26 Temmuz 2019 Cuma

“AÇ GÖZÜNÜ SEYRET TEKRARI YOK BUNUN”-Faiz İndirimi


“AÇ GÖZÜNÜ SEYRET TEKRARI YOK BUNUN”

Mustafa Durmuş

25 Temmuz 2019
Merkez Bankası’nın faiz indirim kararı nedense bana Grup Gündoğarken’in “Olacak o kadar” adlı o muhteşem şarkısının sözleri hatırlattı.
Beklendiği gibi, bugün Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Murat Uysal’ın da üyesi olduğu MB Para Politikası Kurulu (PPK),  politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi. Yani 4, 25 puan birden indirim yapıldı.  
İşin gerçeği 1 ya da 2 puanlık bir indirim beklenirken bu denli (beşte bir oranında) bir indirim sürpriz oldu. Reel faiz oranlarının gerçekte negatif olduğu bir dönemde bu büyük cesaret.
Bu hamleyi cesaretle mi, yoksa mecburiyetle mi açıklamak gerekir sorusunun yanıtı zaman içinde netleşecek. Ama bir seferde böyle bir büyük indirim sorunun da büyük olduğunu gösteriyor.
Böylece bankalar MB’den beşte bir oranında daha düşük faizle borçlanıp bu parayı piyasada kredi olarak ya da Hazine’nin borçlanma ihalelerine girerek satabilecekler.

İBRETLİK BİR GEREKÇE
Faiz indirimi kararının gerekçesi (1)  iktisat derslerinde okutulacak nitelikte, ibretlik bir gerekçe.
Ancak karar gerekçesinin en önemli kısmı son cümlede yer alıyor. Şöyle diyor PPK:
“Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır”.
Yani Kurul şunu söylüyor: Biz bu kararı çok özel koşullar altında aldık, bu nedenle de bundan sonraki kararlar çok farklı olabilir.
Bu karar ve kararda yer alan ifade, son haftalarda Torba Yasa’daki MB ihtiyat akçesinin Hazine’ye aktarılması ve MB Başkanının (faiz indirimine karşı çıktığı için)  görevden alınmasıyla birlikte değerlendirildiğinde aşağıdaki gibi  bir sonuca varırsak haksızlık etmiş olmayız.

EKONOMİK DEĞİL, POLİTİK BİR KARAR
Siyasal iktidar tarafından haftalar öncesinde alınan politik bir karar Merkez Bankası’nca ekonomik gerekçelerle resmileştirilmiş. Ancak PPK üyeleri kendilerini kurtarabilmek için yukarıdaki son cümleyi karara eklemişler.
Kararın içeriği ise çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu. Çünkü özetle şöyle bir gerekçeye dayanıyor: “Faizi indirdik, zira ekonomide toparlanma işaretleri görüyoruz”.
Cari açığın fazlaya dönmesini (gerçek nedeninden kopuk bir biçimde değerlendirerek), idari tedbirlerle enflasyonun düşük gösterilmesini toparlanma işaretleri sayarken;  işsizlik, ekonomik küçülme, yatırımların azalması ve ekonomiye olan güvenin azalması gibi diğer faktörleri görmezden gelmek ne denli ikna edicidir sorusunu şimdilik bir kenara bırakalım.

EKONOMİ KİTAPLARINI BİR KENARA ATABİLİRSİNİZ!
Diğer yandan ana akım ekonomi teorisinin üzerinde uzlaştığı genel çıkarım şudur: Bir ekonomi toparlanıyorsa faiz indirimine gerek kalmaz. Ekonomi resesyonda ve krizdeyse (ya da böyle bir beklenti varsa) faiz indirimine gidilir ki sistemin makinalarını yağlayan unsur olan faiz işe yarasın, ekonomi canlansın. 
O halde, PPK ya ekonominin resesyonda olduğunu zımni olarak kabul ediyor ya da o da artık “faiz-enflasyon -büyüme ilişkisi” konusunda, ana akım iktisatçıların dahi reddettiği bir yanlışa sahip çıkıyor. Bunun bilimsel bir eleştiri ya da ana akıma karşı çıkış olmadığının, sadece Yeni Fisher’ci düşüncenin çarpıtılmış bir sonucu olduğunun altını çizelim.
Politika faizinin düşüşü ekonominin bütününü etkilediğinden, bu indirimin etkisinin döviz kurunun ve enflasyonun yükselişe geçmesi biçiminde olması beklenir. Öyle ki politika faizi yükseltildiğinde kur düşer, TL değer kazanırken; politika faizi düşürüldüğünde tersi olur, yani kur yükselir, TL değer kaybeder. Nitekim dünden bu yana bu kararın indirim yönünde olmasını bekleyen piyasalar bunu fiyatlamaya başladı ve ABD doları kararın ardından 5,76’yı gördü (müdahale ile 5,69’a geriledi).
Bu karar ekonomi yönetiminin Türkiye’ye doğru olan uluslararası sermaye girişleri konusundaki beklentiyi iyice düşürdüğünü da gösteriyor (zira sıcak paranın yüksek reel faiz-düşük kur sevdiği bir gerçek). Bu da kısa vadede doların kurunun yükseleceğinin bir diğer göstergesi.

SİYASAL İKTİDAR BU KARARI NEDEN ALDI?
Öncelikle, son 17 yılın temel sermaye-servet birikim rejimi olan inşaat ve emlake dayalı birikim modeli tıkandı. İnşaat sektörü çok zorda, konutlar, plazalar, AVM’lerdeki dükkânlar satılamıyor. Yüksek faiz yüksek morgıç faizi demek. Bu nedenle de sektördeki batak sermaye gruplarını kurtarabilmek için (ekonominin genel çıkarlarına aykırı da olsa) bu çapta bir faiz indirimi kararının alındığını ileri sürmek mümkün.
İkinci neden kanunlaşan Torba Yasa’daki düzenlemeyle ilgili. Merkez Bankası’nın  46 milyar liralık birikmiş ihtiyat akçesi Hazine’ye aktarıldı. Daha önce aktarılmış olan MB kârı ile birlikte bu 90 milyar liranın üzerinde bir kaynak anlamına geliyor
Böyle büyük bir kaynak, Bütçe açığını, Hazine nakit açığını kapatmaya yeter diye düşündüklerinden, bu kaynağa el konuldu. Böylece borçlanma gereğini artırmadan, faiz oranlarını yükseltmeden düşük faiz politikasıyla ekonomiyi biraz rahatlatabileceklerine inanıyorlar.
Ancak 2017 yılında ekonominin ucuz KGF kredileriyle hormonlu olarak nasıl yüzde 7,4 büyütüldüğü, sonrasında ise nasıl çakılarak bugünlere geldiği unutulmamalı.

