22 Kasım 2020 Pazar

Türkiye’de zombileşen kapitalizme karşı toplumsal canlanma

 

Türkiye’de zombileşen kapitalizme karşı toplumsal canlanma

Mustafa Durmuş

22 Kasım 2020

Bir önceki yazımızda dünyada kapitalizmin içine girdiği zombileşme eğilimine değinmiştik, bu yazımızda Türkiye kapitalizminin zombileşmesini  ele alacağız. 

Türkiye’de (yeterli ve şeffaf verinin olmaması nedeniyle) şirketlerin zombileşmesi olgusu çok görünür olmasa da, buna neden olan faktörler aktif bir biçimde varlığını sürdürüyor.

Yazının ilk bölümünde belirtildiği gibi, faiz oranlarının yüzde 24’ten yüzde 8,25’e kadar indirilip, ardından bir kaç gün önce yapıldığı gibi, politika faizinin yüzde 475 baz puan artırılarak yüzde 15 seviyesine çıkartılması, piyasadaki kredi faizlerininse ise yüzde 20’yi aşması zombileşmenin bir nedeni.

Çünkü uzunca bir süredir gerçek değerinin ve enflasyonun çok altında tutulan faiz oranları, şirketlerin kredi biçiminde borçlanmasını (bir kısmının da döviz cinsinden) teşvik etti. Korona Salgını sırasında iyice açılan kredi musluğu şirketlerin bu borçluluk durumunu iyice artırdı.

Ancak Salgınla derinleşen krizde kârları iyice azalan, borçlarının faizini dahi ödeyemeyerek iflas etme durumuyla yüz yüze gelen  şirketler ancak aldıkları “yeni borçlarla ayakta durabilen” zombi şirketlere dönüşmeye başladılar.

Bol ve ucuz kredi zombileşmeyi teşvik etti

Kredilerden başlayalım: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verilerine göre geçen yılın sonu ile kıyaslandığında bu yılın Eylül ayında bankacılık sisteminden kaynaklanan kredilerin miktarı yüzde 34 oranında arttı ve 3,6 trilyon liraya yaklaştı.(1)  10 Temmuz haftasında son 3 aylık TL cinsinden kredi artışı ise yüzde 43’lük bir büyüme hızıyla 324 milyar TL ile zirveye çıktı. (2)

Bu süreçte hem BDDK’nın ticari bankalar için aktif rasyosunun yüzde 100’ün altında olamayacağı, aksine davrananların para cezasıyla cezalandırılacağı yönündeki kararı, hem de siyasal iktidarın doğrudan kontrolü altında hareket eden kamu bankaları bol kredi dağıtımında belirleyici rol oynadılar.

Öyle ki kamu bankalarının bu yılın ilk sekiz ayında verdikleri yeni kredi miktarı 406 milyar TL oldu. (3) Diğer yandan Haziran başından bu yana kamu bankaları aracılığıyla piyasaya sürülen 600 milyar TL’lik ucuz kredinin 465 milyar TL’si dövize ve altına yatırıldı.(4) Bu da kurun yükselmesinin bir diğer nedeni oldu.

Zombileşmeyi körükleyen böyle bol ve göreli olarak ucuz kredi hacmindeki artışın ardındaki faktörlerin başında Kredi Garanti Fonu (KGF) ve onun aracılığıyla verilen krediler geliyor.

Öyle ki KGF kredilerinin toplam krediler içindeki payı 2019 yılı sonunda yüzde 6 iken 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 10’a çıktı. Mart-Ağustos 2020 arasında ise ekonomideki tüm kredi artışının yüzde 44’ünden KGF sorumluydu. Benzer biçimde hem tüketici kredilerinde, hem de ipotekli konut kredilerinde ciddi bir artış oldu. (5) Bu süreç Eylül ayından itibaren yavaşlayarak tersine dönmeye başladı. Bu iniş çıkışlar zombileşme sürecini hızlandırdı.

Yüksek kur zombileşme nedeni

Düşük faizle birlikte sürekli artan döviz kuru Türkiye’deki zombileşmenin ikinci nedeni (ekonomi politikalarındaki yanlışlıkları veri kabul ederek). Yani Türkiye’deki şirketler sadece faiz değil, yüksek kur baskısının da neden olduğu bir zombileşme süreci yaşıyor.

Öyle ki bu yılın başına göre dolar kuru Ekim ayında 8.50’yi aştığında TL’nin döviz karşısındaki değer kaybı yüzde 43’e yaklaşmıştı. Bu da sadece, artık giderek daha fazla dolar cinsinden iç borçlanma yapan Hazine’yi değil, aynı zamanda (ve çok daha fazla bir biçimde) döviz cinsinden ciddi miktarda borçları olan, döviz açık pozisyonu giderek büyüyen şirketleri ve dolayısıyla da bankaları zora soktu.

Artan kur nedeniyle döviz cinsinden borçlarının TL karşılığı sürekli artan, buna karşılık kriz yüzünden kârları azalan şirketler borç servisi yapmakta zorlandıkları gibi, ülkenin bir ara 500’ün üzerine çıkan CDS puanı nedeniyle uluslararası piyasalardan yeni kredi almakta da zorlanıyorlar.

Dövizli borcun TL karşılığı hızla arttı

Döviz borçlusu şirketlerin bu durumunu şöyle bir küçük hesaplama ile açıklayalım: Bu yılın başındaki dolar kurundan 1 milyon dolar borcu olan bir şirketin, bu borcunun o günkü kurdan TL karşılığı 5 milyon 950 bin TL idi. Doların bugün itibariyle 7,60 olduğu bir anda bu borcun TL karşılığı 7 milyon 600 bine çıkıyor. Yani 11 ayda şirketin borcu yüzde 28 oranındaki kur artışından ötürü 1 milyon 650 bin TL artıyor. Özellikle de Salgın nedeniyle kârlarının iyice düştüğü, büyük zararların ortaya çıktığı bir dönemde bu durumdaki  bir şirketin ayakta kalabilmesi çok zor.

Nitekim özel sektörden gelen tepkiler de bu tespitleri doğruluyor. İzmir Ticaret Odası’nın  (İZTO) Başkanı Mahmut Özgener, hem kurun, hem faizlerin yükselmesinin reel sektörün işini iki kat zorlaştırdığının altını çiziyor. (6)

Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşunun toplam dış borcunun 50 milyar dolar (ve bunun da toplam kredilerin yüzde 73,6’sına denk düştüğü) (7) dikkate alındığında, kurlardaki hızlı yükselişin en büyük şirketleri de zombileştirebileceğini, aynı zamanda da olası bir bankacılık krizini tetikleyebileceğini öngörebiliriz.

