı bir aşırı finansallaşmaya ya da bir borç krizine dikkat çekiliyor.

Türkiye hiç olmadığı kadar borçlu!

Moody’sin son kararını destekler nitelikte bir başka rapor geçen hafta yayımlandı. “Türkiye’nin borçlarından endişe duymalı mıyız?” başlıklı, Morgan Stanley’in 10 Mart 2017 tarihli Türkiye raporuna göre (Turkey Debt Chartbook: Should We Worry about Turkey’s Debt?), uluslararası yatırım kuruluşlarının Türkiye ile temel endişelerine artık borç göstergeleri de eklenmiş durumda.

Bunlar arasında en önemlileri ise; özel sektörün döviz borçları, devlet borçlarının çevrim oranı, dış borçtaki büyümenin sürdürülebilirliği ve banka kredilerinin geldiği yüksek düzey.

Özellikle de 2008’den bu yana asıl olarak dış borç stoklarındaki artıştan kaynaklı toplam özel sektör borcundaki ciddi artış ve son haftalarda hem para hem de maliye politikasının alışılagelmedik bir biçimde kullanılması Türkiye’ye bakışı etkiliyor.

Biraz detaya girersek, son 14 yılda sağlanan ekonomik büyümenin (buna karşılık artan ekonomik kırılganlığın), bazılarının artan servet zenginliğinin (buna karşılık kitlelerin artan yoksulluğunun ve daha da bozulan gelir bölüşümünün) arkasında, tarihimizin en büyük borçlanma döneminin olduğunu görebiliriz.

Öyle ki 2007 yılından bu yana ülkenin toplam borç / milli gelir oranı 22 baz puan artarak yüzde 106’ya yükseldi. Bu borçların döviz cinsinden olan kısmı yüzde 43’ü buluyor.

Özel sektörün borcu dağları aşıyor!

Bu borçlanma düzeyi diğer yükselen ekonomilerle kıyaslandığında düşük olsa da, bunun nedeni bizde devlet borçlarının göreli olarak hala daha düşük düzeyde olması.

Diğer taraftan özel sektör borçlarının (hem iş alemi hem de hane halkı) milli gelir içindeki payı açısından yüzde 82 ile bu ülkelerin arasında en fazla borçluluğa sahip ülkelerden biriyiz. Öyle ki bu pay 2007’den bu yana yüzde 41 baz puan artmış.

İşte size bir zamanların ekonomik canlılığının, ülkeyi Dünyanın en büyük şantiyesine dönüştüren devasa alt yapı ve üst yapı inşaatlarının, insanların tüketim-refah düzeylerindeki sanal artışın ya da özel sektörün büyüme hikâyesinin ardındaki gerçek neden.

Toplam dış borç stoku 416 milyar doları, yani milli gelirin yüzde 52’sini buluyor. Bu dış borçların yüzde 59’u dolar, yüzde 33’ü avro cinsinden; buna karşılık ihracat gelirlerinin ancak yüzde 43’ü dolar, yüzde 48’i ise avro cinsinden.
Özel sektörün dış borçları milli gelirin 2008’de yüzde 24’ünden, 2016 yılının üçüncü çeyreği itibariyle yüzde 35’e yükseldi. Buna karşılık ülkeye giren bol döviz, döviz rezervlerinde aynı miktarda artışa neden olmadı, üstelik özel sektörün döviz açığı pozisyonunu 137 milyar dolardan 208 milyar dolara fırladı (milli gelirin yüzde 25’i).

Dış denge bozulmaya devam ederken, fonlama biçimi değişiyor!

Cari açığın bu yıl 40 milyar doları bulması bekleniyor. Bu durumda Türkiye’nin önümüzdeki 12 ay için dış kredi, portföy yatırımı, doğrudan yabancı sermaye yatırımı ve net hata noksan kalemi biçiminde 199 milyar dolarlık bir dış finansmana ihtiyacı var.

Diğer taraftan dış borçlanmanın cari açığın finansmanı içindeki rolünün 2007’de ortalama yüzde 52’den son üç yıldır yüzde 33’e gerilemiş olması özel kesimin giderek dışarıdan borç bulmasının zorlaştığını ya da maliyetlerinin daha da arttığını gösteriyor.

2016 yılında gerçekleşen 33 milyarlık cari açığın asıl fonlayıcısının (11 milyar dolar) net hata ve noksan kaleminde gösterilen kaynağı belli olmayan (!) para olması ve borsa ve hazine bonolarına gelen portföy yatırımlarının yükselişe geçmesi, Türkiye’nin uluslararası yatırımcılar için riski yüksek bir ülke olarak algılandığını gösteriyor. Bu tür bir finansman hem yüksek maliyetlidir, hem kriz yaratıcıdır, hem de uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Bu arada Türkiye’nin borç servisi rasyosu (yani borç anapara taksiti ve faiz ödemelerinden oluşan rasyo) yüzde 14 oldu. Bu oran 2003 yılında sadece yüzde 6,7 idi ve aynı yıl faiz oranları bugünkünün çok altındaydı. Bu veriler de Türkiye’nin giderek artan dış borç taksiti ve faizi ödemesiyle daha da yoksullaştığını anlatıyor.