TEKRARI OLMAYAN BİR MÜDAHALE
Kaldı ki bu kaynak (vergi gelirlerinin tersine) sürekli bir kaynak değil. Yani tekrarı yok bunun. Kısa vadede rahatlama sağlasa da, bugün alınan faiz indirimi kararını desteklese de, sorun birikimli bir biçimde kısa bir süre sonra tekrar karşımıza gelecektir. Yani ne MB kaynağının, ne de bu çapta bir faiz indiriminin tekrarı yok…

DERİN İHTİYAÇLAR SERT KARARLAR ALDIRIR
Özetle bir süredir politik ihtiyaçlar her şeyin önünde yer alıyor. İktidar bloku açısından, iktidar partisindeki çözülmeyi durdurmak gerekiyor (ya da en azından toplumsal muhalefeti güçlendirecek kararlardan sakınarak, popülist kararlar almak gerekiyor). Bu da bugünü kurtarmak için geleceğin kolayca feda edilmesiyle sonuçlanıyor.
Diğer yandan bu yönelim sorunu sadece ötelemeye yarar, sorunu ortadan kaldırmaz, daha da büyütür. Ayrıca devlet maliyesinin bu denli açık verdiği, yani mali sorunların bu denli baskın olduğu bir anda piyasalar nezdinde güvenirliği de tartışılmakta olan MB’nin bu şekilde kullanılması para politikasının araçlarını da tamamen etkisiz kılar. Bu durumda bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi bir süredir yapılmakta olan monetizasyon daha da artar ve kaçınılmaz finansman biçimi haline gelir.

DİP NOTLAR

(1) T.C. Merkez Bankası, Para Politikası Kurulu Kararı,
https://www.tcmb.gov.tr (25 Temmuz 2019).






23 Temmuz 2019 Salı

TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (3)- Aşırı borçlanmanın sonu: monetizasyon


TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (3)- Aşırı borçlanmanın sonu: monetizasyon

Mustafa Durmuş

26 Temmuz 2019

FAİZ DIŞI AÇIĞI ARTIRAN ÖNEMLİ BİR FAKTÖR: ASKERİ HARCAMALAR
Türkiye’de eleştirel iktisatçılar genelde faiz dışı açığı (FDA) artıran devlet harcamalarının; şirket kurtarmaları, sermaye teşvik ve destekleri, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinden gelen açık ve gizlenmiş risk ve yükleri kapsayan cari transferler olduğu ve bunları personel maaşları, SGK prim ödemeleri ve diğer kamu tüketim harcamalarının izlediği konusunda hemfikirdirler.
Ancak bu açığı artıran harcama kalemleri arasında (genellikle üzerinde durulmayan) bir diğer harcama kalemi daha vardır. Bu; kimilerine göre “güvenlik harcaması” (savunma ve iç güvenlik gibi), kimilerine göre “askeri ve otoriterleşmeye dönük harcamalar” ya da kimilerine göre “savaş harcamaları” dır.
Bu harcamalar sadece faiz dışı açığı artırmakla kalmazlar. Aynı zamanda ülkede devletin öncülüğünde ve bazı özel sermaye gruplarıyla işbirliği halinde ciddi bir askeri- sanayi kompleksi projesinin de yürütülmekte olduğunu gösterirler.

VİETNAM SAVAŞI VERGİSİ
Savaş harcamalarının genel olarak ekonomi ve özel olarak enflasyon üzerindeki etkileriyle ilgili verilebilecek en iyi tarihsel örneklerden biri Vietnam Savaşı örneğidir (1965-1973).
Hem Başkan Kennedy hem de Başkan Johnson’un ulusal güvenlik danışmanlığı görevini yürüten MIT ekonomisti Walt Whitman Rostow’un komünizmi önleme planına (1) ve ABD’nin emperyalist amaçlarına uygun bir biçimde Vietnam’da yürütülen bu savaş yalnızca yüzbinlerce Vietnamlının ve ABD askerinin öldürülmesiyle kalmadı, aynı zamanda Vietnam ekonomisinin tahrip edilmesi ve ABD ekonomisinin ciddi zarara uğratılmasıyla sonuçlandı.
Bu savaş nedeniyle ABD’de sivil kaynaklar savaş sanayine aktarıldı, ödemeler bilançosu ciddi açıklar verdi. Ama hepsinden önemlisi, artan askeri harcamalar bütçe açığına, bu da enflasyonun ciddi bir biçimde yükselmesine yol açtı. Bu durum devlet borçlanmasını artırırken, faiz oranları ABD tarihinde o ana kadarki en yüksek düzeye fırlattı. Bütün bu gelişmeler halktan Vietnam Vergisi adı altında yüzde 10 oranında ilave bir gelir vergisi alınmasıyla sonuçlandı (2) .

SAVAŞ HARCAMALARI HIZ KESMİYOR
Türkiye’de son yıllarda askeri harcamalardaki artış faiz dışı açığın artmasının ardındaki önemli nedenlerden biri. Bu da rejimin otoriter-militarist yönelimlerinin (faiz harcamaları dışında devletin mali krizini besleyen bir unsur olarak) varlığını devam ettirdiğini gösteriyor.
Nitekim Cumhurbaşkanı’nın 15 Temmuz vesilesiyle yaptığı konuşmada Pençe 1 ve Pençe 2 Harekâtlarına ilişkin yaptığı açıklamalar sırasında verdiği örnekler (3)bu harcamaların boyutlarını ortaya koyuyor.
Ayrıca hali hazırda 1,4 milyar dolarlık ödemesi yapılmış olan “S-400 füzelerinin teslimatı sürerken, ABD ile arayı iyi tutmak için ABD’den alınacak olan F-35 savaş uçaklarının sayısında artış olabileceğine” ilişkin haberler (4) , bir yandan siyasal iktidarın iki emperyalist-otoriter güç arasında sıkıştığına, diğer yandan bu alımların devletin mali krizini, dolayısıyla da ekonomik ve sosyal krizini erinleştireceğine işaret ediyor.