Döviz pozisyonu açığı büyüyor, zombilerin sayısı artıyor

Finans sektörü dışında faaliyet gösteren “şirketlerin döviz cinsinden ve dövize endeksli borçları ile döviz cinsinden veya dövize endeksli alacakları arasındaki fark” demek olan döviz açık pozisyonunun gelişimi (döviz kurundaki artışla bağlantılı olarak) zombileşmeyi anlatabilmek açısından bir diğer önemli gösterge. Çünkü yüksek düzeyde döviz açık pozisyonuna sahip şirketlerin döviz borçlarını ödeyebilmek için yeni dış borç bulmaları zorlaşıyor, bu da kuru daha da sıçratıyor.

2007’nin başında GSYH’nin yüzde 5’i kadar olan bu açık pozisyon sürekli arttı ve 2018 döviz krizi öncesinde GSYH’nin yüzde 25’ine yükseldi.  Bu tarihten sonra açık pozisyonu (dış borç bulmak zorlaştığı ve döviz geliri olmayanların döviz cinsinden borçlanmaları 2018 başında alınan bir kararla zorlaştırıldığı için) yüzde 22,3’e gerilese de bu hala çok yüksek bir oran. (8)

Kısaca, Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının bilançolarında kur farkı kaynaklı yükler giderek artıyor, bu da döviz cinsinden borçlanmış olan şirketlerin bilançolarını olumsuz etkiliyor.  Yüksek kur, bankacılık krizlerinin de nedenlerinden biri olan şirket bilançolarının tahrip edilmesiyle sonuçlanırken, zombileşmeyi de artırıyor.

Konkordato sistemi ve batık kredi tanımında yapılan değişiklikler zombileşmeyi  teşvik ediyor

Zombileşmeyi teşvik eden diğer faktörler arasında; zor durumdaki işletmelerin, borçlarını zamana yayarak ödemelerini öngören konkordato sisteminin şirketler tarafından suiistimal edilmesi ve batık kredilerle ilgili olarak yapılan resmi düzenlemeler ön plana çıkıyor.

Türkiye’deki kamu bankaları başta olmak üzere ticari bankaların büyük bir kısmı batık kredilerinden dolayı ciddi riskler altındalar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) ise batık kredi tanımında yaptığı değişiklikle, bu sorunu ötelemeye ve banka bilançolarını rahatlatmaya çalışıyor.

Yeni tanımlamaya göre; birinci ve ikinci grupta izlemeye alınan ve “donuk kredi” olarak adlandırılan krediler eskiden 90 gün geri ödenmediğinde batık sayılırken, bu yılın sonuna kadar geçerli olmak üzere bu süre iki katına çıkartılarak 180 gün oldu. (9) Yani 6 aya kadar geri ödemesi yapılmayan bir kredi artık batık kredi sayılmıyor. Böyle olunca da banka bilançolarındaki batık kredi oranı azaltılmış oluyor.

Buna rağmen bu tür geri dönüşü riskli kredilerde yeniden bir yükseliş trendi başladı. BDDK verilerine göre; 9 Ekim itibariyle bankacılık sektöründe ticari ve diğer kredilerde takibe düşen alacak miktarı 132 milyar 207 milyon liraya çıktı. Bir önceki hafta 131 milyar 322 milyon lira seviyesindeydi. Bir haftada 885 milyon liralık artış yaşandı. Bankaların sahiplik yapısına göre incelendiğinde ise bunun; yerli özel bankalarda 9 Ekim'de 49 milyar 77 milyon lira olduğu, yabancı bankalarda 44 milyar 669 milyon liraya, kamu bankalarında ise 38 milyar 461 milyon liraya ulaştığı görülüyor. (10)

Tahsili zor kredilerin yüzde 89’unun KOBİ, ticari ve kurumsal nitelikte olması (11) ise sektörün ve dolayısıyla da bankaların nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.

Borsa zombileşiyor

Zombileşme sadece şirketlerle sınırlı değil. Borsa da giderek zombileşiyor. Döviz kurunun çok hızlı yükseldiği Ekim ayının sonlarında BİSTUM endeksinde alınıp satılan şirketlerin hisselerinin değerinin ciddi oranda gerilemesi bunun bir göstergesi.

Öyle ki Borsanın neredeyse yarısına yakın bir rakam olan 193 şirketin hisse fiyatı 1 doların, 212 şirketinki ise 1 avronun altında işlem gördü.  Bu şirketler arasında TSKB, Yapı Kredi Bankası, Vakıf Bank, Halk Bankası ve T. İş Bankası’nın da bulunması (12) zombileşmeşmenin adım adım bankalara doğru sirayet edebileceğinin bir göstergesi.

Nitekim 2 Kasım tarihli bir haber Borsadaki batık şirketlere ilişkin sayının giderek artabileceğine işaret ediyor.

Buna göre, Borsa İstanbul, Egeli & Co'ya ait 3 şirketin “faaliyetini devam ettiremeyecek seviyede finansal durumunun bozulmuş olması nedeniyle” borsa kotundan çıkartılmasına karar verdi. Oysa bu şirketlerden piyasa değeri 50 milyon lira olan Egeli Yatırım'ın hisse senedi son 1 yılda yüzde 1,170 yükseldi. Şirketin borsadan çıkarıldığı gün de hisseleri yüzde 9,49 zıplayarak tavan oldu. Şirketin, bu yılın ilk 9 ayında 8,4 milyon lira kâr etmesine rağmen, 42 milyon liralık birikmiş zararı var. Yılın ilk 9 ayında 306 milyon lira zararı olan ikinci şirket Egeli Enerji hisseleri de 1 yılda yüzde 537 arttı. Üçüncü şirket Egeli Tarım'ın ise 19 milyon liralık aktifine rağmen 12 milyon lira geçmiş yıl zararı bulunuyor. Şirket sadece yılın ilk 9 ayında 1,5 milyon lira zarar etti. (13)

Vergi ve borç yapılandırması zombileşmeyi artıracak

17 Kasım tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla (14) büyüklüğü 500 milyar lirayı bulan; vergi, para cezaları, faizler, gecikme cezaları, SGK prim borçları ve bunların cezaları gibi ödenmemiş borçların yeniden yapılandırması özel sektörün sorunlarını ötelemenin dışında,  bazı zombi şirketlerin ölümünü geciktirirken, başka şirketlerin de zombileşmesinin önünü açacak.