Bankalar KGF garantisiyle para satıyor!

Bankacılık sektörü borçlarının yüzde 51’inin döviz cinsinden olması ve bu borçları asıl olarak yerli firmalara dövizli kredi olarak kullandırıyor olması, bu şirketlerin borç geri ödeyememeleri halinde bankacılık sektörünün de potaya girmesiyle sonuçlanacak.

Diğer taraftan 2017 başından bu yana uygulamaya konulan ve 250 milyar liralık plasman imkanı sunan Kredi Garanti Fonu ile özel sektöre verilen lira cinsinden kredilerde ciddi bir artış gözlemleniyor.

Bu krediler geri ödenmediğinde ortaya çıkacak olan zararın Hazinenin (dolayısıyla hepimizin) zararı olarak toplumsallaştırılacağı açık. 

Nitekim elde kalan bu son imkâna yüklenilmekte olduğu görülüyor. Yani borçlanma açısından devletin göreli olarak daha iyi durumda olması sermayenin gözlerini bu alana dikmesine neden oluyor ve son dönem politikalarıyla devlet sadece vergi-prim afları ya da köprü ve tünellerde olduğu gibi yolcu geçişi garantisi biçiminde değil, ihracatçıların borçlarında kur sabitlemesi ve “koşullu yükümlülükler” başta olmak üzere özel sektörün dış kredi riski ya da esnafın bankalardan sağlayacağı lira cinsinden kredilere sağlanan KGF garantisi biçiminde de özel sektörün riskini üstleniyor.

Öyle ki TCMB’nin son enflasyon raporuna göre özel sektörün döviz açık pozisyonunun 31 milyar dolarlık kısmı kamu özel ortaklığı konusunda devletin verdiği garantilerle karşılandı.

Böylece son yıllara kadar uygulanan mali disiplin sayesinde yüzde 9 baz puan düşürülen kamu borcu / milli gelir rasyosu sermayenin iştahını kabarttı. Ekonomik ve siyasal kriz ortamında, siyasal iktidar bloku da kendi geleceği açısından bu imkânı bu kesime kullandırtmakta sakınca görmüyor.

Bunun sonucunda devletin, borcu borçla çevirme oranı da giderek artmaya başladı. Öyle ki son 10 yılda ortalama yüzde 85 düzeyinde olan iç borç çevrim oranının 2017 yılında yüzde 98’e yükselmesi bekleniyor. Hazine Müsteşarlığı’nın öngörülerine göre bu yılın Ocak-Mayıs 2017 döneminde iç borç çevrim oranı yüzde 106 olacak.

Yani yeterli büyüyememe, yüksek işsizlik, artan yoksulluk yüksek enflasyon, daha bozuk gelir ve servet bölüşümü, artan cari açıklar gibi reel kriz göstergelerinin daha da kötüleşmesinin yanı sıra, artık sürdürülemez düzeyde hane halkı borçları, özel sektör borçları (özellikle de dış borçlar) ve son kertede özel sektörün riskini ve zararını sosyalleştiren uygulamalarla artan devlet borçları gerçeğiyle karşı karşıyayız.


12 Mart 2017 Pazar

‘GAZİNO KAPİTALİZMİ’ ALTINDA KALKINMAK?

‘GAZİNO KAPİTALİZMİ’ ALTINDA KALKINMAK?

Mustafa Durmuş

11 Mart 2017

Ana akım iktisat ve işletme ders kitaplarına bakarsanız, piyasaların serbestçe hareket ettiği bir ekonomide finans piyasaları kaynakları en doğru biçimde kalkınma ve büyüme amaçlı olarak dağıtır.
Bu kitaplara göre, borsa gibi sermaye piyasaları ve bankalar gibi para piyasaları halkın elindeki küçük-büyük tasarrufları, girişimcilerle, yeni yatırımcılarla buluşturur ve bunlar da ülkenin ihtiyacı olan yatırımları yaparak hem ekonomiyi büyütürler, istihdam ve gelir yaratırlar, hem de ülkenin kalkınması için gerekli olan yeni sanayilerin oluşturulmasına ve teknolojilerin üretilmesine katkıda bulunurlar.
Bu sistem gerçekte böyle mi işliyor?