AÇIK BORÇLANMAYI GETİRDİ
Diğer yandan Bütçe ve Hazine nakit açığındaki hızlı artış devletin hızlı borçlanmasını da beraberinde getiriyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın devlet borçlanmasına ilişkin verileri bu durumu ortaya koyuyor.
Burada, öncelikle 2001 yılında yaşanan krizdeki borç verileriyle bir karşılaştırma yapmak gelişmeleri kestirebilmek açısından yararlı olabilir.
Çünkü 2001 yılının ilk çeyreğinde brüt kamu borç stoku 147,1 milyar lira iken, politik krizin olgunlaştığı 2016 yılının ilk çeyreğinde bu rakam 725,1 milyar liraya ve 2019 yılının ilk çeyreğinde 1,265 milyar liraya yükseldi (5). Yani brüt kamu borç stoku son 18 yılda 9 kata yakın; 2016 yılından bu yana ise 2 kata yakın arttı.
Bu yılın ilk 6 ayında ise yoğun bir borçlanma yaşandı ve toplamda 78,2 milyar liraya yakın yeni nakit borç alındı (bu geçen yılın aynı dönemindeki borçlanmaya göre yüzde 100’den fazla artış anlamına geliyor). Bu borcun yüzde 80’i iç borçlanma, kalanı ise dış borçlanma biçiminde gerçekleştirildi (6).

BORÇLANMADA SINIRA GELİNDİ
Bu yılki Bütçe Kanununda Hazine’ye verilen yeni borçlanma yetkisinin üst sınırının 90 milyar liranın biraz üzerinde olduğu (7) ve bunun şu ana kadar 78,2 milyar liralık kısmının kullanıldığı dikkate alındığında, hükümetin yılın geri kalan kısmında yalnızca 12 milyar lira civarında bir yeni borçlanma imkânının kaldığı ortaya çıkıyor.
Ayrıca “yılın kalan aylarında Hazine 55,6 milyar lira faiz ödemesi yapacak. Açık vermemek için aynı miktarda faiz dışı fazla olması lazım. Ama “nasılsa 12,2 milyar liralık daha borç limiti var” diyerek biraz açık vermeyi düşünebilir. O zaman borç limiti sınırına uymak için, nakit bütçenin 43,4 milyar liralık faiz dışı fazla vermesi gerekiyor (55,6 milyar lira-12,2 milyar lira). İlk altı ayda 27 milyar lira olan açığı bu kadar fazlaya çevirmek için, kalan yarıyılda, 70 milyar liralık nakit gelir performansı olması lazım” (8).
Devletin yeni gelir yaratma konusunda sınırlarına geldiğini gösteren bu tablo, Torba Yasa ile iktidarın, Merkez Bankası’nın (MB) 46 milyar lira civarındaki birikmiş ihtiyat akçesine el koyup Hazine’ye aktarmak istemesinin nasıl bir derin ihtiyaçtan kaynaklandığını da ortaya koyuyor.

OLAĞAN DIŞI BİR YOL
Kısaca, devlet bütçesinin ve hazinesinin durumu bu olduğunda ve hem bütçe açığının, hem de devlet borçlanmasının sınırlarına daha yılın ilk yarısında ulaşıldığında, iktidar açısından olağan dışı yollara başvurmaktan başka çare kalmıyor.
Böylece hem Torba Yasadaki vergilemeye ilişkin düzenlemelerle vergi gelirleri artırılmak isteniliyor, hem yeni Varlık Affı ile ülkeye yeni kaynak girmesi hedefleniyor (bu arada dolar zengini bu varlık sahiplerine kayıt dışı paralarıyla ülke içinde spekülatif alımlar yapma imkanı da sunulmuş oluyor). Hem de ihtiyaç akçesiyle birlikte MB’nin 90 milyar lirasının üzerindeki bir nakit kaynağı (9) Hazine’ye, dolayısıyla da siyasal iktidara aktarılmış oluyor.
Belli ki iktidar bu yolla bu yılki bütçe açığını düşürmeyi, böylece borçlanma ihtiyacını azaltmayı, faiz oranlarının daha da yükselmesini (ya da bir miktar indirilmesini) hedefliyor.

ENFLASYON-DEVALÜASYON SARMALI
Ancak Merkez Bankası’nın kaynaklarına el koymanın, “para basmak”, “parasal tabanı genişletmek”, “emisyon” adına ne denilirse denilsin, enflasyonu körükleyecek bir mekanizmayı tetikleyeceği açık. Enflasyondaki artış dolarizasyonu artıracak, liranın değeri düşmeye devam edecek, bu da kaçınılmaz olarak faiz oranlarının yükseltilmesiyle sonuçlanacaktır.

SÜRDÜRÜLEMEZ BİR FİNANSMAN BİÇİMİ
Ayrıca bu yol sürdürülebilir bir yol değil. Nasıl ki özelleştirmeler yoluyla son 15 yılda ülkenin 50 milyar doların üzerindeki kamusal varlığı satılıp, tüketildiyse; İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken on milyarlarca lira açıkların kapatılması için kullanılarak tüketiliyorsa; Merkez Bankası’nın kaynaklarını kullanmak da (benzer bir biçimde) hazırdakinin tüketilmesiyle sonuçlanacak ve bir süre sonra kullanılabilecek bir kaynak kalmayacaktır.

YAPISAL SORUNLAR BORÇLANMA İHTİYACINI CANLI TUTUYOR
Hazine nakit açığı hem yapısal nedenlerden dolayı (devam eden ekonomik ve politik kriz, savaş vb), hem de yeni yaptırımların kapısını açan ABD ve AB ile artan gerilimin neden olduğu jeopolitik riskler nedeniyle arttığında, Hükümetin iç borçlanmayı artırarak sürdürmekten başka yolu kalmayacaktır. Böyle bir gidişatın olası sonu monetizasyondur, enflasyondur.
Yani Hükümetin, 2001 krizi sonrasında yasaklanmış olan bir yola tekrar başvurarak, biriken ve artık ödenmesi çok zorlaşan iç borçlarını, Merkez Bankası’na para bastırarak ödemekten başka yolu kalmayabilir.

