25 Aralık 2016 Pazar

BİR KEZ DAHA “YENİ BÜYÜME VERİLERİ” VE YILDIZI SÖNMEYEN SEKTÖR ÜZERİNE

BİR KEZ DAHA “YENİ BÜYÜME VERİLERİ” VE YILDIZI SÖNMEYEN SEKTÖR ÜZERİNE

Mustafa Durmuş

24 Aralık 2016

Bu köşede daha önce siyasal gündemdeki sorunların yakıcılığı nedeniyle yeterince tartışamasak da,TÜİK tarafından kullanımına başlanan yeni hesaplama yöntemlerine göre sunulan büyüme verilerine ilişkin kısa kısa değerlendirmeler yaptık.

Bu değerlendirmelerde, "2009 yılının baz yılı olarak seçilmesinin yanlışlığı" ve özelllikle de "2011 yılından itibaren eski yönteme göre yapılan hesapların kaçınılmaz olarak yanlışlığı" gibi bir durumun ortaya çıktığını vurgulamıştık.

Bu bağlamda, aslında daha önce hazırlanmış olan (2017-2019 da dahil olmak üzere) Makro Planların (Orta Vadeli Programlar ve Mali Planlar) ve buna uygun olarak hazırlanan Merkezi Yönetim Bütçelerinin ekonominin gerçek durumunu yansıtmadığı TÜİK tarafından da tescillenmiş oldu. Ama artık çok geç çünkü 2017 Merkezi Yönetim Bütçesi onaylandı.

Bu kez biraz detaya girelim.

Bilindiği gibi şu ana kadar yapılan resmi araştırmalarda Türkiye’deki yerli tasarrufların ancak yüzde 13-14 düzeyinde olduğu, bu nedenle de yüzde 20’yi aşan toplam yatırımların ancak yabancı kaynaklarla gerçekleştirilebildiği yaygın olarak ileri sürülüyor ve kabul ediliyordu.

Oysa yeni veriler bu tespitleri geçersiz kılıyor. Zira birazdan göreceğiniz gibi, hem yerli tasarruf oranı, hem de yatırım oranı artmış durumda. Öyle ki yeni hesaplama ile yatırımların payı yüzde 30’a, yerli tasarrufların payı yüzde 20’nin üzerine çıkartıldı.

İnşaat Sektörü: Yeni Hesaplamanın Göz Bebeği

Yeni hesaplamada bu büyük farkı inşaat sektörünün yarattığı ileri sürülüyor. Böylece eski verilerdeki inşaat sektörüne ait veriler ve etkileri büyük değişikliğe uğratılıyor. Yeni verilerle, inşaat sektörünün aslında var olduğu, ama hesaplama yanlışlığı nedeniyle görünmediği büyümeye olan belirleyici katkısı da böylece ortaya konulmuş oluyor.

İnşaat sektörüne yapılan harcamalar yatırım harcaması olarak kabul edilerek bir anda yatırımlar içindeki payı iki katından fazla yükseltiiliyor, böylece de yatırım hacmimiz birden 10 puan artıyor (buna karşılık yeni verilerde kamunun ne kadar, özel sektörün ne kadar yatırım yaptığını görebilmek mümkün değil).

Böylece hem 2008 krizi sonrasında ağırlık kazanan inşaat yönlü büyüme ve birikim modeli, hem de inşaat sektöründe ortaya çıkan 40’ı aşkın küresel inşaat firması da, onların devasa kârları ve servetleri de bir çırpıda da benimsenmiş oluyor.

Tasarruflardaki artışın nedeninin ise konut alımlarının artmasıyla ilgili olduğu düşünülüyor, zira kredili ya da peşin konut alımları artık tasarruf kalemi olarak görülüyor.

Ekonomimizin geleceğinin teslim edildiği bir diğer sektörün turizm sektörü olduğu anlaşılıyor. Böylece bundan böyle büyüme modelinin eskisi gibi alt yapı ve üst yapı inşaat yatırımları ve cari açığın kapatılmasındaki rolü itibariyle de, turizm sektörü olacağı anlaşılıyor.

Sorunlu iki sektör

Diğer yandan bu iki sektörün ekonomi içindeki önemine baktığımızda bu beklentilerin ne kadar gerçekleşebileceği konusunda kuşkular kaçınılmaz olarak artıyor.

Zira inşaat sektörünün milli hasıla içindeki payı sadece % 8-9, turizmin payı ise % 3 civarında. Yani ikisinin toplamı sanayi sektörünün ancak yarısı büyüklüğünde . Bu denli küçük bir paya sahip bu sektörlerin, büyüme hızları ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik büyümeye katkıları da payları ile orantılı olacaktır.

Kaldı ki sorun sadece milli hasıla içindeki pay ya da büyüme hızı ile sınırlı değil. İstihdam açısından da sektörlerin durumu pek parlak değil. Örnek olarak inşaat sektörü toplam istihdamın sadece % 7, 5 - 8’ini sağlayabiliyor. Her iki sektörde de kayıt dışı istihdam oranı çok yüksek. Örneğin bu oran turizmde % 70’i buluyor. İşçi ücretleri çok düşük, çalışma koşulları çok ağır ve inşaat sektörü iş kazaları açısından ülkede birinci sırada yer alıyor. Yani yaratılan istihdam hem çok düşük, hem de niteliksel olarak çok kötü. Her iki sektörün doğaya verdiği zararı da bunlara eklemek gerekiyor.
İnşaat sektörü, niteliği gereği çok sayıda alt sektör ye da faaliyet kolu ile olan ilişkisi olduğundan, canlı olduğu dönemlerde esnafı vb mutlu edebiliyor. Yine, ışıltılı, büyük alt yapı ve üst yapı inşaatleri (köprüler, hava limanları, tüneller, AVM’ler, büyük ölçekli camiler gibi) göze hitap ettiğinden, bu durum bir gelişme, zenginlik algısı da yaratabiliyor, bu nedenle de siyasal iktidarların çok tercih ettikleri sektörler olabiliyor. Ya da turizm sektörü dış ticaret açığının en az üçte birini finanse ederek dış kaynak çarkının dönmesini sağlayabiliyor.

Vergi: “Devede kulak” misali

Diğer yandan bu iki sektörün ödediği vergiler neredeyse “devede kulak” düzeyinde kalıyor. Çok sayıda istisna, muafiyet ve indirimden yararlandıkları gibi, kayıt dışılığın tarımdan sonra en fazla olduğu sektörler oldukları için de vergi gelirlerine katkıları çok az. Öyle ki turizm sektöründe toplanan vergi , sektörün mevcut kapasitesinin 85’te 1’ini ancak buluyor. Yani vergi kapasitesi yüksek, ama ödediği vergi çok az olan bir sektörden söz ediyoruz. . Şİmdi bu sektör de politik ve jeopoliltik riskler ve krizler nedeniyle ciddi bir risk altına girmiş durumda.

Bütün bunlara rağmen inşaat sektörünün çekiciliği, yüksek rant imkanı sunması, yatırılan paranın çok hızlı dönüşüm hızına sahip olması ve özellikle de alt yapı yatırımları için verilen onlarca milyar dolarlık devlet garantisi nedeniyle onun süper zenginler için çok cazip bir sektör olma konumunu koruyor. Milyar dolarlık servete sahip inşaat mütahhitlerinin bu denli hızlı yükselişleri de bunu doğruluyor.