Ayrıca bu yılın sonuna kadar gerçekleştirilmesi öngörülen şirketlerin borç yapılandırmasına ilişkin düzenleme de zombileşmeyi artıracak. Çünkü şirketlerin Salgın ile ağırlaşan finansal koşulları hükümetin ve bankaların devreye aldığı yeniden yapılandırma ve kredi erteleme ile çözülmeye çalışılmıştı. Bu çerçevede Nisan’dan bu yana birçok şirketin kredi borcu ertelenmişti ancak bu ertelemelerin sonuna gelindi. Yapılan borç erteleme ve yapılandırmaya rağmen birçok şirket borçlarını geri ödemede zorluk yaşadığı görülüyor.

Bu yönde ilk sinyal Diriteks Tekstil’in KAP’a yaptığı ‘ödeyemiyorum’ açıklamasıyla geldi. Uzmanlar bu tarz açıklamaların artacağına dikkat çekiyor. (15) Diğer yandan bu şirketin hisseleri Borsa İstanbul’da yakın izleme pazarında alınıp satılıyor. Şirketten gelen kredi borcunun ödenemediği açıklamasına rağmen şirketin hisseleri artmaya devam etti. Öyle ki hisselerinin değeri bu yıl yüzde 246 arttı. Sadece Ekim ayındaki yükselişi ise yüzde 20 seviyesinde. (16)

Bu durum bir yandan, ekonomi krizdeyken borsadaki yükselişin altının boş ve daha ziyade spekülatif olduğunu gösterirken, diğer yandan borsanın da zombileşmeye başladığına işaret ediyor.

Bu durum aslında gelişkin ekonomilerde de yaşanıyor. Örnek olarak ABD’de Mart- Haziran 2020 tarihleri arasında devletin piyasalara verdiği devasa finansal desteğinin sonucunda S&P 500 Endeksi kurgusal olarak yüzde 40 değer kazandı. Üstelik bu yükseliş devasa biçimde artan işsizliğe rağmen gerçekleşti. Bu nedenle de, daha önce de vurgulandığı gibi, ABD’de borsaya kote her 5 şirketten 1’i zombileşmiş durumda.

Emek sömürüsü daha da artacak

Diğer yandan hem dünyada, hem de Türkiye’de borsalardaki böyle spekülatif yükselişlerin nesnel sınırları var. Çünkü ucuz kredilerin borsaya akıtılmasıyla şişirilmiş olan bu kurgusal sermayenin kendi reel bir değer yaratmıyor.  Gerçekte, kapitalist bir ekonomide borsadaki hisseler dâhil tüm finansal varlıklar işçi sınıfının emeğinin sömüründen elde edilecek gelecekteki değerler üzerindeki iddialardan ibaret.

Yani borsanın her yükselişi gelecekte emeğin çok daha fazla sömürülmesini, bu sömürünün inanılmaz ölçülerde yoğunlaştırılmasını gerekli kılıyor.  Siyasetteki giderek artan tekçiliğin ve otoriterleşmenin arkasındaki ekonomik motiflerden biri de bu.

Paralel bir biçimde, ölmesine izin verilen ya da devletçe kurtarılan zombi şirketler ve bankaların, bu batış ve kurtarmaların neden olduğu ve devletçe üstlenilen maliyetler işçi sınıfının daha çok çalıştırılarak, daha fazla artı değer üretmesiyle, daha fazla sömürülmesiyle ve daha fazla vergi vermesiyle telafi edilecek.

Döviz krizi, bankacılık krizi ve devlet mali krizi

Sorun bununla da sınırlı değil. Şirketler ve piyasalar düzeyinde gözlemlenen bu zombileşme makro düzeyde bir büyük tehlikeye de işaret ediyor. Bu “ödemeler bilançosu krizi” ya da “döviz krizi” riskinin giderek artması ve bunun neden olacağı büyük çaptaki ekonomik ve sosyal zararı anlatıyor.

Bu tür krizler, kısa vadeli dış borcun ciddi bir büyüklüğe erişmesine paralel bir biçimde (önümüzdeki 1 yıllık bir sürede Türkiye’nin döviz açığı 211 milyar dolar civarında, buna karşılık MB’nin net rezervleri eksi 40 milyar doların üzerinde seyrediyor), cari açığı finanse etmek için gerekli olan sermaye girişleri aniden durduğunda doğuyor.

Böyle bir ani duruşun nedeni yabancı kreditörlerin ülkenin borçlarını zamanında ve eksiksiz ödeyebilecekleri konusunda endişeye düşmeleri. Bu endişeler henüz küçük olduğunda bu durum sadece ülkenin risk primine yansıyor ve bu prim artıyor.  Akut bir hal aldığında ise risk primi füze hızında yükseliyor ve sonuç olarak finansman akışı duruyor. Türkiye’de 5 yıllık CDS’lerin 400- 500’ler civarında olması bu açıdan son derece önemli.

Ani duruştan daha da tehlikelisi ise artan sermaye çıkışları. Güven yitimi söz konusu olduğunda ülkeye gelen yabancı sermaye (ya da yerli sermaye)  aniden ülkeden kaçmaya başlıyor. Bunun sonucunda hem ekonomik kriz derinleşiyor, hem de özel şirketlerin ve devletin döviz cinsinden borçlarının servisinin yapılamaması yüzünden, sistemik bir bankacılık krizinin önü açılıyor. (17)

Bu bağlamda borçların ağırlıklı olarak döviz cinsinden olması çok riskli. Zira bankalara bir hücum söz konusu olduğunda, rezervleri erimiş Merkez Bankası’nın bu çapta bir döviz talebini karşılayabilmesi ve bankalara likidite sağlayabilmesi mümkün değil.

Sistemik bir bankacılık krizi ise devlet borçlarını artırarak devlet mali krizine neden oluyor. Devlet borcundaki artışın ise doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki nedeni var. Sırasıyla:

(i) Doğrudan maliyetler biçiminde; yani devlete ait mali kaynaklar zor durumdaki finansal kuruluşların sermaye yapısını güçlendirmek ve yeniden yapılandırmak için kullanılıyor.