HOŞ OLMAYAN MONETARİST ARİTMETİK
Bu durum kuşkusuz hoş olmayan bir durumdur. Nitekim bunun neden hoş olmadığını ve sonuçlarının ne kadar nahoş olabileceğini, bundan 40 yıl kadar önce iki ünlü Neo-klasik iktisatçı “Hoş Olmayan Monetarist Aritmetik” başlıklı makaleleriyle (10) ortaya koydular.
T. Sargent ve N. Wallace adlı iktisatçıların ortaya attıkları bu görüşe göre (özetle), bütçe açıklarının iç borçlanma yolu ile finansmanı uzun dönemde enflasyonun artmasına yol açıyor. Çünkü iç borçlanmanın sürekli olarak artması faiz oranını ve faiz yükünü artırıyor. Böylece borç yükü kâr topu gibi büyüyor ve sonuçta borç ve faizlerin geri ödenebilmesi için hükümet para arzını artırmak (monetizasyon) zorunda kalıyor ki bu da enflasyona neden oluyor.
Teknik olarak açıklarsak (yazarlara göre); mali baskınlık ve reel faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha büyük olduğunda (r > g olduğunda) monetizasyon kaçınılmaz hale geliyor. Yani faiz dışı açık hızlı artıyorsa, faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha hızlı artıyor ve bu durum bir süre sonra sürdürülemez hale geliyor.
Böyle bir anda hükümet ya borçlarını ödeyemeyeceğini ilan edecek ya da monetizasyona (parasallaştırmaya) başvuracaktır. Yani yeni para basarak borçlarını ödeme yolunu seçecektir. Bu gerçekleştiğinde açık monetize edilmiş, yani parasallaşmış olur. Bunun sonunun yüksek enflasyon olması ise kaçınılmazdır.

MODEL TÜRKİYE EKONOMİSİNE İLİŞKİN İPUÇLARI SUNUYOR
Modeli Türkiye ekonomisine uyguladığımızda ürkütücü bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü ekonominin içinde bulunduğu resesyon-kriz halinden; büyümenin değil, küçülmenin söz konusu olduğunu, faiz oranların hali hazırda yüksek düzeylerde bulunduğunu ve bütçe verilerinden faiz dışı açığın tarihsel bir zirveye doğru ilerlediğini biliyoruz. Dolayısıyla tezdeki (r > g) koşulu mevcut. Yani tez Türkiye ekonomisinin yakın geleceğine ilişkin bazı ipuçlarını barındırıyor.
Açığın monetizasyonunun temel nedeni kuşkusuz “birincil açık” da denilen faiz dışı açığın (FDA) giderek büyümesi. Yani faiz ödemeleri dışında bütçenin açık vermesi. Buna yazarlar “mali baskınlık” adını veriyorlar. Çünkü bu durumda, açık borçlanmayla karşılanacak, bu da faiz oranlarını yükseltirken monetizasyonla sonuçlanacak. Merkez Bankası’nın yetkisiz ve etkisiz kılınması ise bu süreci hızlandıracak ve bunu yapmak durumunda olan iktidar için (siyasal sonuçları ağır olsa da) kısa vadede (geçici) bir kolaylık sağlayacak.
Diğer yandan, yüksek düzeydeki kamu ve özel sektör borç stokları maliye politikalarının etkin bir biçimde uygulanabilmesini önlerken, Merkez Bankası’na dönük olarak yürütülen son operasyonlar artık para politikalarının da işlev göremeyeceğini gösteriyor. Yani siyasal iktidar elindeki iki temel ekonomi politikası aracını da kaybediyor.

SONUÇ OLARAK
Bütçe açığının ve Hazine nakit açığının geldiği düzey siyasal iktidarı ciddi boyutlarda borçlanmaya sürükledi. Bu durum (tali faktörlerle birlikte) faiz oranlarını yükseltti. Daha fazla borçlanıp, daha fazla faiz yükü altına girmemek için ihtiyaç duyduğu nakdi sağlayabilmek amacıyla iktidar en kolay hedefe yöneldi ve MB’nin kârı ve ihtiyaç akçesinden oluşan 90 milyardan fazla bir kaynağı kullanmayı seçti. Bu yılın başında kârı Hazine’ye aktardı, şimdi Torba Yasa ile ihtiyaç akçesini aktarıyor.
Ancak bunun (tıpkı özelleştirmelerde yaşandığı gibi) kalıcı bir çözüm olmayacağı açık. Bütçeyi etkileyen yapıcı sorunlar ortada durdukça borçlanma ihtiyacı, faiz ödemeleri, devlet borç stoku artacaktır. Günün birinde iktidar bu borçları geri ödemek durumunda kaldığında, borç ödemeyi reddeden bir yolu seçemeyeceği için, dolaylı bir yola başvuracak ve MB’ye bastırdığı taze liralarla bu borçları ödemek durumunda kalabilecektir (monetizasyon). MB’nin doğrudan siyasal iktidarın emrinde olmasının rasyonalitesini buradan irdelemek gerekir.
Öyleyse bu korku tünelinden hızla çıkmak için (sorunun temeline inip) öncelikle bu denli borçlanmaya neden olan devlet harcamalarına olan ihtiyacı azaltmak gerekmez mi?
Bu sıkıntılı durumdan toplumun bütününden yana bir çıkış; hem güçlü bir alternatif ekonomik model ve buna uygun halktan, emekten, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve ekolojiden yana ekonomi politikalarını, hem de güçlü bir demokratikleşmeyi gerektiriyor.

DİP NOTLAR


(2) Thomas Riddell, “The Economic Effects of the War in Vietnam”, Review of Radical Political Economics, https://journals.sagepub.com (1 August 1970).

(3) “Erdoğan 15 Temmuz töreninde: Ekonomi battı, bitti diyorlar, bunlarda insaf yok”, 
https://www.birgun.net/…/ataturk-havalimaninda-15-temmuz-to…(15 Temmuz 2019).

(4) Koray Düzgören, “Putin S-400’lere karşılık İdlib’i mi ikram ediyor?”
https://www.artigercek.com (14 Temmuz 2019).