Ancak ülkenin yeni dolar milyarderleri yaratmaya değil, emek ve doğa ile uyumlu, yaratılan refah artışının adil bir biçimde paylaşıldığı, işsizliğin ve hayat pahalılığının ortadan kaldırıldığı, bütün bu ekonomik hedeflerin yerine getirilebilmesi için de toplumsal barış ve huzur ortamının sağlandığı gerçek anlamda demokratik bir dönüşüme ihtiyacı var.


TÜNELİN UCU


TÜNELİN UCU

Mustafa Durmuş

Aralık 2016

Ardı ardına patlayan ve onlarca insanımızın ölümüne neden olan bombaların ve bir komşu ülke büyükelçisine yapılan bir suikastın ardından, büyük çaplı alt yapı yatırımlarının önceden planlanmış olduğu anlaşılan açılış programları, “terörün ülke için yapılacak hizmetleri durduramayacağı” açıklamalarıyla,  sürdürülüyor.

“Avrasya Tüneli Projesi” olarak da bilinen ve yaklaşık 285 milyon doları öz kaynak, 960 milyon doları dış kredi kullanılarak, toplam yaklaşık 1,3 milyar dolarlık bir yatırım ile gerçekleştirilecek bir alt yapı projesi olan ‘İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçişi Projesi’nin dünkü açılışından söz ediyoruz.

Hemen belirtelim bu proje 62. Davutoğlu Hükümeti’nin programında da yer aldığı gibi, 2020 yılına kadar yatırım bedeli 350 milyar doları bulacağı ileri sürülen yüzlerde alt yapı yatırımı projesinden sadece biri.

Daha da somutlarsak, Dünya Bankası’na göre, sadece 2006  -2016 dönemini kapsayan son 10 yıldır toplam 135 milyar dolarlık 48 alt yapı projesi yürütülüyor. Bunların içinde 52 milyar dolarlık yatırım tutarı ile 134 elektrik projesi ilk sırada yer alırken, bunu yaklaşık 42 milyar dolar ile 10 adet havalimanı, 24 milyar dolar ile 27 iletişim-elektronik (telekom),  15 milyar dolar ile 4 adet yol projesi, 3 milyar dolar ile 7 liman projesi, 400 milyon dolar ile 3 doğal gaz projesi takip ediyor (1).
Aslında resmin tamamı çok daha büyük. Bu resme son dönem “kazan-kazan” olarak da topluma sunulan Kamu Özel Ortaklıkları (KÖO) çerçevesinde yapılacak olan 400’e yakın alt yapı ve üst yapı inşaat projesini de dâhil etmek gerekir.

Milli gelirin yarısı tutarında alt yapı projeleri

TÜİK’in çok tartışılan yeni hesaplama yöntemiyle yaklaşık 850 milyar dolarlık bir büyüklüğe erişen ekonomimizin neredeyse yarısına yakın ve bunun da çok önemli bir kısmı devletin teminatında olan, bu nedenle de potansiyel bir risk oluşturan bu denli büyük alt yapı yatırımı sadece “ülkenin alt yapıya olan ihtiyacı” ya da “ülkeye duyulan hizmet aşkı” ile açıklanabilir mi? Ayrıca özellikle de ekonomik kriz ortamlarında bu tür yatırımlar ne derece rasyoneldir? Ya da böyle projelerle ekonomik krizleri ötelemek ya da bu krizlerden çıkmak mümkün müdür?

Küresel sermayenin yeni kârlı alanlara olan ertelenemez ihtiyacı

Küresel bir finans kapital örgütü olan McKinsey’e göre (2), bugün küresel çapta ulaştırma, enerji, su ve iletişim (telekom) sistemlerine olmak üzere dünya çapında yılda 2,5 trilyon dolar civarında alt yapı yatırımı harcaması yapılıyor. Ancak mevcut küresel ekonomik durgunluktan çıkılabilmesi için dünya çapında 2016-2030 arasında yılda 3,3 trilyon dolarlık yeni alt yapı yapılması ve bunun % 60’ının da bizim gibi azgelişmiş ülkelerde yapılması gerekiyor.

Bu çaptaki yatırımlar için kaynak var mı? Rapora göre fazlasıyla var. Tam olarak küresel yatırım fonlarında bu iş için harcanabilecek 120 trilyon dolarlık bir varlığın olduğu ileri sürülüyor. Ama bunun % 87’si Merkez ülkeler adı verilen ABD, AB ve Japonya gibi ülkelerde bulunuyor.

İşte raporu hazırlayanlar bu noktada ağzından baklayı çıkartıyor. Kapitalist gelişimin eşitsiz bir biçimde Merkez ülkelere yığdığı para sermayenin yeni kârlı alanlara ihtiyacı var ve bunun için, en son G-20 Çin Liderler Zirvesi’nde de belirtildiği gibi, küresel çapta alt yapı yatırımlarına ihtiyaç var.

Yani bir süredir aralarında Kanada, Türkiye ve G. Afrika’nın bulunduğu bazı ülkelerdeki büyük ölçüde dış kredi ile yapılmakta olan alt yapı yatırımı patlaması öncelikle küresel sermayenin azalan kârlılık sorununu çözmek için planlanmış durumda.

Bir başka anlatımla emperyalist savaşlar ve işgaller sırasında alt yapıyı yakıp yıktırmaktan çekinmeyen emperyalist sermaye,  ekonomik kriz dönemlerinde bu ülke halklarının refahını gözetmek için değil, kendi kâr sıkışmışlığını gidermek için bu projeleri dayatıyor. Bu anlamda devletler de kendi üzerlerine düşeni yapıyorlar. Genel olarak “kamu alımları” olarak tanımlayabileceğimiz ve alt yapı hizmet alımı da dâhil olmak üzere yapılan alımların 28 AB ülkesinde milli gelirin ortalama % 16’sını ve 35 OECD ülkesinde ortalama % 12’sini (bütçenin % 29’unu) oluşturması, dahası Dünya ticaretine yılda 1 trilyon dolarlık katkı sağlaması boşuna değil (3).

Alt yapı yatırımları izlenen sermaye birikimi modelinden bağımsız olarak ele alınmamalı!

Bu konuda geçmişte Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’da yaptırdığı büyük çaptaki demiryolu ağı ya da ABD’nin, yerlileri (Kızıldereliler) katletmek pahasını ülkenin her yanına götürdüğü demiryollarını hatırlamak gerekiyor.

Nitekim Marks, Hindistan’da İngilizlerin yaptığı demiryollarının Hint halkının ihtiyacını karşılamak için değil, bu ülkede çıkartılacak olan hammadde ve madenlerin sömürgeci Britanya’ya taşınması için yapıldığını ileri sürmüş ve buna karşı çıkmıştı.  

150-200 yıl önce sömürgeci sermayenin azgelişmiş ülkelerde alt yapı yatırımına yönelmesi o dönemin koşullarındaki ilkel birikimi desteklemeye uygun bir strateji idi. Bugün de kâr oranlarının düşüşünü önlemenin veya yüksek kârlı yeni üretim alanları bulmanın (yani sermaye ihracının ) bir aracı olarak kullanılıyor.