(ii) Dolaylı maliyetler biçiminde; yani ekonomik faaliyetlerdeki düşüş bütçe açığını artırıyor, ekonomiyi istikrara kavuşturmak için anti döngüsel maliye politikaları uygulanmak durumunda kalınıyor ki, bu da borçlanma gereğini artırıyor. (18)

Özcesi

Türkiye’de bir süredir çoklu krizler mekaniğinin devrede olduğuna kuşku yok. Bunun tam bir çöküşe gidişini önleyebilmek için olsa gerek, siyasal iktidar son bir çaba olarak eldeki iki önemli ekonomi politikasından sorumlu konumundaki MB Başkanını ve Hazine ve Maliye Bakanını değiştirdi, faiz artırımına gitti, yerli ve yabancı sermayeye güven tazelemek için hukukta ve ekonomide reformlar yapma sözü verdi. 18 yıllık uygulamalarına ve özellikle de son yıllarına bakarak siyasal iktidarın demokrasi sevdalısı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. 

Verilen sözler ağır Salgın koşullarında tekrar kapanmaya başlayan ekonomideki çöküşü (beraberinde siyasetteki) önleyebilecek mi, toparlanmaya yardımcı olacak mı, şimdiden kestirmek zor.   

Ancak asıl sorulması gereken soru şu olmalı:  Devasa boyutlara erişen işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığında, demokratik hak ve özgürlüklerin iyice kısıtlandığı bir ortamda ekonomik, demokratik ve politik mücadeleyi nasıl örgütleyeceğiz, giderek zombileşen insanımızın  üzerindeki gri kıyafetleri  çıkartıp, sorumlu ve bilinçli yurttaşlar olarak siyaset sahnesine çıkmasını nasıl sağlayacağız?

Dip notlar:

(1)     https://www.bddk.org.tr/BultenAylik (3 Kasım 2020).

(2)       Uğur Gürses , “Yangına körükle koşan itfaiyeci”, https://ugurses.net (22 Ekim 2020).

(3)       https://www.dunya.com/kose-yazisi/hazine-neden-fazla-borclaniyor (3 Kasım 2020).

(4)       https://ahvalnews.com/tr/ekonomi/kamu-bankalarindan-ucuz-kredileri-kapanlar-465-milyari-doviz-ve-altina-yatirdi (25 Eylül 2020).

(5)       https://www.fitchratings.com/research/banks/coronavirus-will-weaken-turkish-banks-asset-quality (9 September2020).

(6)       https://www.dunya.com/finans/haberler/kurdaki-dalgalanma-reel-sektoru-zorluyor-haberi (30 Ekim 2020).

(7)       Vahap Munyar, “‘500 Büyük’te 50 milyar dolar dış borç var”, https://www.dunya.com (17 Temmuz 2020).

(8)       Fatih Özatay, “Yüksek açık pozisyon varsa...”, https://www.dunya.com (27 Ekim 2020).

(9)       8948 Sayılı 17 Mart 2020 tarihli  Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Kararı.

(10)   https://www.dunya.com/finans/haberler/yapilandirilan-kredilerin-geri-odemelerinde-sikinti-haberi (20 Ekim 2020).

(11)   https://www.dunya.com/finans/haberler/sorunlu-kredilerin-yuzde-89u-ticari-haberi (2 Kasım 2020).

(12)   https://www.dunya.com/finans/haberler/193-hissenin-fiyati-1-dolarin-altinda-haberi (28 Ekim 2020).

(13)   https://t24.com.tr/haber/yilda-yuzde-bin-yukselen-cuma-gunu-tavan-olan-hisse-borsadan-cikarildi (2 kasım 2020).

(14)                     Bazı alacakların yeniden yapılandırılması ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun, Kanun No. 7256 (11 Kasım 2020).

(15)   https://www.dunya.com/finans/haberler/yapilandirilan-kredilerin-geri-odemelerinde-sikinti-haberi (20 Ekim 2020).

(16)   Adm.

(17)   Stephen Cecchetti, Kim Schoenholtz ,”Sudden stops: A primer on balance-of-payments crises”, https://voxeu.org (9 July 2018).

(18)   Claudio Borio, Juan Contreras and Fabrizio Zampolli, “Assessing the fiscal implications of banking crises”, https://www.bis.org/publ/work893.htm (22 October 2020).

 

 

15 Kasım 2020 Pazar

Faiz ve döviz kuru: Zombi kapitalizmin ayak izleri

 

Faiz ve döviz kuru:  Zombi kapitalizmin ayak izleri

Mustafa Durmuş

15 Kasım 2020

Kabaca, faiz yerli paranın (TL) fiyatı, döviz kuru ise güçlü yabancı paranın (dolar, avro)  TL karşısındaki fiyatı. Her ikisinde yaşanan sert dalgalanmalar, yani hızlı iniş ve çıkışlar Türkiye’yi zombileşme gerçeği ile yüz yüze bırakıyor.

Faizden başlayalım. Hatırlayalım 26 Temmuz 2019’da Merkez Bankası (MB) politika faizi oranı yüzde 24’den yüzde 19,75’e düşürüldü. Ardından faizdeki indirimler bir yıldan fazla bir süreyle her ay devam etti ve Mayıs 2020’de yüzde 8,25 oldu. Eylül ayında ise bu oran tekrar yükseltilerek yüzde 10,25’e çıkartıldı.

Son olarak MB,  22 Ekim’deki kararı ile politika faizi oranını değiştirmedi ve bu durum 1,75 puan dolayında faiz artırımını bekleyen ve bu beklentiye göre fiyatlama yapan piyasalarda adeta şok etkisi yarattı. Karardan dakikalar öncesinde 7,78’e kadar gerilemiş olan dolar kuru, kararla birlikte yüzde 7,98’e kadar yükseldi. Ardından kur 8,50’yi aştı.

İktidarda yaşanan deprem

Bu arada Kasım’ın ikinci haftasında çok önemli bir gelişme yaşandı. Merkez Bankası Başkanı görevden alındı ve bundan iki gün sonra (9 Kasım’da) Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak istifa etti. Bu gelişmenin ardından dolar kuru hızla 7,7’ye kadar düştü. Bunda hem başarısız bir ekonomi yönetiminin görevi bırakması, hem de finansal piyasaların önümüzdeki hafta MB’nin yüksek oranda (300-700 baz puan) faiz yükselteceğine dair güçlü beklentisi etkili oldu.