Öncelikle kitaplarda yazılan, anlatılan bu modeller ve teorik çıkarımlar ‘Merkez Ekonomiler’ adı da verilen ve gelişmiş para ve sermaye piyasalarına sahip gelişmiş ülkeler göz önüne alınarak yapılıyor.
Buna rağmen son 2008 krizi bu ülkelerdeki bu denli gelişmiş finans piyasalarının tasarrufları yatırıma dönüştürücü işlevlerinden koparak hızla spekülatif kârlar elde etmeye hizmet eden mekanizmalara dönüştüğünü ortaya koydu. Kapitalizmin artık bir ‘Gazino- Kumarhane Kapitalizmi’ne dönüştüğü sıklıkla dillendiriliyor. Dünya çapında reel üretimin on katı civarında türev piyasaların varlığı da bunun ispatı.

Bizimki gibi azgelişmiş ekonomilerde ise büyümeden daha önemli bir sorun mevcut: Kalkınamamak.

Türkiye 2002-2007 döneminde yılda ortalama yüzde 6,9 ve 2007’’den sonra yılda ortalama yüzde 3,3 büyüdü. 2016’dan itibaren ise fiilen küçülme yaşandı ve hem geçen yılın, hem de 2017’nin büyüme hızının yüzde 2’nin üzerinde olması beklenmiyor.

Yani belli bir süre için ekonomiyi hızlı büyütseniz de bunun sürdürülebilir olmasını sağlayamıyorsunuz. Bu durum bizde İzlenen finans-inşaat ve ranta dayalı büyüme ve birikim  modelinin kaçınılmaz bir sonucu.

Her taraf AVM’lerle, plazalarla, TOKİ konutlarıyla, büyük camilerle, duble yollarla, köprülerle, hava limanlarıyla ve tünellerle doldu, inşaat sektörü devasa büyüdü. Öyle ki Dünya çapında 42 büyük inşaat firmamız var artık, 31 tane dolar milyarderimizin neredeyse yarısı ise yeni dönemde palazlanan inşaat firmalarının sahiplerinden oluşuyor. Ancak Türkiye kalkındı mı? Bırakın emek ve çevre ile uyumlu yeni sanayileri, yeni teknolojileri, bu dönemde kaç tane büyük fabrika kuruldu, imalat sanayiinde kaç kişilik yeni istihdam yaratıldı, hangi yeni teknolojiler geliştirildi? Yani sanayileşme ve iktisadi kalkınma açısından hangi somut adımlar atıldı?

Bunlar olmadı, olamazdı da. Zira 1980 yılından bu yana, ama özellikle de son 14 yıldır izlenen servet birikimi ve büyüme stratejisi buna uygun değil.  Bu model devletçe benimsendi, bunun özel sektör ayağını da inşaat sektörü ve bunların ardında yatan uluslararası finans ve bankacılık sektörü oluşturdu.

Sevgili arkadaşım Hakan Özyıldız bugün paylaştığı bir yazısında Türkiye’de bankacılık sektörünün işlevleri açısından geldiği noktayı çok güzel özetlemiş (http://www.hakanozyildiz.com/2017/03/milyonerler-yabanc-bankalar-tercih.html).

“Banka mevduatlarının yüzde 54’ü tasarrufçuların binde 16’sının kontrolünde, ortalama vade 3 ay, 1 milyon lira üzerindeki mevduatları elinde tutan bankalar içinde yabancı bankalar 2005 yılındaki yüzde 1,7 olan paylarını 2016’da yüzde 26’ya çıkartmışlar”, başta muhafazakâr seçmenlerin ağırlıkta olduğu kentlerde dolar cinsinden mevduatlara doğru ciddi bir yönelim söz konusu. Daha da önemlisi bu bankacılık sektörünün toplam aktif büyüklüğü Deutsche Bank’ın aktif büyüklüğünün altında kalıyor.

Sermaye piyasalarının gözdesi olan Borsa’nın 90,000’e dayanmasına ise aldanmayın. Zira borsa yatırımcısının üçte ikisi yabancılardan oluşuyor ve onlar da, örneğin doların 3,94’ü gördüğü bir anda dolar bozdurarak borsaya girerek, dolar 3,56’ya kadar düşünce kur farkından faydalanarak ciddi vurgun yapanlar. Yani borsadaki yükseliş şirketlerin ya da ekonominin iyi durumda olduğunun bir göstergesi değil. Zira bu kesimler uzun vadeli yatırımcı değil, daha ziyade kısa vadede ciddi vurgun yapıp  çıkanlar.

Yani geçmişimizi olduğu gibi geleceğimizi de teslim ettiğimiz finans piyasaları hem az gelişmiş, güdük,  hem spekülatif ve manipülatif.  Bırakın kalkınmayı, sanayileşmeyi, sürdürülebilir bir büyümeyi bile destekler nitelikte değil.

Ya Varlık Fonu?

O halde “T. Varlık Fonu büyüme ve kalkınmada yeni bir finansman modeli olur” diyebilirsiniz. Zira bazı kesimler bunu böyle sunuyorlar.