Hintli iktisatçı P.Patnaik bir makalesinde (4) bu yatırımlara neo liberalizm- artan eşitsizlikler bağlamında yeni bir boyut getiriyor. Patnaik’e göre, yeni hava limanlarının neo liberal dönemde çokça yapılmasının nedeni, artan gelir ve servet eşitsizliği yüzünden iyice zenginleşen belli bir kesimin rahatça iş, ticaret ve gezi amaçlı olarak seyahat edebilmesini sağlamak. Bu limanlar ayrıca yabancı yatırımcıların rahat gidiş gelişleri için de çok önemli.

Azgelişmiş ülkelerin talebi?

Gelelim bu yatırımları talep edenlerin gerekçelerine. Kuşkusuz özellikle de artan nüfus ve ekonomik faaliyetler yeni alt yapı yatırımlarının yapılmasını, eskiyenlerin yenilenmesini gerekli kılıyor.  Ama bunun rasyonel bir oranda ve toplumun bütününün çıkarlarına uygun olarak yapılması gerekiyor.

Bu bağlamda bizde de özellikle de 2008 sonrasında üstlenilen bu büyük çaptaki alt yapı ve üst yapı inşaat yatırımlarını izlenmekte olan neo liberal birikim stratejisinin bir parçası, ama çok daha hızlı servet biriktiren bir biçimi olarak ele almak gerekiyor. Dünyanın en büyük 250 inşaat şirketinin 42’sinin Türkiye’den çıkması ve bunların önemli bir bölümünün son 10 yılda bu şekilde palazlanması aslında bu tespitimizin haklılığını ortaya koyuyor.

Yani çok büyük havalimanları, köprüler, otoyolları, tüneller, HES’ler gibi alt yapı yatırımları ve TOKİ binaları, AVM’ler, plazalar ve çok büyük cami inşaatları servet –sermaye birikiminin en önemli biçimleri olarak karşımıza çıkıyor.

Ayrıca alt yapıya yapılan harcamaların, eğitime, sağlığa ve sosyal güvenliğe yatırım yapmamanın bir bahanesi olarak da savunulduğunu, diğer yandan bu alanlara yeni yatırım yapılmazken göz alıcı hava limanlarının ya da köprülerin yapılmasının halkta sanal bir refah artışı ya da zenginleşme duygusu yarattığını, bunun da siyasal iktidarların ayakta kalmasını sağlayan unsurlardan biri olduğunu unutmamak gerekiyor.

Eğitime yapılan yatırımın toplumsal faydası çok daha yüksek

Oysa bu yatırımların eğitim gibi alanlara kaydırılmasının topluma olan faydasının çok daha büyük olduğu bazı bilimsel çalışmalarla ortaya konulmuş durumda.  Örnek olarak, Alman Maliye Bakanlığı’nın çok yeni bir araştırmasına göre (5), 16 milyar avroluk bir kamu harcaması sırasıyla alt yapı inşaat yatırım harcaması biçiminde yapıldığında milli geliri % 1, ilk –orta öğretime yapılan yatırım harcaması biçiminde yapıldığında  % 1,1 oranında büyütüyor. Bu artış üniversite öğretimine yapılan harcamalarda da % 1 oluyor.

Buna karşılık yaratılan istihdam konusunda büyük farklılık oluşuyor. Alt yapı yatırım harcamaları bu süreçte büyük bir kısmı güvencesiz olmak üzere sadece 49,000 yeni istihdam yaratırken, bu sayı büyük bir kısmı güvenceli istihdam biçiminde olmak üzere ilk-orta öğretimde 522,000’e çıkıyor.

Bu yatırımların getiri oranlarında da farklılık var. Alt yapı yatırımlarında bu oran % 7 ile sınırlı kalırken, ilk-orta öğretimde % 14,3’e yükseliyor. Alt yapı yatırımlarında yatırımın geriye dönüşü ancak 20 yılda sağlanırken, ilk-orta öğretimde bu sayı 11 yıla düşüyor. 

Yani iktisadi olarak ele alındığında alt yapı harcamaları toplumsal faydası sanıldığı kadar büyük olan harcamalar değil.

Koşullu yükümlülükler: Davul kamunun boynunda, tokmak özel sektörün elinde!
Ayrıca konunun, özellikle de bizim için, çok önemli olan bir diğer boyutu daha var. Bu projeler yabancı kredilerle yapılıyor gibi görünse de,  genel olarak “koşullu yükümlülükler” adı verilen bir mekanizma çerçevesinde bunlara devlet teminatı ya da garantisi veriliyor. Bu da yerli ve yabancı sermaye açısından “başkasının taşı ile başkasının kuşunu vurmak”  biçiminde çok kârlı bir iş olurken, toplumun bütünü açısından büyük bir potansiyel zarar riski oluşturuyor.

Somutlayalım:  Öncelikle,  Avrasya Tüneli inşaatını yapan firma, 25 yıl süresince tüneli kullanan araçlardan, otomobiller için 25 yıl boyunca 4 dolar+kdv, minibüsler için 6 dolar+kdv karşılığı Türk lirası ücret alacak (ücretlerin dolara endekslenmesi dolar bozdurma kampanyalarının da işlemediği anlamına geliyor). Devlet ise firmaya günde 68 bin 500 aracın geçiş garantisini veriyor. Yani bu kadar araç geçmezse aradaki geçiş parası farkı firmaya, hazine garantili olarak devlet tarafından ödenecek.
Yukarıda sözü edilen 135 milyar dolarlık 48 projenin büyük bir kısmı 10-15 yıllık döviz kredisiyle yapılıyor (1-5 yıllık ön ödemesiz sürelere sahip). Merkez Bankası’na göre, döviz kredilerinin 46 milyar doları bu projelerle ilgili ve bunun 31 milyar doları satın alma garantisine sahip (6) projeler olmaları nedeniyle (Osmangazi Köprüsü ve Avrasya Tüneli gibi)  döviz kuru riskine ve talep şoklarına karşı korunmuş durumda. Dolayısıyla bir zarar doğduğunda bu zarar kamuya aktarılabilecek.

Bu riskli duruma Kamu Özel Ortaklıkları (KÖO) çerçevesinde yapılan 400’e yakın projeyi de dâhil etmek gerekir. Kalkınma Bakanlığı verilerine göre yatırım bedelleri 345 milyar doları bulan bu projeler için sunulan devlet garantisinin tutarı 122 milyar doları buluyor (7). “Koşullu yükümlülükler” olarak adlandırılan ve bütçe dışında tutulan bu kalem, bazı olumsuz koşulların oluşması halinde özel sektör zararının kamuya aktarılması anlamına geliyor.

Ayrıca Hazine Garantili özel borç stoku tutarı 12 milyar doları buluyor. Hazine, garantilerin büyük çoğunluğunu (% 80 civarında) Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, T. Kalkınma Bankası ve T. Sınaî Kalkınma Bankası’nın aldığı dış borçlar için veriyor. Bu bankalar da büyük alt yapı projelerinde üstlenicilere kredi veriyorlar. Böylece arkasında Hazine olan kamu bankaları dışarıdan daha rahat borçlanıyor. Ancak bir kriz vs söz konusu olup da bu projeler yarım kalırsa ve bu krediler geri ödenemezse, bu zarar Hazine’nin, dolayısıyla da halkın sırtında kalacak (8).
Sonuç olarak, bu ülke aydınlarının bu tür büyük çaplı projelere getirdikleri eleştiriler her seferinde bazı çevrelerce “geri kafalılık”, “çağı yakalayamamak”, “değişimi ve ihtiyacı görememek” olarak itibarsızlaştırılmaya çalışıldı.