Eğer bu gerçekleşirse; böyle bir faiz oranı artışının hem borçlu hanelere, borçlu bireylere, borçlu şirketlere, hem de borçlu devlete ağır bir faturası olacak. Çünkü borcu çevirebilmek için çok daha yüksek orandan yeniden borçlanmak durumunda kalacaklar. Yani yüksek faiz de, yüksek kur kadar zararlı.

Öte yandan döviz kurunu yükselten yapısal ekonomik ve politik nedenler ortadan kalkmadıkça ve bir paradigma değişikliği (hem ekonomide, hem de siyasette) yaşanmadıkça, faiz oranının yükseltilmesi kurun tekrar yükselişini önleyemeyecek. Unutmayalım 2018 yılında yaşanan döviz krizi sırasında faiz oranı yüzde 17,75 idi, yani yeterince yüksekti.

Fonlama maliyeti yüzde 5,5 puan arttı

MB’nin 22 Ekim kararına geri dönersek; aslında yüzde 10,25 olan politika faizi değişmemiş olsa da MB faizi dolaylı yoldan artırdı. Şöyle ki MB, adına Geç Likidite Penceresi (GLP/LON) denilen ve bankaların likiditelerini ayarlayamadıkları zamanlarda (ki son zamanlarda likidite sorunu yaşayan, yani likidite açıklarını kapatamayan bankalar sıklıkla bu yolu kullanıyorlar) başvurdukları son bir çare olan bu faiz oranını 1,50 baz puan daha artırarak yüzde 14,75’e yükseltti. Gecelik borç verme faizi ile geç likidite penceresi arasındaki 1.50 puanlık makas 3 puana çıkartıldı.(1) Böyle olunca da bankaların fonlama maliyeti yükseldi.

Kısaca MB’nin son üç ayda yaptığı dolaylı faiz artırımlarıyla ortalama fonlama maliyeti 5.54 puan artarak yüzde 7,34’ten yüzde 12.88'e çıktı. Bu da her türden kredi faizini yükseltti.

Ucuz kredi ile canlanma politikasına son

Öyle ki 16 Ekim haftasında bir önceki haftaya göre; konut kredi faizleri 6 puan yükselişle yüzde 15,10 oldu, ihtiyaç kredisi faizleri 8 puan artışla yüzde 19,42’ye çıktı. Dolar bazlı ticari kredilerin faiz oranı aynı haftada 0. 28 puan artışla yüzde 3,36’ya yükseldi. Kredi/mevduat spreadi de arttı. Yani bankalar faiz artışlarını mevduattan önce kredilere yansıttılar.(2)

Bu arada dünyada kredi faizlerinin sıfıra yakın, hatta eksi olduğu bir dönemde Hazine’nin ancak yüzde 6,5 ile, T. Varlık Fonu’nunsa yüzde 8 - 8,22 faiz oranlarından dış borç alabildiğinin altını çizelim.(3)

Özetlersek; görünürdeki faiz oranı (politika faizi) sabit tutuldu ama GLP faizinin artırılmasıyla faizler dolaylı biçimde yükseltildi. Ayrıca politika faizi ve gecelik borç verme faizi dâhil birden fazla faiz uygulaması söz konusu olduğundan belirsizlikler iyice arttı. Bunun sonucunda döviz kurunun tekrar yükselmesi de kaçınılmaz oldu.

Kısa vadeli çıkarlar ekonominin ihtiyaçlarının önünde tutuluyor

Türkiye ekonomisi gibi, ithalat yapamadan ihracat da yapamayan bir ülkede yüksek döviz kurunun ihracata, dolayısıyla da döviz gelirlerini artırmaya katkısı da olmuyor. Oysa doğrudan politika faizi yükseltilseydi (kuşkusuz kredi faizleri yükselecekti)  kurdaki artış hızı yavaşlatılabilecekti. Enflasyondaki tırmanış da bir ölçüde yavaşlatılabilecekti. Bu yapılmayınca yükselen döviz kurunun neden olduğu ekonomik zarar bütün toplumun üzerinde yıkıldı.

Faizlerin doğrudan yükseltilmesi iktidarı siyaseten de, ideolojik olarak da zora sokacağından kurun daha da yükselmesi, enflasyonun ve belirsizliklerin daha da artması pahasına böyle bir yol seçildi. Bu da siyasal iktidarın kısa vadeli politik çıkarları ülkenin uzun vadeli çıkarlarının öne koyduğunun somut bir göstergesi.

Bakan’ın istifasında olduğu gibi, ekonomideki giderek artan kötüleşmenin siyasette deprem yaratması önlenemedi. Ortaya atılan iç boş hukuk reformu söylemleriyle piyasalara ve yabancı sermayeye verilmeye çalışılan güven duygusunun yeni depremleri önleyebilmesi de zor görünüyor.

Zombiler sahneye çıkacak

Diğer yandan hem faizlerdeki, hem de döviz kurundaki bu önlenemeyen yükseliş, ülkede bir süredir yaşanmakta olan ciddi bir sorunun daha da ciddileşeceğini gösteriyor: Ekonominin, şirketlerin ve piyasaların zombileşmesi.

İki bölümden oluşan bu yazının ilk bölümünde dünya ekonomisindeki zombileşmeyi, ikinci bölümünde ise Türkiye’deki zombileşmeyi ele alacağız.

Popüler kültürde zombiler genellikle; kendi akılları ya da bilinçleri olmayan, aç, insan eti düşkünü, bozulmaya yüz tutmuş cesetler olarak tasvir ediliyorlar ve vampirlerle eş tutuluyorlar.(4) Yani zombi denilince gözümüzün önüne insanlar arasında korku yaratan, ne canlı, ne de ölü olan bedenler geliyor.

“Zombi kapitalizm”, “zombi şirket” ya da “zombi piyasa” deyimleri ise daha çok 2008 finansal krizinin ardından kullanılmaya başlandı. Bu kavramı kapitalizmin geçirmekte olduğu dönüşümü tanımlamak anlamında ilk kullananlardan biri ise 2009 yılının Kasım’ında kaybettiğimiz Chriss Harman oldu.