Ancak 200 milyar dolarlık bir varlık üzerinden borçlanma senetleri çıkartarak mevcut kredi borçlarını ödemeyi, yüzlerce milyar doları bulan, koşullu yükümlülükler altında yürütülen özel, kamu-özel projelerini fonlamayı düşleyen bir fondan bahsediyoruz.

Fonlayacağı projelerin gerçek bir iktisadi ve sosyal kalkınma ve sanayileşme projesinden ziyade, ağırlıklı olarak mevcut büyük alt yapı ve üst yapı projeleri olduğu anlaşılıyor. Bu Fon’un  da mevcut ‘Gazino Kapitalizmi’nin bir diğer bir aktörü olmasını engelleyecek hiçbir kamusal denetim, düzenleme, kontrole tabi olmadığını kuruluş yasasından biliyoruz.

Durumu büyük resimdeki yerine oturtabilmek için iki ünlü yazarın kulaklarını çınlatarak bitirelim.

N. Klein, neo liberalizmi “dünyanın sil baştan ve ideolojik olarak yeniden yapılmasının detaylı, derin bir hikâyesi” olarak tanımlar. Özellikle “şok terapi adı altında dünyada pek çok ülke ve kentte hayata geçirilen ekonomi politikalarının, çok zenginler ve bankalar dışındaki geniş kitleler için felaketle sonuçlandığını” vurgular.

Profesör David Harvey ise kapitalizmin neoliberalizm döneminin dört ayaklı olduğundan söz eder: Özelleştirme, her türlü mal ve hizmeti bir vurgunculuk aracına dönüştüren bir hızlı bir finansallaşma, servetin üst sınıflar lehine ve bölüştürülmesinde devletin açık bir biçimde bir araç olarak kullanılması ve her türlü doğal, sosyal, politik ve ekonomik felaketin ve krizlerin kapitalist sınıf için ve onun tarafından manipülasyonu olarak tanımlar.




9 Mart 2017 Perşembe

OECD' NİN İYİMSER (!) RAPORU

OECD' NİN İYİMSER (!) RAPORU (7 Mart 2017)

Mustafa Durmuş

8 Mart 2017

OECD’nin dün yayımladığı “Küresel Ekonomik Görünüm” başlıklı ara dönem raporu (Global Interim Economic Outlook, March 2017)geçen yıla göre bu yıl ve gelecek yıl küresel ekonomik büyüme hızının ılımlı bir biçimde artmasını öngörüyor. Böylece bu yıl küresel ekonomi yüzde 3,3 ve 2018 yılında yüzde 3,6 oranında büyüyecek.
  
Haber olumlu bir haber gibi görünse de, OECD’nin, tıpkı IMF gibi her üç ayda bir büyüme beklentilerini geriye doğru olmak üzere düşürmesi nedeniyle bunu ihtiyatlı bir iyimserlikle yorumlamak daha doğru olur.
Ayrıca bu öngörüler büyüme hızları hem 1987-2007 ortalama büyüme hızının (yaklaşık yüzde 4), hem de tek başına 2007 yılı büyüme hızının hala altında. Yani kapitalizm daha öncesi yaşadığı büyüme hızlarını hala yakalayabilmiş durumda değil.
Ana akımda bu durumun “Yeni Normal” olarak meşrulaştırıldığını biliyoruz. Sosyalist iktisatçılarsa bu durumu kapitalizmin geldiği nokta itibariyle (başta bölüşüm ilişkileri olmak üzere üretim ilişkilerinin üretici güçlerin büyümesini ve gelişmesini önler boyutlara erişmesi gibi nedenlerle ) artık bundan böyle "sürünen bir büyüme hali", ya da çok uzun yıllar alacak olan “uzun süreli durgunluk ya da depresyon” hali olarak açıklıyorlar.

Siz buna büyüme derseniz!
Biyoloji dersinde hoca tembel bir öğrenciyi derse kaldırır ve “bir solucanın bıçakla ortadan kesilmesi durumunda yaşayıp yaşamayacağını” sorar. Bıçağın yaratacağı tahribatı hayal eden tembel öğrenci “kesinlikle yaşayamayacağını” söyleyince hoca kendisini azarlar, zira solucan iki parça halinde yaşamını sürdürebilecektir. Buna öğrencinin yanıtı gecikmez: “Siz buna yaşamak derseniz evet yaşar!”.
Dünya ekonomisinin durumu da böyle. Siz buna büyüme derseniz ekonomi büyüyecektir.