Oysa örneğin Avrasya Projesinin temel mantığı toplu taşımaya öncelik vermek yerine daha fazla yol yapmaya dayanıyor. Örneğin bu bağlamda hafif raylı sistemleri uygulamak yerine yol yapımını içeriyor. Bu da, haklı olarak, özel oto kullanımını teşvik ederek trafik sıkışıklığına, beraberinde gelecek hava kirliliğine ve kaza riskinin artmasına neden olacağı gerekçeleriyle eleştiriliyor.  Bu projelerden belli çevreler kâr ve siyasi rant sağlarken, bunların risklerinin kamuya ya da toplumun bütününe yüklenmesinin ne denli adil olduğu da ayrıca sorgulanmalıdır.

Son Notlar:

(1) BNP Pariba, EM Strategy: Turkey- Economy and Markets, December 2016.
(2) McKinsey Global Institute, Bridging Global Infrastrucure Gaps, 2016 Update.
(3) agr.
(4) Prabhat Patnaik, “Developing “Infrastructure”, http://www.networkideas.org, October 25, 2016.
(5) Ronald Janssen , htps://www.socialeurope.eu/2016/12/german-economy-ministry-backs-oecd-call-public-investment-stimulus, 20 Aralık 2016.
(6) BNP Pariba, agr.
(7) http://www.hakanozyildiz.com/2016/12/iki-yeni-butce-ds-yuk-daha.html.(8) http://www.hakanozyildiz.com/…/kamu-ozel-isbirligi-345-mily….


2017’de Türkiye Ekonomisi


Mustafa Durmuş

Aralık 2016

Amerikan Merkez Bankası (Fed)  bugün faiz oranlarının değiştirilip değiştirilmeyeceğine ilişkin kararını açıklayacak. Beklenti Fed’in en az 0.25 puanlık bir faiz artırımı yapması yönünde.
Faiz artırımı kararında ABD ekonomisinde son dönemde görülen, istihdam artışı, ekonomik büyümedeki ve enflasyondaki canlılık gibi etkenler kadar, 20 Ocak’ta işbaşı yapacak olan yeni Başkan Trump’ın uygulayacağı ekonomi politikaları da etkili olacak gibi gözüküyor.

Trumponomics olarak da artık anılan bu politikalar gevşetilmiş maliye ve sıkılaştırılmış para politikalarını, kısmi bir korumacı dış ticaret politikasını, göçmen karşıtlığını ve güçlü doları içeriyor.
Yani Trump ile birlikte maliye politikası alanında 1 trilyon dolarlık bir kamusal alt yapı harcama programı ve başta gelir ve kurumlar vergisi indirimleri gibi sermaye vergilerinin indirilmesi şeklinde uygulamalara geçilecek. Buna “askeri sanayi kompleksi” konseptine uygun Pentagon’un savaş harcamalarını artıran programlar da ( 90,000 yeni asker, yeni savaş uçakları ve deniz altılar gibi)  eklendiğinde genişletici maliye politikalarının ön planda olacağı görülüyor. Böyle bir piyasa teşvik edici mali genişleme Dodd-Frank Yasası’nın da gevşetilmesiyle (böylece bankaların rahatlatılmasıyla) tamamlanacak.

Diğer taraftan finansal istikrarın korunabilmesi ve doların güçlü tutulabilmesi için Fed’in faiz oranlarını artırması ile sıkılaştırılmış bir para politikası uygulanacağı anlaşılıyor.

Küresel kriz azgelişmiş ekonomilere iyice yıkılacak

Bu politikalara, İthalata getirilecek yeni korumacı önlemler ve göçmen karşıtlığı nedeniyle azgelişmiş ülkelerden kaynaklı emek gücü akışının yavaşlatılması da dâhil edildiğinde, yeni yıldan itibaren,  aralarında bizim de olduğumuz yükselen ülkeler adı verilen azgelişmiş ülkelerin başının daha da ağrıması kaçınılmaz olacak.

Aslında bu sıkıntıların bir kısmı hemen başkanlık seçimlerinin ardından yaşandı.  Örneğin dünyada en fazla değer kaybeden borsa olan Brezilya borsasının hemen ardından (% 14), Türkiye borsası (BİST) % 11’lik bir düşüş gösterdi. Ulusal para biçimleri içinde ise TL en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında yer aldı (% 10). Kazananlar ise başta ABD doları, borsaları olmak üzere % 20’lik bir yükselişle Rus borsası oldu.

Fed faiz artırırsa TCMB’nin de faiz artırması kaçınılmaz olur

Institute of International Finance ‘nin (IIF) ’nin son raporunda (Global Economic Monitor, 13 Aralık 2016),  Dünyada faiz oranları şöyle sıralanıyor:
Fed (ABD) : % 0.50 (üst sınır); ECB (Avrupa)  : % 0.00;  BoJ (Japonya) : % - 0.10; Brezilya : % 13,75; Rusya : % 10; Türkiye : % 8.5: Güney Afrika: % 7; Hindistan: % 6.25; Çin ve Polonya: % 1,5 ve Güney Kore : % 1.25.

Görüldüğü gibi şu anda Türkiye dünyada en yüksek faiz veren üçüncü ülke konumunda. Öyle ki Merkez ülkelerdeki faiz oranlarından ortalama 8 kat daha fazla faiz veriyor.  Buna rağmen ülkeden sermaye çıkışları arttı. Sermaye,  bu düşük ama daha güvenli olduğu kabul edilen merkezler başta olmak üzere dünyanın diğer bölgelerine kaçıyorsa, “bu çıkışların faizlerin daha da artırarak durdurulabilmesi mümkün müdür” sorusunun sorulması gerekiyor.

Borç krizi riski artıyor

İki gün önce açıklanan üçüncü çeyrek büyümesi ( % - 1,8 küçülme) ve lirada devam eden değer kaybının bankaların aktiflerini zayıflatması, şirketlerin bilançolarını kötüleştirmesi beklenmeli. Liradaki değer kaybının sürmesi halinde, özellikle de şirketlerin 211 milyar doları bulan döviz açık pozisyonları dikkate alındığında,  borç krizi biçiminde bir kriz olasılığından söz etmek abartılı olmaz.
Böyle bir krizi önlemek için Merkez Bankası bazı önlemler alabilirse de bunlar yetersiz kalabilir. 

Öncelikle Bankanın döviz rezervlerinin yeterli olmadığı biliniyor. Bu nedenle de “gerektiğinde döviz piyasasına müdahale yapılacaktır” açıklamasının dövizin ateşini ne kadar düşürebileceği tartışılır.

Bunun dışında Merkez Bankası sert bir faiz artırımına giderek liranın cazibesini artırabilir mi? Hali hazırda yüksek düzeyde olan faizler daha da artırıldığında bunun ekonomiyi daha da zora sokması, özellikle de konut kredisi ile yürüyen inşaat emlak sektörünü vurması kaçınılmaz olur. Bu nedenle de Merkez Bankası büyük bir ihtimalle faiz oranında küçük artışlar yaparken, bu arada özel kesimin Merkez Bankası nezdinde döviz cinsinden tuttuğu karşılıkları indirme yoluna gidecektir.