Zombi kapitalizm

Harman aynı yıl yayınladığı “Zombi Kapitalizm” adlı kitabında;   21. Yüzyıl kapitalizminde nasıl şirketlerin zombi şirketlere, bankaların zombi bankalara dönüştüğünü anlatıyor. Yani Harman, bir bütün olarak kapitalist sistemin, insan ihtiyaçları ve duyguları söz konusu olduğunda ölü olduğunu, kaos yaratmak istediklerinde sistemin aktörlerinin yeniden canlanan yaratıklar haline geldiğini, bunların toplum için hiçbir olumlu iş yapmadığını, buna karşılık egemenler dışında her şey (doğa dahil) ve herkes için tehdit oluşturduğunu ileri sürüyor.

Zombi şirketler – zombi piyasalar

Literatürde, uzunca bir süre kendi kârıyla kendi borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyen bir şirket “zombi şirket” olarak tanımlanıyor. Öyle ki böyle şirketler varlıklarını sürdürebilmek için sonuçta yeniden borçlanmak zorunda kalıyorlar. (5)

Nitekim uluslararası finans piyasalarının bilinen ismi El-Arian zombi şirketleri “ayakta kalabilmek için ödeyemeyeceği kadar borçlanan şirketler” olarak tanımlıyor. Yani zombi şirket o kadar borçlu ve satışları, kârlılığı o denli düşük ki, gelirleri borçlarını ödemeye yetmiyor, sermayesi eksiye düşmüş bir konumda varlığını sürdürüyor. (6)

“Zombi piyasalar” ise yanlış fiyatlanmış, saptırılmış fiyatlarla işleyen piyasalar olarak tanımlanıyor. Piyasalar zombileştiğinde, ekonomideki dinamizm, verimlilik yok oluyor, başta sermaye biçimindeki kaynaklar olmak üzere, kaynaklar (zombi şirketlere aktığından) israf ediliyor, bu da ekonomik büyümeyi olumsuz etkiliyor.

Borç ve finansal kriz üzerine çalışmalar yürüten ve dünyadaki merkez bankalarının bankası olarak da bilinen Bank of International Settlements (BIS) ise zombi şirketleri geniş ve dar anlamda olmak üzere iki şekilde tanımlıyor:

“Geniş anlamda; olgun düzeydeki firmalardaki sürdürülebilir bir kârlılık yetersizliği zombileşmeye neden olurken, dar anlamda; bu tanımlamaya ilaveten borsadaki değerlemesi bazında gelecekte düşük kârlılık göstergesine sahip olduğuna inanılan bir şirket zombi şirkettir”. (7)

Böylece zombi şirketler, geçmişteki zayıf performanslarına ilaveten gelecekteki kârlılık beklentileri de düşük olan (kârsız ve borsa değerleri düşük), zarar eden, aynı zamanda da çok düşük verimlilikle çalışan ve yatırım ve istihdamda dışlama etkisine neden olan şirketler olarak tanımlanıyorlar.

Bu şirketler daha küçük, daha az verimli, daha borçlu ve fiziksel ve gayri maddi sermayeye daha az yatırım yapan şirketler. Üstelik bu şirketlerin performansları zombileşmeden çok daha önce kötüleşmeye başlıyor.

Zombi şirket sayısı  4 kat arttı

Bir akademik çalışmaya göre (8); zombi şirketlerin sayısı 1980’lerden bu yana hızla artıyor. Öyle ki 1980’de böyle şirketlerin toplam şirketler içindeki payı yüzde 4 iken, 2017 yılında bu oran yüzde 15’e yükseldi. Böyle zombileşmiş şirketlerin yüzde 60’ı toparlanıp,  resmi olarak zombi statüsünden kurtulabilirken, yüzde 25’i ölüyor. Ancak zombiler toparlansalar da, hiç zombileşmemiş olanlara nazaran daha kötü bir performans sergiliyorlar. Tekrar zombileşme ihtimalleri ise oldukça yüksek.

OECD de zombileşmenin artmakta olduğunu vurguluyor. Buna göre (9); 15 OECD ülkesinde zombileşme oranı 2007-2013 arasında ciddi biçimde arttı. Bunun göstergelerinden biri olarak ‘batık sermaye oranı’ bu ülkelerde 2013 yılında yüzde 5 ile (Slovenya) yüzde 28 (Yunanistan) arasında değişiyor. İtalya’da ise bu süreçte bu oranın yüzde 7’den yüzde 19’a yükseldiği görülüyor.

Zombileşme (özellikle de Korona Salgını sonrasında) başta havayolu ve lüks deniz yolu yolcu taşımacılığı sektörü olmak üzere birçok sektörde görülürken, bu olgu ABD ile sınırlı kalmadı. İtalya’dan Almanya’ya, Hindistan’dan Güney Kore’ye ve Çin’e kadar tüm dünyaya yayıldı.

Zombileşmenin en yoğun olduğu ülkelerin başında gelen ABD’de ise borsalarda kote her 5 şirketten biri zombi şirket ve 2013 yılından bu yana zombi şirketlerin sayısı ikiye katlanmış durumda.(10)

Gelişkin ekonomilerde zombileşmenin nedenleri: Düşük faiz, bol kredi, yüksek borçluluk

Dünyada zombi şirketlerdeki artışın ve zombi piyasaların oluşmasının asıl nedeninin çok düşük faizli bol krediler olduğu konusunda ortak bir görüş mevcut. Fed başta olmak üzere, gelişkin ekonomilerdeki merkez bankalarının borsalar ve finansal piyasalara verdiği sınırsız desteğin bunda çok etkili olduğu kabul ediliyor.

Örneğin Fed’in bu yılın Mart ayında şirket tahvillerini satın alacağını açıklaması tahvil ve çerçöp tahvil piyasasında hisselere sıçrama yaptırdı. Sadece alımın yapılacağının açıklanması bile buna yetti (üstelik fiilen çok düşük düzeyde alım yapıldı). Bu açıklama zombileri ayağa kaldırdı ve onları yürütmeye yetti, ayrıca yeni bir zombi kuşağının yaratılmasıyla sonuçlandı.(11)

Sıfıra yakın düzeydeki faiz oranları büyük şirketlerin bol miktarda borçlanmalarını sağlarken, merkez bankaları uyguladıkları trilyon dolarları bulan miktarsal kolaylaştırmalarla piyasalara, bankalara ve büyük sermaye şirketlerine devasa kaynak aktardılar. Bu kaynaklar borsalarda kullanılmaya başlanınca buradaki şirketlerin değerleri spekülatif bir biçimde arttı. Ancak borsalardaki bu yükseliş gerçekte şirketlerin iyi durumda oldukları anlamına gelmiyor. Aksine zombi şirketlerin sayısının artacağının bir işareti. (12)

Kısaca, zombileşmeye neden olan faktör asıl olarak; merkez bankalarının uyguladığı çok düşük faiz ve devasa miktarsal kolaylaştırma politikaları, şirketlerin, hisselerinin devlet tarafından satın alınarak kurtarmaları, iflas prosedüründeki ve finansal denetimlerdeki zayıflıklar, bankaların ve diğer kreditörlerin batık kredileri hacze dönüştürmesinin zorlaştırılması, kurumlar vergisi uygulamasında borçlanmayı teşvik eden matrah indirimi kolaylığı ve sıklıkla yapılan borç ve vergi yapılandırmaları ve diğer vergisel kolaylıklar.