Karamsar olmanın haklı gerekçeleri
Olumsuz beklenti içinde olmanın haklı gerekçeleri var. Bunu rapor da sıralıyor aslında. Özellikle de Trump’ın ithalatta uygulamayı planladığı yeni vergiler ve diğer korumacı önlemlerin Dünya ticareti üzerindeki daraltıcı etkisi, Trump sonrası dolardaki yükselişin sürme beklentisi, küresel verimlilik artışının yavaşlaması, küresel ücret artışlarının yavaşlaması ve devasa boyutlara ulaşan borç stokları ve küresel çapta artan politik riskler.
Örnek olarak, 2016 yılının üçüncü çeyreğinde borç stoku 217 trilyon dolara yükseldi. Böylece küresel toplam borç stoku / GSYH oranı yüzde 325 oldu. En büyük artış ise devlet borçlarında oldu ve 5,3 trilyon dolar artarak 60 trilyon doları buldu. Bunu finans dışı şirket borçları izledi ve 2,6 trilyon dolar artarak 63 trilyon dolar oldu.
Yani artık Dünya, 2008 krizi öncesinden çok daha fazla borçlu. Bu da ekonomik toparlanmayı zorlaştırıyor.

Türkiye için kötü haber serisi devam ediyor...
Aynı raporda Türkiye’ye ilişkin özel tespitler var. Öyle ki “küresel çapta güçlü dolardan en fazla etkilenecek (olumsuz yönde) ülkelerin başında Türkiye’nin geleceğinin” altı çiziliyor.
Zira Türkiye’nin dış borç stoku / GSYH’si ilk kez yüzde 50’nin üzerine çıkarken, bunu telafi edecek olan ihracat gelirleri çok zayıflamış durumda. Batık banka kredilerinin miktarı ise hızla artıyor. Turizm sektörünün durumu ise ortada. Bu sektör giderek daha fazla kan kaybediyor. Bununla ilgili olarak IMF’nin özel bir rapor hazırlaması da durumun ciddiyetini ortaya koyuyor (https://www.imf.org, Turkeys-Economy-Hit-By-Declining-Tourism, 21.02.2017).
T. Varlık Fonu’nun kurularak bu fonun içine değeri 200 milyar doları bulan kamusal varlıkların (kamu bankaları, BOTAŞ, değerli araziler vs) aktarılmasının ardından bu varlıkların teminat gösterilerek uluslararası piyasalara yönelik borçlanma kağıtlarının çıkartılmasının nedenlerinden biri de bu aslında.
Bu yıl ekonominin yüzde 2’nin üzerinde büyüyemeyeceği gerçeğini kabul ederek, mevcut borçları ödeyebilmek için yeniden borçlanma imkânı ararken, evdeki gümüş takımları sokaktaki tefeciye emanet bırakmak anlamına mı geliyor bu acaba?

Formun Üstü


6 Mart 2017 Pazartesi

ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ YA DA YÜRÜ YA KULUM!

 ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ YA DA YÜRÜ YA KULUM!