Yeni anayasa ve başkanlık oylaması, OHAL uygulamalarının devam etmesi gibi gelişmeler de yukarıda sayılan ekonomik gelişmeler ile birlikte dikkate alındığında ekonomik büyümenin seyri ne olabilir?

Bunu IIF, 2016 yılı için % 1,7 ve 2017 yılında Trumponomics kaynaklı dış konjonktürde de artacak olan riskler nedeniyle  % 1,5 olarak öngörüyor. Aynı raporda doların kurunun 2016 için 3,50 ve 2017 için 3,77 olması; enflasyonun aynı yıllar için sırasıyla % 7,2 ve  % 7,4 olması ve cari açığın bu yıl % - 3,4 ve gelecek yıl için % - 4,3 olması bekleniyor.

Umarız bu olumsuz beklentiler gerçekleşmez. Ancak ekonomik büyümenin seyri böyle olursa, işsizliğin artarak,  gerçek anlamda % 20’nin üzerine çıkması ve gelir dağılımı adaletsizliğinin daha da artarak bunun yoksulluğu daha artırması kaçınılmaz olur. Kısaca istatistikî verilerin hesaplanma yöntemleriyle oyalanmak yerine toplumun bütününün refahını ve geleceğini güvence altına alan politikalara yönelmek ve bu yönde somut adımlar atmak gerekiyor.






BÜYÜME VERİLERİ (Aralık 2016)

BÜYÜME VERİLERİ (Aralık 2016)

Mustafa Durmuş

Aralık 2016

Dün TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu)  bu yılın Temmuz- Ağustos- Eylül üç aylık dönemi olmak üzere üçüncü çeyreğe ait ekonomik büyüme verilerini açıkladı.

Bu veriler Avrupa Birliği Yönetmelikleri’ne (ESA) göre, yani yeni bir yönteme göre hesaplanmış. Bu yeni hesaplamada verilerin derlenme yöntemleri, yapılan tanımlar gibi birçok değişiklik söz konusu.  Statik olmayan bir ekonomide hesaplama yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve uluslar arası standartlara uygun hale getirilmesi normal, hatta gerekli bir durum olarak değerlendirilebilir.

Mali Makyavelizm

Diğer yandan bu yeni yöntemde bir baz yılın seçilmesi çok önem kazanıyor. Zira bu baz yılın hangi yıl seçildiği büyüme sonuçlarını etkiliyor. Nitekim TÜİK  son 13 yıllık dönemin iktisadi olarak  en kötü yılı olan ve aynı zamanda da 2008 küresel kapitalist krizinin ertesi yılı olan 2009 yılını seçmiş. Zira bu yıl ki büyüme oranı yüzde (-)  4,7. Yani bundan sonrası her yıl büyüme artıya geçmiş. Dolayısıyla da ardındaki yıllar ve kuşkusuz 2016 yılı üçüncü çeyreği de olması gerekenden daha iyi çıkmış.

2009 yılının baz yıl seçilmesinin sonucunda 2011 yılından itibaren büyüme oranları bir anda yüzde 30 ila yüzde 50 arasında daha yüksek çıkmış.  Örneğin geçen yıl eski hesaplamaya göre yüzde 4 olarak açıklanan büyüme oranı yarı yarıya artırılmış ve yüzde 6,1’e çıkartılmış. Benzer bir biçimde de bu yılın ilk yarısında yüzde 3,9 büyüdüğü açıklanan ekonomi yüzde 4,5 oranında büyümüş.

Böylece bu yeni hesaplamanın sonucunda da, eski hesaba göre 9 bin doların biraz üzerinde hesaplanmış olan 2015 yılı kişi başı geliri yeni hesapla 11 bin doların üzerine çıkmış. Yani bizler geçen yıl bir önceki yıla göre kişi başına 2 bin dolar daha fazla zenginleşmişiz.

Burada yapılan işin adına literatürde “Mali Makyavelizm” deniliyor. Yani arzu edilen sonuca uygun olarak verileri seçmek, derlemek, uyarlamak ve hesaplama yapmak.  Tabi bu hesaplama değişikliğinin ve baz yıl seçiminin “15 Temmuz öncesinde ekonominin gayet iyi durumda olduğu” algısını güçlendirmeye yaradığının da altını çizmek gerekiyor.

Üçüncü çeyrekte sert düşüş

Olması gerekenden daha düşük çıksa da, bu hesaplama değişikliğine rağmen ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde (- 1,8) küçülmüş olması son derece önemli. Bu durum,  içinden geçtiğimiz son üç ayda (dördüncü çeyrek) ekonominin daha da küçüleceğinin işareti olabileceği gibi, ikinci çeyrekte yüzde 4,5’lik büyüme dikkate alındığında gerçekte ekonomideki daralmanın yüzde 6,8 olduğunu da gösteriyor. Bu bağlamda da bu yıl büyümesi yıl ortalaması olarak yüzde 2’ye kadar düşebilir (nüfus artış hızı dikkate alındığında net bir büyümeden söz etmek zorlaşacaktır).

 Şeytan ayrıntıda gizli

Küçülmenin temel belirleyicilerine bakalım:Sırasıyla; özel tüketim harcamaları (C) yüzde (-) 3,2; yatırım harcamaları (I) yüzde (-) 0,6 ve ihracat (X) yüzde (-) 7 oranında azalmış.  Buna karşılık ithalat (M) yüzde 4,3 artmış. Ama asıl artış yüzde 23, 8 ile kamu harcamalarında (G) olmuş.

Bir başka anlatımla,  halk daha az tüketmiş, ihracat daha da azalmış, üretimin ve ihracatın vazgeçilmezi olan ithalat artmayı sürdürmüş,  ama asıl önemlisi uzun zamandır ilk kez kamu harcamaları neredeyse dörtte bir oranında (geçen yılın aynı çeyreğine göre) artmış. Yani ekonomi bu denli pompalanan kamu cari harcamalarına rağmen küçülmüş ya da kamu cari harcamalarındaki bu çarpıcı artış ekonominin daha da küçülmesini önlemiş.

Bu veriler, kısaca,  ülkenin yapısal bir sorunu olan cari açığın artmakta olduğunu, bunun da yabancı sermaye akımlarına olan bağımlılığı artıracağını,  böylece dövize olan ihtiyacın artacağını,, bunun kur ve faizin yükselmesine neden olabileceğini gösterdiği gibi, kamu harcaması artışının  yanı sıra üretim ve ithalat üzerinden alınan vergilerin yüzde 0,3 azalmış olması nedeniyle bütçe açığının daha da artacağını ortaya koyuyor.

Böylece “tasarruf açığı”, “cari açık” ve “bütçe açığı” olarak tanımlanan Üçlü Açık’ larla karşı karşıya olacağımız bir dönem başlıyor.

Sermaye birikimi inşaat ve ilgili sektörlerde

Bültenin ayrıntılarına bakıldığında gayri safi sermaye oluşumunun % 59’unun inşaat, buna karşılık % 35’inin makine ve teçhizatta olduğu görülüyor.  Böylece 2015’ten 2016’nın üçüncü çeyreğine inşaat sektöründeki yatırım miktarı yüzde 8,6 artarken, makine ve teçhizattaki artış yüzde sadece 1,4 ile sınırlı kalmış. Bu durum kuşkusuz devasa alt yapı ve üst yapı inşaatlarını ve Türkiye’nin küresel en büyük 250 inşaat şirketinden 42’sinin sahibi olduğu gerçeğini de açıklıyor.