Böyle imkânlar var oldukça zombi şirketlerin sahipleri , “nasıl olsa kurtarılırız” güdüsüyle zombileşmeyi sürdürüyorlar. Bankaların böyle şirketlere isteyerek ya da (Türkiye’de olduğu gibi) siyaseten kredi vermeyi sürdürmeleri de bu süreci hızlandırıyor.

Zombileşmenin Covid-19 ile birlikte iyice arttığı da bir gerçek. Çünkü Covid-19 salgını bahane edilerek gündeme getirilen ekonomiye destek paketlerinin en önemli aracı olan bol ve ucuz para/kredi politikaları sonucunda zombi şirketlerin sayısında çok ciddi artışlar görülüyor. (13)

ABD’de  her 5 şirketten biri zombi

Bir örnek vermek gerekirse; Salgın sonrasında Fed ve ABD Hazinesi büyük işletmeleri ve bankaları ayakta tutabilmek için bu kesimlere doğrudan 2,3 trilyon dolarlık kredi desteği ve düşük faiz oranlarının gelecekte de korunacağı sözü verdi. Bu işletmelerin elindeki değersiz milyarlarca dolarlık menkul kıymeti geri satın alma programını başlattı, finansal kurumlara dönük denetlemeleri gevşetti, bankalara doğrudan borç verdi.

Bunun sonucunda finans dışı şirketlerin borcu ülke milli gelirinin yüzde 80’ine kadar yükseldi. Bu ucuz krediler ve menkul kıymet geri satın alımı biçimindeki likidite desteği,  aralarında Amazon, Wallmart ve Disney gibi şirketlerin de bulunduğu büyük şirketlerin ayakta kalmasını sağlayan en önemli araç oldu. Bunun sonucunda da, kârları borç servisi yapmaya dahi yetmeyen, ancak yeni borçlarla ayakta kalabilen zombi şirketlerin oranı yüzde 20’ye kadar çıktı. (14)

Sonuç olarak

İkinci Dünya Savaşı sonrası adına tarihsel sırayla; “Düzenlenmiş Kapitalizm”, 1980’lerden itibaren  “Neo-liberalizm”, 2000’li yıllardan bu yana “Felaket Kapitalizmi”, “Rantçı Kapitalizm”, “Ahbap-Çavuş-Akraba Kapitalizmi”, askeri özel sanayi karması biçimindeki savaş sanayine dayalı ölüm, öldürmek ya da ölümden türetilen kârlardan beslenen anlamında  “Nekro Kapitalizm” denilen kapitalizmin bir özelliği daha belirginleşiyor: Zombileşme. Ekonomi, toplum, piyasalar, işletmeler, şirketler zombileşiyor. 

Kısaca ‘zombi kapitalizm’, kapitalizmin bugün geldiği son nokta. Bu bağlamda zombi firmalar neden değil, sonuç. Çünkü bu zombileri üreten mekanizma kapitalizmin kendi.  Çünkü (en son Korona Salgını sırasında olduğu gibi), hemen her dönemde batmak üzere olan büyük sermaye şirketleri ya da bankalar yaşam makinasına bağlanarak hayatta tutulurken, ortaya çıkan zarar sosyalleştirildi ve işçi sınıfı başta olmak üzere tüm emekçi halklara ödettirildi.

Böylece sermayenin kendi, devlet yardımları ve korumasıyla, banka kredileriyle yeniden canlandırılmış cesetler, emekçinin kanı ile beslenen zombiler haline geldi. Dinamizmini büyük ölçüde yitirdi, giderek artan bir biçimde sakarlaştı, beceriksizleşti, abesleşti.

Kapitalizm aynı zamanda işçi sınıfını da, suskun, talep etmeyen, kendi önlerine konulanla yetinen zombilere dönüştürme becerisini gösterebildi. Ne yazık ki bu süreçte genel olarak insanı da  kendine, başkalarına, yaptığı işe ve içinde yaşadığı topluma yabancılaştırmanın da ötesine geçerek,  zehirli bir iksir içmiş gibi davranan zombilere dönüştürmeye başladı.

Diğer yandan kapitalizmin zombileşmeyi önlemeye dönük çözümleri de (en azından yakın gelecekte) mevcut değil. Çünkü çok ciddi bir çelişki ile karşı karşıya:

Zombi şirketleri yok etmeye dönük politikalar izlenirse mevcut ekonomik kriz daha da derinleşip depresyona dönüşebilir. Yani zombi firmaları öldürmenin toplumsal maliyetleri oldukça yüksek.  Bu şirketler yok olduğunda buralarda çalışan işçiler ve aileleri işsiz ve gelirsiz kalır. Bu da tüketim sürümlü bir ekonomide harcamaların, dolayısıyla da kâr hedefli bir ekonomik büyümenin bu ölçüde azalması, sermaye birikiminin daha da yavaşlaması demektir.

Diğer taraftan bu şirketleri yaşatmak da sistemin mantığına ve işleyişine uygun değil. Çünkü böyle şirketlerin yaygınlığı bir bütün olarak sermayenin kârlılığını azaltır, onu israf eder, böylece de kârlı bir sermaye birikimini önler. Son tahlilde her şeyin kâr çıkarımına dönük olarak kurgulandığı bir sistemde böyle bir etkinsizliğe izin verilmez.

Bu çelişki ancak kapitalizmin bir sistem olarak ortadan kalkması ve yerine yeni bir üretim ve bölüşüm içeren bir sistemin konulmasıyla kalıcı olarak çözümlenebilir. Çözümse en azından antikapitalist, tercihan sosyalist olmak durumundadır.