(6) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine Nakit Gerçekleşmeleri (2005-2019),
https://www.hmb.gov.tr. (18 Temmuz 2019).

(7) 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, Madde 1-3.
(8) R. Hakan Özyıldız, “Yılın kalan bölümünde Hazine borçlanması!”,
http://www.hakanozyildiz.com (10 Temmuz 2019).

(9) Uğur Gürses, “Bütçe açığına banknot matbaası çözümü”,
https://ugurses.net (30 Haziran 2019).

(10) Thomas J. Sargent, Neil Wallace “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic”, Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review/Fall 1981.


19 Temmuz 2019 Cuma

TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (2)-Bütçe açığı ve faiz dışı harcamaların önlenemeyen yükselişi


TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (2)-Bütçe açığı ve faiz dışı harcamaların önlenemeyen yükselişi

Mustafa Durmuş

19 Temmuz 2019

Torba Yasa ile Merkez Bankası’nın (TCMB) bu yıl 46 milyar liranın üzerinde olduğu tahmin edilen ihtiyat akçesi Hazine’ye aktarılmış olacak.
Hazine’nin nakit açığının kapatılması ve borçlanma ihtiyacının azaltılması için yapıldığı düşünülen bu düzenleme (devletin mali krizi ile enflasyon arasındaki ilişki anlamında) başlı başına bir analizi gerekli kılıyor.

NAKİT AÇIĞI VE BORÇLANMA HIZLA ARTIYOR
O halde öncelikle, devlet mali olarak ne durumda bir bakalım. Devletin mali durumunu tam olarak görebilmek için sadece bütçe açığına değil, bunun yanı sıra “Hazine nakit açığına” ve devletin borçlanmasının ne durumda olduğuna bakmak gerekiyor.
Hazine nakit açığı Hazine’nin anlık olarak ihtiyaç duyduğu nakdi, dolayısıyla da borçlanma gereğini gösteriyor. Bu açık son üç yıldır (özellikle de son bir yıldır) çok ciddi bir biçimde artış gösteriyor.
Öyle ki 2016 yılında -38,2 milyar lira olan açık, 2017 yılında -60,4 milyar liraya ve 2018 yılında -70 milyar liraya yükseldi. Dahası bu açık sadece bu yılın ilk 6 ayında -77,8 milyar lirayı buldu (1).
Yani açık (daha yılın yarısında), geçen yılkı toplam açığın yaklaşık yüzde 111’ini aştı. Açığın bu hızla devam etmesi halinde nakit ve borçlanma ihtiyacının daha da artacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

BÜTÇE AÇIĞINDA REKOR ARTIŞ!
Hazine nakit açığının neden hızlı bir biçimde arttığını anlayabilmek için öncelikle devlet bütçesinin gelir ve giderlerindeki gelişmelere bakmak gerekiyor. Nitekim bütçe gelirlerindeki artışın, bütçe giderlerindeki artışın çok gerisinde kaldığı görülüyor.
Biraz detaylandırmak gerekirse: 2019 yılı Ocak-Haziran döneminde bütçe gelirleri (2) bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 14 oranında artarken, bütçe giderleri yüzde 20,5 oranında arttı (neredeyse bir buçuk katı). Bütçe gelirlerinin çok büyük bir kısmını oluşturan vergi gelirleri ise (aynı dönemde) sadece yüzde 4,4 oranında artarken, faiz hariç bütçe giderleri yüzde 17,7 oranında arttı.
Bu gelişmelerin sonucunda geçen yılın ilk 6 ayında 46,1 milyar lira açık veren bütçe, bu yılın ilk 6 ayında 78,6 milyar lira açık verdi (3) (bu yıl için öngörülen açığın yüzde 97,5’i böylece ilk 6 ayda gerçekleşmiş oldu).

TARİHSEL OLARAK EN YÜKSEK FAİZ DIŞI AÇIK (FDA) GERÇEKLEŞTİ
Daha da önemlisi, geçen yılın ilk 5 ayında (artı) 11 milyar lira faiz dışı fazla verilmiş iken, bu yılın ilk 5 ayında bu fazla açığa dönüştü ve 3 kat artarak (eksi) 20,1 milyar lira oldu. Ocak-Haziran dönemini kapsayan ilk 6 ayda ise bu açık 27,8 milyar liraya yükseldi. Yani bir ayda faiz dışı açık (FDA) 7,7 milyar lira arttı. Geçen yılın ilk 6 ayına göre FDA’daki büyüme yüzde 127’yi buluyor.
Bilindiği gibi, faiz dışı denge, faiz ödemeleri düşüldükten sonraki bütçe ya da Hazine dengesi olarak tanımlanıyor. Ortaya çıkan fark pozitif ise faiz dışı fazladan (FDF), negatif ise faiz dışı açıktan (FDA) bahsedilir. Bu açığın hızla büyümesi devletin yapısal bir mali kriz (dolayısıyla borçlanma yönündeki baskı) içinde olduğuna işaret eder.
Program Tanımlı (IMF tanımlı) Faiz dışı denge tanımında ise o yıl elde edilen bir defalık, geçici gelirler (özelleştirme gelirleri, faiz gelirleri, Merkez Bankası ve kamu bankalarının kâr ve temettü gelirleri, bedelli askerlik gelirleri, imar affı gelirleri vb. hesaba dâhil edilmez.
Bütçe harcamaları arasında, Haziran ayında (geçen yılın Haziran ayına göre) en fazla artan harcama; yüzde 82,4 ile (4,4 milyar lira) yerli yabancı rantiyeye yapılan faiz ödemeleri oldu (ilk 6 ayda bu artış ortalama yüzde 50).

SORUN SADECE FAİZ DEĞİL!
Ancak artık sorun sadece yüksek faiz ödemeleri değil çünkü faiz ödemeleri düşüldükten sonra dahi bütçe çok ciddi açık veriyor. Bu da devlet maliyesinin dengesizliğine neden olan bazı yapısal faktörlerin devrede olduğunu gösteriyor.
Bu yüzden faiz ödemeleri dışında hangi harcamaların (örneğin sermaye destekleri ve askeri harcamalar ve diğer güvenlik harcamaları gibi) bütçe açığını, dolayısıyla da Hazine açığını ve borçlanma gereğini artırdığını özellikle irdelemek gerekiyor.
Bütçe açığının bir tarafı olan vergi geliri tahsilatlarındaki durgunluğun nedenleri arasında; ekonomik krizin vergi ödeme gücünü azaltması, vergi toplama gayretinin zayıflaması, sıklıkla çıkartılan vergi afları ve yüksek enflasyonun vergi gelirlerini reel olarak düşürmesi gibi faktörler sayılabilir.