Mustafa Durmuş
3 Mart 2016

İçinde yaşadığımız sistemdeki eşitsizlikler ve adaletsizlikler o kadar çok ve o denli yaygın ki son günlerde yayımlanan gelir ve servet bölüşümüne ilişkin raporlar çok az ilgi gördüler ve günlük yaşam sıkıntılarının içinde kaybolup gittiler.
Bu nedenle de uluslararası sermaye örgütlerinin dahi artık sürdürülemez boyutlara ulaştığının altını çizdiği gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin geldiği düzey toplumu harekete geçirmeye yetmiyor.
Batıda, özellikle 2014 yılında Piketty adlı bir Fransız ekonomistin çok ses getiren kitabının “bölüşüm ilişkileri böyle sürdükçe kapitalizmin sonu yakındır” biçimindeki tespitleri nedeniyle ve yine bir diğer Batılı ekonomist Stockhammer’in “2008 krizinin nedenini gelir eşitsizliğinin had safhaya çıkmasına bağlamasıyla” konu gündeme taşınmış, hatta Obama ve A. Koç konuyu gündemleştirmişler ve konu G-20 Zirvesi ve Davos toplantılarında da tartışılmıştı.
Türkiye’de insanlar çok daha can yakıcı eşitsizlik ve adaletsizliklerle ve politik gelişmelerle karşı karşıya olduklarından olsa gerek, örneğin milyonlarca genç okumuş, okumamış milli gelirden alacağı payın büyüklüğü ya da küçüklüğünün derdindense, bir an evvel bir işe girip, iyi-kötü pay almaya razı durumdalar.
Üniversitelerin başta iktisat, maliye olmak üzere sosyal bilimler dalında okutulan ders kitaplarında ya da derslerinde, birkaç istisna dışında, ya böyle bir bölüşüm sorunu hiç yokmuş gibi bunlara yer verilmiyor ya da konular çarpıtılarak sunuluyor. Büyük medya ise her zamanki gibi konuyu görmezden geliyor.
Bu nedenle de geçtiğimiz günlerde Bloomberg’de yayımlanan “Dünyanın 500 büyük dolar milyarderi” araştırma haberi ya da Türkiye’de Forbes’in açıkladığı “31 dolar milyarderi” araştırma haberi neredeyse hiç ses getirmedi.
İlk çalışma (https://www.bloomberg.com/billionaires, March 3, 2017) 2017 yılında Bill Gates (86 milyar dolar servet, ABD), Warren Buffet (79 milyar dolar, ABD), Jeff Bezos (73 milyar dolar, ABD), Amencio Ortega (69 milyar dolar, İspanya), Mark Zuckerberg (52 milyar dolar, ABD), Carlos Slim (52 milyar dolar, Meksika) ve Koch Kardeşler (her biri 48,1 milyar dolar, ABD) olmak üzere en tepedeki 8 dolar milyarderinin toplam servetinin tutarının 513 milyar doları bulduğunu ortaya koydu. Böylece Dünyanın 8 en zengininin servetinin toplamının en yoksul 3,7 milyar insanınkine eşit olduğu ortaya çıktı.
Bu çalışma 500 milyarder içinde birçok Çinli, Rus milyarderi olduğunu da gösterdiği gibi, bir başka çarpıcı gerçeği de gözler önüne serdi.
Dünyada en fazla açın ve yoksulun yaşadığı, insanların boğaz tokluğuna aileleriyle birlikte zenginlerin hizmetkârlığını yapmaya razı oldukları Hindistan’ın 6 şanslı (!) vatandaşı da bu 500 kişinin arasında yer alıyor. Öyle ki servetlerinin toplamı 65 milyar doları
buluyor.
Yani yoksulluk-zenginlik ülkeler arası gelişmişlik farkları kadar aslında sınıfsal bir sorun. Onlarca milyon yoksulunuz ama az sayıda da olsa dolar milyarderiniz olabiliyor.
Bir tane de bizde var!
Kuşkusuz, bir tane de olsa, bizden de biri var. 4 milyar dolarlık servetiyle 434. sırada yer tutan O. Kibar. Ancak zenginliğini ABD’de San Diego’daki Samumed fabrikasına borçlu. Burada kellik ilacı ve eklem iltihabı ilacı ürettirip satıyor. Yani yarattığı gelir-servet ABD ekonomisinin bir parçası sayılıyor.
Ancak hayıflanmayalım. Zira ikinci araştırmaya göre (http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Forbes__en_zengin_100_Turk_u…, 02 Mart 2017) 4 milyar dolarlık servetleri olmasa da, Türkiye’deki 31 dolar milyarderinin 1 milyar dolar ile 3,7 milyar dolar arasında değişen servetleri var.
En tepede son dönemlerin gözde ismi Murat Ülker ve en altta yine en gözde perakende ticaret grubu olan BİM’in patronu yer alırken, listede Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi ülkenin en eski sermaye gruplarının temsilcileri, Rönesans, MNG, Limak, Çalık gibi son 10 yılın en gözde servet biriktirme stratejisi olan inşaat sektörünün büyük patronları var. Bu veri, Türkiye’nin Dünyadaki en büyük 250 inşaat şirketinin 42’sine ev sahipliği yaptığı gerçeğiyle örtüşüyor. Bu arada Doğuş Grubunu da atlamayalım. Bankalarının zorda olduğu bilinse de listede 3 isimle temsil ediliyorlar.
Zenginler, yoksulların aynadaki yansıması!
Küresel çapta 1 milyar insan açlık çekiyor, milyarlarcası yoksulluk içinde kıvranıyor, çalışan yoksul sayısı ise Dünya işçi sınıfının yarısını oluşturuyor.
Türkiye’de ise ülke standartlarına göre 25-30 milyon, AB standartlarına göre ise 41 milyon insan yoksul. Nüfusun yüzde 40’ı, seçmenlerin ise üçte biri yoksulluk yardımları ile geçinebiliyor.
Hanelerinin yüzde 60’ının ortalama 739 lira aylık gelir elde edebildiği bir ortamda bu insanların ayakta kalabilmeleri de kayıt dışı işlerden elde ettikleri gelirlerle, ağır borçlanma ile ve bu yoksulluk yardımlarıyla mümkün olabiliyor ki bu durum da onları siyasal iktidarlar karşısında son derece kırılgan bir hale getiriyor.
Özcesi, zenginlerin çok yetenekli, çok çalışkan olmaları ya da Allah’ın onlara “yürü ya kulum demesinden” ziyade, hem kapitalist üretim ve piyasacı bölüşüm ilişikleri, hem de faiz ve kredi biçimindeki para politikaları, vergi ve bütçe politikaları ve düşük ücret ve güvencesiz çalışma rejimleri gibi sermayeden yana sosyal politikalar toplumun bu çok büyük kesiminin yoksulluğunun nedenini oluşturuyor.


5 Mart 2017 Pazar

KĂR ÖZELDE KALIRKEN, ZARAR TOPLUMSALLAŞTIRILIYOR!