Toplam yatırımların neredeyse üçte ikisinin yapıldığı, buna karşılık milli hasılanın % 8-9’u civarında bir kısmını ve istihdamın  % 7,5’in yaratabilen bu sektörün özelikle bu yılın üçüncü çeyreğinden itibaren bir daralmaya girdiği çok açık.  Öyle ki sektör bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 28,3’ten fazla büyürken,  üçüncü çeyrekteki büyüme hızı yüzde 8,4 ile sınırlı kalmış. Böylece bir süredir büyümenin motoru konumundaki bu sektördeki durgunluk ekonomik küçülmeyi de bundan sonraki olası gelişmeleri de ve faiz tartışmalarını da bir ölçüde açıklıyor.

Son olarak TÜİK verileri ücretli emekçilerin milli gelirden aldığı payın  (işgücüne yapılan ödemeler)  bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 36,5’den üçüncü çeyrekte yüzde 32’ye kadar gerilediğini, böylece gelir dağılımının giderek daha da adaletsiz bir hal aldığını gösteriyor. 




4 Aralık 2016 Pazar

TÜRKİYE'DE GELİR VE SERVET BÖLÜŞÜMÜ




Mustafa Durmuş

4 Aralık 2016
 
Türkiye ekonomisine ilişkin son haftalardaki en büyük tartışmanın dövizin kurunun durdurulamayan yükselişi ya da (hangi taraftan baktığınıza bağlı olarak) liranın ABD doları ve avro karşısında yaşadığı daha önce görülmemiş düzeydeki değer kayıpları olduğu çok açık. Üstelik bu değer kayıpları da hem ekonomideki göstergelerden hem de siyasal iktidarın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla sürecek gibi gözüküyor. 

Bu noktada kurun yükselişinin, siyasal iktidarın açıkladığı gibi, dışarıdaki gelişmelerden ziyade içerdeki gelişmelerden kaynaklandığını M. Eğilmez, bloğunda verilerle ortaya koydu. Öyle ki avro ve yen gibi diğer sağlam ulusal paralar karşısında ABD dolar endeksi son bir haftada binde 56 değer kaybetmişken ve diğer yükselen ekonomilerin para birimlerinin dolar karşısındaki kaybı sadece binde 47’ de kalmışken, lira, dolar karşısında  yüzde 3,08 (altı kattan fazla), buna karşılık avro karşısında yüzde 3,71 değer kaybetmiş ise, bu kaybın nedenlerini ABD’deki gelişmelerden ziyade Türkiye ekonomisi ve onun üzerinde etkili olan siyasal gelişmelerde aramak gerekiyor (http://www.mahfiegilmez.com/2016/12/bir-haftada-neler-oldu).

Bu gelişmelerin sonucunda da doların kuru Cuma günü itibariyle 3,58’e ve avronun kuru 3,81’e kadar yükseldi. TCMB gösterge faizi yüzde 2,90 puan ve CDS risk primi yüzde 4,41 puan arttı. Bu arada bu yılın içinde bulunduğumuz son çeyreğinde ekonominin büyüme yerine bir süreden beri ilk kez küçülmesi ve resmi olarak yüzde 12’ye yaklaşan işsizlik oranının daha da artması bekleniyor.
Tüm bu parasal ve reel göstergelerin yanı sıra son 13 yıldır ekonomik refahımızın artıp artmadığını görebilmek için bölüşüm verilerine de bakmamız gerekiyor. Diğer yandan bu istatistikler hem yeterli sıklıkta ve doğrulukta yayınlanmadığında, hem de halk başka sorunlarla meşgul edildiğinde, gelir ve servetin giderek daha adil mi, yoksa daha adaletsiz mi dağıldığını yeterince kavrayamıyoruz. Sadece çarşıya pazara çıktığımızda cebimizdeki paranın ne denli yetersiz olduğunu gördüğümüzde faturayı ya enflasyona ya da esnafa kesmekle yetiniyoruz.

Bölüşüm istatistikleri sadece halkın övünülen ekonomik büyümeden refah artışı biçiminde ne kadar pay aldığını ya da alamadığını göstermekle kalmıyor, son tahlilde siyasal iktidarların bu konuda ne kadar başarılı ya da başarısız olduklarının da bir göstergesi oluyor.  Sırasıyla milli gelir ve servetin nasıl bölüşüldüğüne bakalım.

Gelir bölüşümü daha da adaletsiz bir hal almaya başladı

TÜİK tarafından 2016’da yapılan gelir dağılımı araştırmasına göre, Türkiye’de 2015 yılında,  en zengin yüzde 20’lik nüfus toplam milli gelirin neredeyse yarısını alırken (yüzde 46,5), diğer yarısı Türkiye nüfusunun yüzde 80’i tarafından paylaşıldı. En zengin bu grup geçen yıla göre payını binde 6 oranında artırırken,  en yoksul yüzde 20’lik nüfusun gelirden aldığı pay binde1 azalarak yüzde 6,1’e geriledi. Ya da, en tepedeki üçte birlik bir nüfus gelirin üçte ikisine el koyarken, en alttaki yüzde 60’lık nüfus kalan üçte bir ile yetinmek durumunda kaldı (TÜİK, Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre sıralı yüzde 20'lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı, 2006-2015).
Bu bağlamda, gelir dağılımı adaletsizliğini gösteren bir katsayı olan ve 2014’te 0,391 olan Gini Katsayısı 2015’te 0.397 oldu. Bu haliyle Türkiye,  Şili ve Meksika’dan sonra 34 OECD ülkesi içinde geliri en adaletsiz bölüştüren ülke konumunu korudu.

TÜİK’in bir başka araştırması ise bu konuda daha çarpıcı başka veriler sunuyor (TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması Bölgesel Sonuçları, 2015). Buna göre haneler içinde en yoksul yüzde 60’ı oluşturan hanelere giren yıllık gelir, hane başına sadece 8,868 lira oldu. Bir başka deyimle bu aileler aylık 739 lira (asgari ücretin yarısı kadar bir gelirle)  ile yaşamak zorundalar. Üstelik  Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ya da İç Anadolu Bölgesi’nin bazı kesimlerinde hanelerin bir kısmı bu 700 liranın biraz üzerindeki geliri dahi sağlayamıyorlar. Urfa ve Diyarbakır’da ise Gini Katsayısı 0,420’yi buluyor.

Türkiye’de Bütçe yeniden bölüştürücü bir amaç için kullanılmıyor 

Gelir bölüşümü adaletsizliğinin sadece Türkiye’nin sorunu olmadığı da açık bir gerçek. Bu sorun kapitalist üretim ve bölüşüm tarzının doğal bir sonucu. Nitekim OECD ülkelerinde de bu sorun yaşanıyor. 

Ancak OECD tarafından yapılan bir çalışmaya göre (OECD, Income Inequality Update, November 2016),  bu ülkelerin büyük bir kısmında hükümetler bütçelerini gelir dağılımı adaletsizliklerini düzeltme doğrultusunda kullanıyorlar.  Örneğin 2007-2014 arasında bütçe kaynaklarının bu amaçla kullanılması sayesinde bu ülkelerde gelir dağılımında ortalama yüzde 27 oranında iyileşme sağlanmış. Hatta Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Fransa, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda gibi ülkelerde bu iyileştirme yüzde 30- 40 arasında olmuş. Diğer yandan OECD üyesi olan ama kamu bütçesini yoksuldan yana yeniden bölüştürücü amaçlar için neredeyse hiç kullanmayan ilk üç ülke şöyle sıralanıyor: Meksika, Şili ve Türkiye.  