SERMAYE DESTEKLERİ BİÇİMİNDEKİ HARCAMALAR VE ŞİRKET KURTARMALARI ARTTI
Açığın diğer tarafı olan devlet harcamalardaki artış bütçe gelirlerindeki artışın bir buçuk katı, vergi gelirlerindeki artışın ise 4 katından fazla.
Devlet harcamaları içinde (geçen yılın Ocak- Mayıs döneminden bu yılın aynı dönemine olmak üzere) en hızlı artan kalem yüzde 36 ile cari transferler oldu (Haziran’da bu artış yavaşladı ve yüzde 21’e geriledi).
Toplam harcamalar içindeki payı yüzde 41’i aşan transferlerin, sübvansiyonların ve teşviklerin bu kalemden verildiği göz önüne alındığında (ister ekonomik kriz gerekçesiyle, isterse yeni rejim altında elde edilen yeni imkânların, kolaylıkların sayesinde olsun) devlet bütçesindeki açığın ilk sırada yer alan nedeninin sermaye kesimine yönelik mali destekler olduğu ileri sürülebilir. Ancak Haziran ayında (bütçe kaynaklarının azalması yüzünden) bu desteklemede frene basıldığı da göze çarpıyor.

RANTÇI SERMAYE PAYINI ARTIRDI
İlk 6 aylık dönemde faiz ödemelerinin artış hızı yüzde 50,1 oldu. Yani devlet rantiyeye 50,8 milyar lira faiz ödedi (anaparadan söz etmiyoruz). Böylece rantçı sermaye bu tahsisten en kazançlı çıkanların başında geliyor.
Bunun nedeni kuşkusuz (vergi gelirlerinin yetersizliği ve özelleştirme yapılamaması yüzünden), kontrolden çıkmış devlet harcamalarının ağırlıklı olarak borçlanma ile karşılanıyor olması. Devletin borçlanma ihtiyacı ya da eğilimi arttıkça yerli ve yabancı bankalara olan faiz ödemeleri de artırıyor.
Bu, bir yandan rantçı sermayeye kaynak aktarma biçiminde belirgin bir haksızlığın ve ekonomik israfın sürdüğünü gösteriyor. Diğer yandan da (ironik bir biçimde) İslamcı görünüme sahip bir iktidarın faiz karşısındaki çaresizliğini sergiliyor.
Devlet tahvillerinin faizinin, hem AB ve ABD gibi Merkez Ekonomilerdeki faizlerden birkaç katı, hem de aynı kendi ile kulvardaki Yükselen Ekonomilerinkinden de 2 katına yakın düzeylerde olduğu dikkate alındığında, bu faiz ödemelerinin ne denli tahrip edici ve yoksullaştırıcı olduğu ortaya çıkıyor.
Öyle ki 10 yıllık devlet tahvili faizleri Yükselen Ekonomilerde ortalama yüzde 4,5 iken, Türkiye’de yüzde 7’nin üzerinde seyrediyor (4). Ayrıca ülkede son bir yıldır Tahvil Getiri Eğrisi terse dönmüş durumda. Yani kısa vadeli devlet tahvillerin faizleri uzun vadelilerin (birkaç yıllıkların) üzerine çıktı (5). Bu da rantçı sermayenin giderek devlete uzun vadeli borç verme konusunda daha az güvendiğini gösteriyor.

FAİZ DIŞI HARCAMALARDA PATLAMA
Ancak Hazine nakit açığının tek nedeni faiz ödemeleri değil. Bunu da faiz dışı dengeye bakarak görebilmek mümkün.
2016 yılından bu yana program tanımlı bu denge açık vermeye başladı ve bu açık her geçen yıl büyüdü. Öyle ki son 12 ayda yeni bir rekor kırarak 99,2 milyar liraya yükseldi (6). Yukarıda da vurgulandığı gibi, geçen yılın ilk 5 ayında pozitif olan faiz dışı denge, bu yılın ilk 5 ayında hem açığa dönüştü, hem de 3 kata çıktı. Dahası geçen yılın ilk 6 ayına göre FDA’daki büyüme yüzde 127’yi buldu.

Gelecek yazı: Aşırı borçlanmanın sonu: Monetizasyon

DİP NOTLAR:
(1) 2016-2018 verileri için: http://www.mahfiegilmez.com/…/enflasyon-bugun-duser-yarn-ck… ve 2019 verisi için: Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2019 yılı Hazine Nakit Gerçekleşmeleri, https://www.hmb.gov.tr (5 Temmuz 2019).
(2) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu (Haziran 2019).
(3) Agr.
(4) Ali Rıza Güngen , “KÖİ maliyeti belirginleştikçe batış da netleşiyor”,
http://sendika63.org (31 Mayıs 2019); IMF, Fiscal Monitor, Curbing Corruption (April 2019), s. 13; OECD Economic Outlook, Trade uncertainty dragging down global growth (21 May 2019).
(5) 14 Mayıs 2019 tarihli DİBS ihalesindeki getiri (faiz) oranlarına ait TCMB verileri.
(6) Güngen, agm.



15 Temmuz 2019 Pazartesi

TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (1)- Yeni vergiler ve yeni kurtarmalar geliyor


TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (1)- Yeni vergiler ve yeni kurtarmalar geliyor
Mustafa Durmuş
15 Temmuz 2019
Bu kaçıncı torba yasadır bilmiyorum ama bir süredir ülkede ekonomik ve politik düzenlemeler torba yasalarla ve 20 Temmuz 2016’dan bu yana KHK’larla hayata geçiriliyor.
1980’li yılların başlarından itibaren askeri diktatörlüğü arkasına alan Özal iktidarı Meclis denetiminden kaçmak için ülkeyi sayıları 100’ü bulan fonlarla yönetiyor, böylece devasa kamu parasını kamuya hesap vermeden harcayabiliyordu.
Bugün bu işlev kısmen torba yasalar aracılığıyla gerçekleşiyor. Öyle ki birbiriyle ilgili olmayan çok sayıda düzenleme aynı torbanın içine atılıyor, böylece bırakın muhalefeti, uzmanların dahi hangi yasa ile neyin getirilmeye ya da kaldırılmaya çalışıldığını anlamasına fırsat verilmeden (genellikle de bir gece yarısı oturumunda) Meclis’te yasalaştırılıyor.