KĂR ÖZELDE KALIRKEN, ZARAR TOPLUMSALLAŞTIRILIYOR!
Mustafa Durmuş
23 Şubat 2017
Merkez Bankası’nın geçen hafta, tutarı 5 milyar doları aşan döviz cinsinden reeskont kredisi geri ödemesi ile ilgili olarak aldığı karar bir çok açıdan çok önemli sonuçlar doğuracak gibi gözüküyor.
Tıpkı Kredi Garanti Fonu’ndaki plasman miktarının 250 milyar liraya yükseltilerek, ticari bankalara, piyasaya daha fazla kredi satabilme, böylece de daha fazla kâr elde edebilme imkanı yaratıldığı ya da yeni işçi çalıştıracak olan işletmelerin işgücü maliyetlerinin 700 lirayı aşan bir kısmının İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanması gibi işverenin maliyetlerini düşürüp kârını artıran düzenlemede olduğu gibi, sermaye kesimine yeni bir kaynak aktarma durumu ile karşı karşıyayız.
Bu kez aktarma yapılacak kesim ihracatçılar, turizmciler gibi döviz kazandırıcı faaliyette bulunan işletmeler. Aktarmayı yapacak olan ise T.C. Merkez Bankası.
Zira bu yılın Mayıs ayı sonuna kadar bu kesimlerin Merkez Bankası’na ödemeleri gereken 5 milyar doları aşkın borç (yaklaşık 17 milyar lira) lira olarak ödenebilecek. Üstelik gazeteci U. Gürses’in köşesinde yazdığı gibi bu reeskont kredisi geri ödemesinde esas alınacak olan kur 1 $ = 3.53 lira olarak sabitlenmiş durumda (http://www.hurriyet.com.tr/…/kar-transfer-mecrasi-olarak-me…, 22 Şubat 2017).
Böylece bankalarında, kasalarında dövizi olan bu kesimler borçlarını döviz cinsinden ödemek durumunda olmadıklarından, bunu döviz piyasalarında değerlendirebilecekler. Yani böyle bir operasyonla Merkez Bankası piyasa kurunun altında bir fiyattan bu kesimlere milyarlarca dolarlık örtülü döviz satışı yapmış olacak.
Bugün doların kuru 3.58'di. Böylece 3.53’e sabitlenmiş bir kur üzerinden bugün ödeme yapılsa yüzlerce milyon liralık kur kazancı olacak bu şirketlerin.
Diğer taraftan doların kurunun bu düzeyde kalması beklenmemeli. Zira, enfasyonun Nisan / Mayıs gibi yüzde 11’e ulaşması bekleniyor. Ekonominin aylık dış finansman ihtiyacı yaklaşık 16 milyar dolar, buna karşılık Merkez Bankası’nın bu operasyonu ile piyasaya aktarılacak olan miktar sadece 1,5 milyar dolar. Yani bir döviz arz - talep açığı var ve bu artarak devam edecek.
Ayrıca referandum tarihi yaklaştıkça artacak olan politik gerilim ve politik riskler nedeniyle kurun tekrar yükselmesi ve 3,80’leri tekrar aşması bekleniyor. Böyle bir durumda, böyle bir kur sabitlemesi ile bu kesimlere yapılan aktarma ya da kıyağın miktarı daha da artacak.
Merkez Bankası’nın bu işlemi 683 Sayılı KHK’ye dayandırılıyor. Böylece OHAL altında çıkartılan bir KHK ile özel kesimin döviz cinsinden borcu liraya, üstelik de piyasa kurunun altında bir kurdan dönüştürülerek, zarar kamu kaynağından karşılanmış oluyor. Bu operasyon ise doların kurunu baskılamak ve özel sektörün zararını telafi etmek gerekçesiyle savunuluyor.
Bu aktarmanın sonucunda Merkez Bankası’nın kârı azalacağından, çoğunluk hissesi sahibi olan Hazine’nin gelir azalacak. Ayrıca Merkez Bankası ciddi bir kurumlar vergisi mükellefi olduğundan (örneğin sadece 2015 yılında tahakkuk eden vergi miktarı 2,4 milyar lira) Maliye’nin vergi geliri azalacak. Ortaya çıkacak vergi kaybının diğer vergilerin oranları artırılarak ya da borçlanılarak kapatılması sürpriz olmayacak. Bu da zararın halkın omuzlarına yıkılması demek.
Özetle, böyle bir operasyon sırasıyla; özel sektörün dış borçlarının çevrilmesinin giderek zorlaştığının, bu durumun bir çok firmanın batması ile sonuçlanacağının ve siyasal iktidarın bunun farkında olduğunun bir kanıtı.
Referandum sürecinde böyle olası bir olumsuz gelişme hali hazırda siyasal iktidar açısından sıkıntılı gibi gözüken referandumu daha da sıkıntılı bir duruma sokabilir ki, bu istenmiyor.
Diğer yandan bu tür operasyonlar ihracatçılar, turizmciler gibi döviz geliri elde edenlerin zararlarının toplumun sırtına yıkılmasıyla sonuçlanacak. İyi zamanlaınrda kârlarından doğru dürüst vergi ödemeyenler, hatta üstüne vergi iadesi gibi birçok teşvikle ödüllendirilenler, kârlarını kendilerine saklarken, zarar ettiklerinde bunu tüm toplumun zararı haline dönüştürebiliyorlar.
BeğenDaha fazla ifade göster
Yorum Yap