Bir başka anlatımla OECD ortalamasında, bütçeler ile gelir adaletsizliği neredeyse üçte bir oranında azaltılırken Türkiye’de iyileştirme sadece yüzde 5 ile sınırlı kaldı. Kayıtlı ve kayıt dışı 10 milyona yakın işçinin aylık 1300 lira ve hanelerin yüzde 60’ının ayda asgari ücretin yarısı kadar bir ücretle geçinmek zorunda kaldığı (bu nedenle de hane halkı borçlarının son 12 yılda yaklaşık 13 milyar liradan 440 milyar liraya ulaştığı) Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin neden olduğu bu son derece adaletsiz gelir bölüşümü, devlet bütçesi aracılığıyla kısmen de olsa düzeltilebilecek iken, sermayedarların faydalandığı vergi muafiyet, istisna, indirimlerin bolluğu ( 2017’de 102 milyar liralık bir vergi bu gruptan alınmayacak), buna karşılık işçilerin sadece aylık en fazla 210 liralık bir vergi indiriminden yararlanması (asgari geçim indirimi) ve yine sermayedarların devlet harcamalarından sağladığı faydalar nedeniyle bütçe aracılığıyla daha da kötüleştirilmiş görünüyor.

Türkiye’de servet bölüşümü daha da adaletsiz

Yıllık milli gelirin nasıl bölüşüldüğünü gösteren araştırmaların önemli olduğu kuşkusuzdur, ama en az bu gösterge kadar, hatta ondan daha önemli bir diğer ekonomik refah göstergesi servetin nasıl bölüştürüldüğüdür. Zira belli bir dönem sonrasında toplumun hangi kesimlerinin ya da sınıflarının ekonomik büyümeden, uygulanan ekonomi politikalarından ne kadar pay aldığını ya da almadığını asıl bu stok değişken olarak tanımlanan servetin bölüşümü gösteriyor. 

Bu bağlamda örneğin son 12 yılda hangi sınıflar ya da kesimlerin zenginleştiği ya da hangilerinin yoksullaştığının en önemli göstergesi bu dönemde yaratılan servetin bu kesimler arasında nasıl dağıtıldığını gösteren istatistiklerdir. Ancak ülke içinde resmi olarak bu veriler derlenmediği, yayınlanmadığı gibi yüzlerce milyar dolarlık servet de gerçek anlamda vergilendirilmiyor.
Bu araştırmaları asıl olarak İsviçre’de yerleşik bir küresel finans kuruluşu olan Credit Swiss yıllık olarak yapıyor ve yayımlıyor. Bu yıl da kuruluş, Prof. T. Shorrocks, J. Davies ve R. Lluberans tarafından ve 173 ülke baz alınarak, yıllık olarak hazırlanan  “Küresel Servet Raporu’nu yayımladı (Credit Swiss,  Global Wealth Databook 2016, November 2016).  Bu raporda Türkiye’deki servetin gelişimi ve bölüşümü ile ilgili yer alan veriler, ekonomik refahın bölüşümü açısından son 12 yıllık dönemin muhasebesini yapmamızı kolaylaştırıyor.

Ancak öncelikle raporun Dünya çapında servet bölüşümünün nasıl adaletsiz-eşitsiz olduğunu ortaya koyan çarpıcı bazı verilerini özetleyelim.  Rapora göre, 2015 yılında 252,3 trilyon dolar olan küresel servetin tutarı 2016 yılının ilk yarısında 255,7 trilyon dolara yükseldi. 

Ancak Dünyada yıllık olarak üretilen gelirin en az üç katı büyüklüğüne ulaşan bu servetin bölüşümü her yıl giderek daha da adaletsiz bir hal alıyor. Örnek olarak bu yıl en zengin yüzde 1’lik gruba dâhil yetişkinler servetin yüzde 51’ine sahip oldular (geçen yıl payları % 48 idi). En zengin ilk yüzde 10’a giren yetişkinler ise servetin yüzde 89’una sahipler. Buna karşılık en yoksul yüzde 50’lik yetişkin grubunun küresel servetten alabildiği pay sadece yüzde 1 olabildi.

Bir başka anlatımla 3,5 milyar yetişkin (toplam yetişkinlerin % 73’ünü oluşturuyor) 10,000 ABD dolarının altında bir servete sahip iken, 140,900 yetişkinin her birinin 50 milyon dolardan fazla ve 2,000 yetişkininin her birinin 1 milyar dolardan fazla servetleri bulunuyor.

Türkiye ile ilgili sunulan verilerden ise aşağıdaki tabloyu oluşturduk. Önce Türkiye’nin ileri sürüldüğü gibi son 12 yıllık sürede bir bütün olarak ne kadar zenginleştiğini Dünya ve diğer ülkelerin gösterdiği performansa ilişkin verilerle kıyaslayarak görmeye çalışalım.

Türkiye’nin toplam servet tutarı 2002 yılı sonunda 439 milyar dolar ve Dünya serveti içindeki payı binde 4 idi. 2007 yılı sonuna kadar bu rakam 1,7 trilyon dolara ve pay da binde 8’e kadar yükselmiş ama 2013 yılından itibaren tekrar inişe geçmiş. 2015 yılı sonu itibariyle toplam servet tutarı 1,1 trilyon dolara gerilerken, ülke servetinin Dünya servet stoku içindeki payı da binde 4’e gerilemiş. Yani son 12 yılda Türkiye, Dünya serveti içindeki payı açısından başladığı yere geri dönmüş. Eğer servet ekonomik refahın önemli bir göstergesi ise son 12 yılın sonunda Türkiye binde 4 ‘lük paya geri dönerek yerinde saymış denilebilir. Bu da büyük ekonomik başarı efsanesini tartışmalı bir hale getirir.
Ayrıca Türkiye’nin toplam serveti 2015’den bu yana toplam olarak 62 milyar dolar azalmış. Bu yüzde (-) 5,5’lik bir düşüşe denk geliyor. Kişi başı servetteki düşüş ise daha fazla: Yüzde (-) 7,1. Böylece kişi başı servetin en fazla düştüğü ilk yedi ülke arasında sıralanıyoruz. Bu verilerin 15 Temmuz öncesine ait olduğunun altını çizmek gerekiyor. Zira 15 Temmuz 2016’da doların kuru 2,90 iken, bugün 3,55 civarında seyrediyor. Yani bu zaman zarfında liranın uğradığı değer kaybı nedeniyle, dolar cinsinden toplam servetimizin değerinin çok daha düştüğü açık.