YENİ VERGİLER VE KURTARMALAR İÇEREN TORBA
Bunlardan biri daha Meclis gündeminde. Son torba yasa tasarısı (1) Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda tasarısı kabul edildi. Büyük olasılıkla tasarı kısa bir süre içinde Genel Kurulda oylanıp kabul edilerek yürürlüğe girecek.
Ancak bu torba yasanın diğerlerinden bir farkı var. Ya bizler artık torba yasaları çözmeye başladık ya da gerçekten artık mızrak çuvala sığmıyor. Çünkü torbadaki düzenlemeler ile “kimden ne alınacağı”, “kime ne verileceği” belki de ilk kez bu kadar açık seçik ortaya konulmuş. Böyle bir şeffaflığa da (!) hasret kalmıştık.
Toplamda 32 maddeden oluşan ve birçok önemli düzenlemeyi içeren bu torba yasa hem Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu derin krize, hem de bu krizle baş etmede öngörülen araçların etkisizliğine ve adaletsizliğine ve bunun sınıfsal sonuçlarına ayna tutuyor.

HASILAT ESASLI VERGİLEME YAYGINLAŞTIRILIYOR
Öncelikle, Yasanın 1. Maddesinde; Gelir Vergisi Kanununda yapılan değişiklikle (iki yıl önce KDV Kanununda yapıldığı gibi), “hasılat esaslı vergilendirme” adı altında, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek olan sektörlerde ve meslek gruplarında ve illerde faaliyet gösteren gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükelleflerinin vergilendirilmesinde (mükelleflerin gönüllü olarak talepte bulunmaları halinde) elde ettikleri gayrisafi hasılatlarının belli bir oranından (yüzde 10) vergi vermelerini öngörülüyor.
Türkiye’de 2018 yılı sonu itibariyle toplam 1,921 bine yakın faal Gelir Vergisi mükellefi, 2,800 bine yakın Gelir Stopaj Vergisi mükellefi, 807 bine yakın Kurumlar Vergisi mükellefi var. Gelir Vergisi mükelleflerinin 775 bini tek başına Basit Usule tabi mükelleflerden oluşuyor (2).

MİLYONLARCA VERGİ MÜKELLEFİNİ İLGİLENDİREN BİR DÜZENLEME
Böylece getirilen bu hasılat esaslı vergileme sistemi; Kurumlar Vergisi mükellefleri, Gelir Vergisi Kanunu’na tabi ticari kazanç sahipleri ile serbest meslek kazanç sahipleri gibi sayıları 3 milyona yakın mükellefi ilgilendiriyor.
Bunlar arasında terzi, dolmuşçu, taksici, sokak satıcıları gibi; marketler, bakkallar, avukatlar, doktorlar, mali müşavirler-muhasebeciler, anonim ve limited şirketler, kooperatifler gibi çok geniş bir yelpazede yer alan ve hemen her türden sosyal sınıf ve katmanı içeren kişiler ve kurumlar yer alıyor.

DÜZENLEME ‘ÖDEME GÜCÜ İLKESİ’NE TERS!
Düzenlemenin mali güce göre ya da ödeme gücüne göre vergilendirme ilkesine ve bu bağlamda mevcut Anayasaya ters düştüğü açık. Zira hasılatın varlığı kârın, net gelirin varlığı, dolayısıyla da vergi ödeme gücünün varlığı anlamına gelmiyor.
Yüksek hasılatı olsa da, bundan daha fazla gideri olanlar dahi hasılatlarının yüzde 10’u üzerinden vergi ödeyecekler. Oysa hali hazırda, yapılan giderler, muafiyet ve istisnalar düşüldükten sonra kalan net matrah üzerinden vergi ödeniyor. Böylece yeni uygulamanın esasında mükellefin lehine olmadığı açık. İki yıl önce de KDV mükellefleri konusunda böyle bir uygulama başlatılmıştı.

SİMBİYOTİK İLİŞKİ SONA MI ERİYOR?
Buradan, artık siyasal iktidarın bazı vergi mükelleflerinin politik desteğine olan ihtiyacının azaldığı sonucu çıkartılabilir. Yani iktidar ile vergi mükellefi arasında yıllardır var olan simbiyotik ilişki yavaş yavaş sona eriyor gibi görünüyor.
Dört yıl daha seçim yapılmayacağını (dolayısıyla da seçmene ihtiyacı olmayacağını) düşünen iktidar bloku (ekonomik krizi gerekçe göstererek) daha ağır vergilemeye yüklenmekte bir sakınca görmüyor.
Diğer yandan sektörleri belirleme yetkisinin Cumhurbaşkanının tekelinde olması olası pazarlık kapısının her zaman aralık olacağını gösteriyor.
Böyle bir düzenlemeye normalde, devletin mali olarak çok zor durumda olduğu, yeterince vergi gelirinin toplanamadığı, buna karşılık faiz başta olmak üzere kamu harcamalarının önüne geçilemez bir biçimde arttığı kriz dönemlerinde başvurulması beklenir. Bu düzenleme böyle bir ağır kriz dönemi yaşandığını ortaya koyuyor.

DÖVİZLİ SÖZLEŞMELER AÇIĞA ÇIKIYOR!
Bu tespiti destekleyen bir düzenleme sağlık sektöründeki şehir hastanelerinin kullanım ve hizmet bedelleriyle ilgili (Madde 27).
Buna göre, artan döviz kuru nedeniyle (kamu lehine olmak üzere) bu bedellerin yeniden hesaplanması sağlanarak bütçeye olan yükünün hafifletilmesi öngörülüyor (bu üstü kapalı bir biçimde dövizle yapılan KOİ sözleşmelerinin bütçeye ne denli ağır bir yük getirdiğinin itirafı anlamına geliyor).