İŞSİZLİK- ENFLASYON VE OTORİTERLEŞME


İŞSİZLİK- ENFLASYON VE OTORİTERLEŞME

Mustafa Durmuş

3 Mart 2017

2 ve 3 Mart tarihlerinde Bloomberg’de yayımlanan iki uluslararası endeks Dünyada işsizlik ve enflasyon gibi ekonomik sorunlardaki artışlar ile siyasal iktidarların demokratik hak ve özgürlükleri azaltarak otoriterleşmeye yönelmeleri  arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyuyor.

Türkiye her iki endekste de en çarpıcı gelişmelerin yaşandığı ilk sıralarda yer alan ülke olarak karşımıza çıkıyor.
İlk endeks “Sefalet Endeksi” ya da “Mutsuzluk Endeksi” olarak da dilimize çevrilebilecek olan “Misery Index” (https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-03-03/these-countries-are-getting-more-miserable-this-year3 Mart 2017).

Endekste yer alan ülke sayısı 65. Endeks iki veriden oluşuyor: İşsizlik ve enflasyon. Yani ülkede işsizlik ve enflasyon arttıkça ülkenin sefaleti artıyor. Kısaca ülkede iş, aş azalıp bir de fiyatlar sürekli olarak artıyorsa halkın mutsuzluğu da artıyor.

Bu endekse göre; 2016 yılında endeksteki puanının değeri 33,1’e çıkan Güney Afrika ilk sırada yer alırken, Arjantin (30.9) ve Yunanistan ikinci (23.2) ve üçüncü sıraya, Türkiye ise 18,4 puan ile 4. Sıraya yerleşiyor.
2017 yılında ise çok büyük bir ekonomik ve politik bunalım içindeki Venezüella (499,7 puan)  ilk sıraya otururken, Türkiye’nin puanı 19,8’e çıkıyor ve bir üst sıraya yükseliyor (araştırma  iki haneye çıkan enflasyon verisini içeren son TÜİK verisini içermiyor).

https://assets.bwbx.io/images/users/iqjWHBFdfxIU/imNNdUm3QkdA/v2/1000x-1.png

İkinci endeks “Özgürlük Evi” olarak da dilimize çevrilebilecek olan “Freedom House” adlı bir uluslararası kuruluşun yayımladığı ve 2016 yılı itibariyle fiili olarak özgürlüklerin en çok azaldığı ülkeleri (ve 2017’deki beklentileri de sunan) sıralayan bir endeks (http://www.visualcapitalist.com/worrying-decline-of-freedom-world/
March 2, 2017).

Bu endekste araştırmaya konu edilen ve son 10 yılda hak ve özgürlüklerin en çok azaldığı 28 ülke yukarıdan aşağıya doğru sıralanıyor. Buna göre ilk sırayı – 30 puan azalma ile Merkez Afrika Cumhuriyeti, ikinci sırayı ise  -28 puan ile Türkiye alıyor. Türkiye’nin altındaki sıralarda ise özgürlüklerin neredeyse hiç olmadığı ülkeler olarak tanımlanan Gambia, Mali, Burundi, Bahreyn, Moritanya, Etiyopya ve Yemen gibi neredeyse tamamı çok az gelişmiş Afrika ülkeleri yer alıyor.

Otoriter bir rejim ile yönetildiği bilinen Rusya’nın son 10 yıldaki kaybı  -12 (17.sıra). Savaş içindeki Suriye ve Afganistan ise  -10 puan kayıp ile sırasıyla 10. ve 28. sıralarda yer alarak, en az özgürlük kaybı yaşayan ülkeler olarak sıralanıyorlar.
Geçen yıl (2016) yılında en büyük özgürlük kaybı ise Türkiye’de yaşanmış ( - 15 puan).  

Bloomberg’e göre, bir yandan Suriye’de büyük sorunlar yaşayan, diğer yandan içerde başarısız darbe girişimine maruz kalan ve Rus elçisinin öldürülmesi ile sarsılan ve son olarak ciddi bir ekonomik kriz içine giren Türkiye’de bu gelişmeler otoriter bir rejime yönelim ile sonuçlandı.
The Decline of Freedom Over the Last 10 Years


The Decline of Freedom Over the Last 10 Years