Türkiye’deki servetin yüzde 60’ının finans dışı servet olması, hem servetin değerindeki dalgalanmaların sadece finans sektöründeki dalgalanmalardan kaynaklanmadığını (reel üretim düşüşlerinin de önemli olduğunu) hem de Türkiye burjuvazisinin özellikle de son 12 yılda çok önemli bir reel servet biriktirerek sınıfsal gücünü artırdığını gösteriyor. Ayrıca Rapora göre, Türkiye’deki finansal servetin 2013 yılı itibariyle % 82’si likit varlıklardan (nakit ve hızlıca nakde çevrilebilir servet) oluşurken sadece % 9’u hisse senetleri vs ve kalanı da diğerlerinden oluşuyor. Likit servetin payı 2008 yılından sonra belirgin bir biçimde artış gösterirken diğer varlıklar (üçüncü grubun) payı yarı yarıya azalmış durumda. Bu da Türkiye’deki servetin önemli bir kısmının likit olarak tutulduğunu ve bunun her an dışarı çıkartılabileceği gibi, içeri kolayca sokulduğunu ve hızlıca para piyasalarında getiri sağlayabildiğini ortaya koyuyor. Bu durum ayrıca servetin çok önemli bir vergileme kaynağı olabileceğini de gösteriyor.

Servetin bölüşümü gelirin bölüşümünden çok daha adaletsiz

Toplamı 1 trilyon doları aşan servetin 54 milyon yetişkin arasında nasıl dağıldığına ilişkin veriler ise servet bölüşümündeki adaletsizliğin gelir bölüşümündekinden kat be kat fazla olduğunu gösteriyor (s. 108).

2016 ortası itibariyle her ne kadar kişi başı ortalama servet miktarı 19,685 dolar olsa da, kişi başı medyan servet sadece 4,339 dolar (Avrupa ortalamasının üçte birinden biraz fazla). Yani 54 milyon yetişkinin yarısından fazlasının birikmiş serveti (her türden) 4,000 doların biraz üzerinde. Bu 2007 yılı sonunda 9,700 doların üzerinde imiş. Yani AKP’nin ikinci döneminden itibaren servet giderek belli ellerde toplanırken, çoğunluğun payı azalmaya başlamış.
Yetişkinlerin çok büyük bir kısmının (yüzde 73’ ünün) serveti 10,000 doların altında iken, yüzde 25’ininki 10,000- 100,000 dolar arasında,  yüzde 1,8’ininki 100,000 – 1,000,000 dolar arasında ve binde 1’inin serveti 1 milyon doların üzerinde.

Türkiye’deki yetişkin dolar milyoneri ve milyarderi sayıları ise servetlerine göre şöyle sıralanıyor (s.116): 

1-5 milyon $ arası: 65,005 yetişkin; 5-10 milyon  $ arası: 6,775; 10- 50 milyon $ arası: 4,612; 50- 100 milyon $ arası: 485; 100- 500 milyon  $ arası: 338; 500 m- 1 milyar $ arası: 35 ve 1 milyar $  üstü: 29 yetişkin.

Kuşkusuz böyle bir eşitsiz,  adaletsiz servet bölüşümü sonucunda Servet Gini Katsayısı 0.832 gibi bir düzeye çıkıyor. Buradan hareketle kabaca Türkiye’de servetin gelire göre en az iki kat daha adaletsiz dağıldığı ileri sürülebilir. Bu arada 173 ülke arasında Servet Gini’si Türkiye’den yüksek olan sadece 8 ülke var. Bunların arasında ABD, İsveç, Tayland gibi ülkelerin yanı sıra Surinam ve Zambia gibi çok az gelişmiş ülkeler yer alıyor.

Servet zenginliği yoksullukla bir arada ele alınması gereken bir olgu. Yani bir ülkede servet zenginleri varsa, mutlaka yoksulluk da yaygın bir şekilde mevcuttur. Örneğin dünyada en az servet sahibi (dolayısıyla da en yoksul) yüzde 5’lik yetişkin nüfus içinde 8,3 milyon TC vatandaşı var (Dünya çapında bu sayı 968 milyon). Bu yüzde dilim, yüzde 5’ten en az servet sahibi yüzde 20 ve yüzde 50’ye çıkartıldığında sırasıyla,  bu gruba giren TC vatandaşları yetişkinlerin oranı yüzde 15,4 ve yüzde 36,4’e yükseliyor (s. 125).

Kuşkusuz tabloda bir diğer önemli veri kişi başı borç tutarları ile ilgili. Kişi başı ortalama servet 2002 sonunda 11, 102 dolardan, 2016 ortasında 19, 685 dolara yükselirken, kişi başı borç tutarı da yine dolar cinsinden aynı yıllarda 470 dolardan 6,089 dolara fırlamış. Yani kişi başı servet iki kata yakın, buna karşılık kişi başı borç 12 kat artmış.

Kısaca son 12 yılda üretilen hâsıla ve yaratılan değerin hem mutlak büyüklüğü hem de göreli dağılımı, bölüşümü açısından parlak bir tablo ile karşı karşıya bulunduğumuzu ileri sürmek oldukça güç.

Bazı yıllar dışında elde edilen ortalama yüzde 5-6’lık ekonomik büyümenin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların refahını reel olarak artırmadığı, bu süreçte yaratılan değerin ise mutlak anlamda Dünya ölçeğinde yerinde sayarken, ülke içinde son derece adaletsiz bölüşüldüğü görülüyor.
Bu dönemin sonucunda mevcut sermaye grupları ve servet zenginlerinin güçlerini korumalarının yanı sıra yeni servet zenginlerinin ortaya çıktığı bir gerçek.  Dünyanın en büyük 250 inşaat firmasından 42’sinin Türkiyeli olması bunu doğruluyor. Ancak ülkede yoksul sayısının ve yoksullaşmanın daha da arttığı da ortada.  Üstelik önümüzdeki yıldan itibaren , bu yoksulluğu, işsizliği ve adaletsizlikleri daha da artıracak olan ve hem 2001 hem de 2008 krizinden daha derin bir ekonomik kriz gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacağız.
 

Yetişkin sayısı
(milyon)
Toplam servet (milyar $)
Dünya servetindeki payı (%)
Kişi başına servet ($)
Kişi başı finansal servet ($)
Kişi başı finans dışı servet ($)
Kişi başı borç ($)
Kişi başı medyan servet ($)
2002 sonu
41,3
459,0
% 04
11,102
3,509
8,063
470
3,277
2007 sonu
46,2
1,676
% 08
36,247
13,443
25,474
2,670
9,713
2008 sonu
47,1
1,182
% 06
25,080
4,596
21,925
1,440
6,574
2009 sonu
48,0
1,025
% 05
21,351
3,912
18,664
1,226
5,489
2010 sonu
48,9
1,256
% 06
25,688
4,706
22,452
1,475
6,448
2011 sonu
49,8
1,293
% 06
25,947
11,235
19,560
4,848
6,365
2012 sonu
50,8
1,455
% 06
28,661
13,103
21,606
6,048
6,849
2013 sonu
51,7
1,288
% 05
24,928
12,364
18,693
6,130
5,828
2014 sonu
52,6
1,283
% 05
24,381
12,428
17,964
6,011
5,557
2015 sonu
53,1
1,125
% 04
21,196
10,777
16,063
5,644
4,788
2016 ortası
54,0
1,063
% 04
19,685
10,087
15,687
6,089
4,339
Dünya ortalaması
4,841
255,7
% 100
52,819
33,517
27,963
8,660
2,222
Avrupa ortalaması
584,3
73,3
% 29
125,460
66,374
81,011
21,925
11,319
(Kaynak: Global Wealth Databook 2016, s. 41-97’deki verilerden derlenmiştir)