NEDEN HASILAT ESASLI VERGİLENDİRME?
Hasılat esaslı vergilendirme düzenlemesini Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilen 11. Kalkınma Planındaki (2019-2023) “iç tasarrufları artırarak büyüme hedefi” ile birlikte değerlendirmek daha doğru olur.
İçinde bulunulan ekonomik ve jeopolitik konjonktür yüzünden sıcak para ve diğer uluslararası sermaye hareketlerinden yeterince pay alamayacağını düşünen siyasal iktidar büyümenin finansmanını iç tasarruf oranını yüzde 30’a çıkartarak yapmayı planlıyor (3).
Ancak bizim gibi bir ekonomide bunun yapılmasının onlarca yıl alacağının altını çizerek, bu iç tasarruflardan kastedilenin özel tasarruflar olmadığını belirtelim. Zira iktidarın faizleri düşürme takıntısı (yani planda belirtildiği gibi faizleri düşürme hedefi) özel tasarrufların artırılmasıyla çelişen bir durum. Bilindiği gibi faizlerin düşük olduğu bir ekonomide özel tasarruflar artmaz.
Böylece sermaye piyasası kurumlarının da (borsalar gibi) çok az gelişmiş olduğu bir ülkede geriye bir tek kamusal tasarrufları artırmak seçeneği kalıyor: Net vergi gelirlerini artırmak.
Yani iktidar açısından, vergi gelirleri başta olmak üzere kamu gelirlerini artırırken, aynı zamanda halka dönük kamu harcamalarını da kısmak seçeneği tek seçenek olarak kalıyor.
Nitekim Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) uygulamasına katılımın zorunlu hale getirilmesi de hedeflenen tasarrufu asıl yapacak olanların emekçi sınıflar olduğunu ortaya koyuyor.

BİR KEZ DAHA VARLIK AFFI
İkinci bir düzenleme ile yeni bir varlık affı geliyor (Madde 2) . Bu bir yandan, hali hazırda bir kısım özel şirketlerin ve zenginlerin yurt dışında tuttukları paralarıyla ödemekte olduğu dış kredi borcu biçimindeki uygulamayı yasal güvence altına alıyor. Ayrıca ülkeye yeni kaynak girişini özendirmeyi, böylece tasarruf açığını azaltmayı hedefliyor.
Diğer yandan da (daha öncekiler gibi) “kara para” olarak tanımlanan ve daha ziyade vergi cennetlerinde ve yurt dışındaki bankalarda tutulan ve çeşitli nedenlerle Türkiye’de beyan edilmeyen, dolayısıyla da vergisi ödenmeyen servetin aklanması anlamına geliyor.
Düzenlemeye göre dışarıdan getirilecek dövizden sadece yüzde 1 vergi alınacağı gibi, geriye dönük “nereden buldun” ya da “servetinin vergisini neden ödemedin” sorgulaması da yapılmayacak.
Bu, toplamı ülke milli gelirinin yüzde 20’sini bulan (4) vergi cennetlerinde tutulan serveti meşrulaştırmak isteyenler için önemli bir fırsat ama ülkenin verili koşullarında bu kesimlerin paralarını ülkeye getirmelerini sağlar mı, bilinmez. Çünkü AKP Hükümetleri döneminde daha öncekilerden beklenen sonuç alınamadı.

BORÇLANMA YÜZDE 45’E, YURT DIŞINA ÇIKIŞ HARCI 50 LİRAYA YÜKSELTİLİYOR
Ayrıca, bir yandan yurt dışında yaşayan ve çalışan vatandaşların Türkiye’de de emekli olabilmelerini sağlayabilmek için borçlanma tutarının hesaplanmasına esas olan prim oranı yüzde 45’e yükseltiliyor (Madde 9) ve yurt dışına çıkış harçları 15 liradan 50 liraya çıkartılıyor (Madde 20: Bu miktarın 3 kat artırılma yetkisi Cumhurbaşkanına veriliyor).
Diğer yandan Merkez Bankası’nın 46 milyar liranın üzerindeki nakit ihtiyaç akçesi Hazine’ye aktarılıyor (Madde 6, bu konuya bir sonraki yazımızda yer vereceğiz).
Keza ticari bankalara kanunî karşılık belirlemede yetki tanınarak ve tahsil edilemeyen kredilerle ilgili kolaylaştırmalar yapılarak bilançolarını düzeltmeleri, böylece dış borçlanmalarını kolaylaştırmaları olanağı sağlanıyor (Madde 4).

ÖZEL SEKTÖRE 400 MİLYAR LİRALIK BORÇ YAPILANDIRMA İMKANI
Zor durumdaki firmaların bankalara olan ve toplamda 400 milyar lirayı bulan kredi borçlarının yapılandırılması (5) sağlanıyor (Madde 16). Ayrıca bu firmaları rahatlatacak yeni vergi istisna ve muafiyet esasları belirleniyor.
Ancak bu yapılandırmanın ne kadarlık kısmının faiz indirimi, borç silimi gibi bankalar üzerinde, ne kadarının kamunun üzerinde kalacağı bilinmiyor. Bu durumun devletin mali krizini daha da derinleştireceği açık.
Özcesi, bir bütün olarak bu tasarı ülke ekonomisinin ne denli derin bir kriz içinde olduğunu, buna ilişkin alınacak tedbirlerin asıl olarak sermaye çevrelerini kollamaya dönük olduğunu, faturanın bir kez daha geniş halk sınıflarına kesileceğini ve bunlar yapılırken rejimin otoriter merkeziyetçi yapısının korunup daha da güçlendirileceğini ortaya koyuyor.
Gelecek yazı: "Torba yasada Merkez Bankası ihtiyaç akçesine el koymanın karşı konulamaz kolaylığı ve bunun sonuçları".

DİP NOTLAR:
(1) 8 Temmuz 2019 Tarihli Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi.
(2) 
https://www.gib.gov.tr/…/user…/VI/AIGMS/2018/TABLO_1.xls.htm (15 Temmuz 2019).
(3) 
https://www.bloomberght.com/fuat-oktay-11-kalkinma-plani-ha… (9 Temmuz 2019).
(4) Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality” (27 December 2017), s. 28.
(5) Hacer Boyacıoğlu, “400 Milyarlık yapılandırma”,
http://www.hurriyet.com.tr (13 Temmuz 2019).