Böyle bir yeni sistemde ekonomik krizlere yol açan çatışmalar (rekabet, düşük kârlılık, emperyalist dışa bağımlılık, faiz ya da kur gibi) olamayacağı gibi, toplumu, insanları ve daha ziyade demokratik- kooperatif işletmeler biçiminde örgütlenmiş üretim, dağıtım ve bölüşümde yer alan üretim ve dağıtım birimlerini  zombileşirecek dinamikler de söz konusu olmayacaktır.

Bu konuda 2017 yılında Hamburg’da toplanan G20 Ülkeleri zirvesini protesto eden bin kişinin kendilerini griye boyayarak sergiledikleri sanatsal bir protesto yürüyüşünü yansıtan videoyu (15) yeniden izlemek umut verici olabilir. Gösteri,  zombilerden birinin üzerindeki gri giysileri çıkartarak sessizliğe son vermesi ve yeniden canlanmasıyla son buluyor.

Gösteriyi örgütleyenlerden birinin de söylediği gibi:

“Artık kapitalizmin yıkıcı etkileriyle yaşamak istemiyoruz, gösteriden amacımız sıradan insanları politika sahnesine çekmek, onların kabuklarından çıkıp, politik süreçte yer almalarını sağlamak”.

…devam edecek: Türkiye’de zombi şirketler

Dip notlar:

(1)     TCMB Faiz Oranları (%) Geç Likidite Penceresi (LON), https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm (2 Kasım 2020).

(2)       https://www.dunya.com/finans/haberler/ihtiyac-kredisi-faizi-yuzde-20ye-dayandi-haberi (26 Ekim 2020).

(3)       http://www.mahfiegilmez.com/2020/10/doviz-sorunu-faiz-ve-kur-ile-iliskisi. (23 Ekim 2020).

(4)       https://tr.wikipedia.org/wiki/Zombi.

(5)       Wolf Richter, “ The Zombie Companies Are Coming”, https://wolfstreet.com/2020/08/26/the-zombie-companies-are-coming (26 August 2020).

(6)       https://www.cnbc.com/2020/06/16/economist-mohamed-el-erian-warns-about-the-risk-of-zombie-markets.

(7)       Ryan Niladri Banerjee and Boris Hofmann, “The rise of zombie firms: causes and consequences”, BIS Quarterly Review, ( September 2018), https://www.bis.org.

(8)       Ryan Niladri Banerjee and Boris Hofmann, “Corporate zombies: Anatomy and life cycle”, BIS Working Papers,  No 882 (02 September 2020),  https://www.bis.org.

(9)       Confronting the zombies: Policies for productivity revival, OECD Economic Policy Paper Cecember 2017 No.21, s.11.

(10)                     David J. Lynch, “Here’s one more economic problem the government’s response to the virus has unleashed: Zombie firms”, https://www.washingtonpost.com (23 June 2020).

(11)                     Wolf Richter, “ The Zombie Companies Are Coming”, https://wolfstreet.com/2020/08/26/the-zombie-companies-are-coming (26 August 2020).

(12)                     “David Stockman: The Debt Zombies Kept On Coming”, https://wolfstreet.com/2013/09/09/david-stockman-the-debt-zombies-kept-on-coming/ (9 September 2013).

(13)                     https://www.economist.com/finance-and-economics/2020/09/26/why-covid-19-will-make-killing-zombie-firms-off-harder?

(14)                     David Ruccio, “Zombie capitalism”, https://rwer.wordpress.com (30 July 2020).

(15)                   https://www.cnnturk.com/video/dunya/hamburgda-zombi-gosterisi  ( 7 Temmuz 2017).

 

 

14 Kasım 2020 Cumartesi

“Yıldızın parladığı an”

 “Yıldızın parladığı an”

Mustafa Durmuş

14 Kasım 2020

Yeni yayımlanan bir IMF çalışması (1) küresel çapta olmak üzere, Korona Salgını sonrasında devletlerce gündeme getirilen fiziksel mesafelenme kurallarına uyumun ve Salgın ile mücadele konusunda devletlere olan güvenin giderek azaldığını gösteriyor.

Bu uyumsuzluk erkeklerde kadınlara nazaran daha fazla görülüyor. Öyle ki, Haziran - Eylül ayları arasında; fiziksel mesafeye uyum kadınlarda yüzde 75’ten yüzde 68’e, erkeklerde yüzde 67’den yüzde 62’ye geriledi.

Erken açılmanın sonuçları

Bu gelişmede kuşkusuz Haziran ayından bu yana yaratılmış olan “normalleşiyoruz” algısının ve ‘erken açılma’nın payı çok yüksek. Öyle ki insanlar hayatlarını sürdürebilmek için işlerine geri dönerken fiziksel mesafe kuralları ile aralarında bir denge kurmaya çalışıyorlar.

Ancak bu dengede ibre fiziksel mesafenin giderek kaybolmasıyla sonuçlanıyor. Zira özellikle de işçiler, kalabalık fabrikalarda, işyerlerinde çalışmak ve işlerine gidip gelirken toplu taşım araçlarını ya da kalabalık servis araçlarını kullanmak zorundalar.

Araştırma ayrıca Korona Salgını ile ilgili olarak, özellikle de salgının çok hızlı ilerlediği ülkelerde, devletlere olan güvenin giderek azaldığını gösteriyor. Kuşkusuz, bir yandan devlete olan güvendeki azalma, diğer yandan fiziksel mesafelenme kurallarına uyumun azalması önümüzdeki sürecin salgın anlamında çok daha ağır geçeceğinin bir işareti.

Araştırmanın bulgularını şöyle yorumlamak mümkün:

Sürü bağışıklığı stratejisi uyumu ve güveni aşındırıyor

İlk olarak, siyasal iktidarların açık ya da örtülü bir biçimde uygulamakta oldukları ‘sürü bağışıklığı stratejisi’nin bir sonucu olarak fiziksel mesafe kuralına uyum azalıyor.

Yani kurallara uymamayı sadece insanların özensiz, dikkatsiz, umursamaz tutum ve davranışlarında değil, asıl olarak da hükümetlerin uyguladıkları bu stratejide aramak daha doğru olur. Zira bu strateji altında insanlar sokağa daha fazla çıkıyor, mobilizasyon ve fiziksel yakınlaşma artıyor.

Salgın kötüye kullanılıyor

İkinci olarak insanlar, haklı olarak, salgın yüzünden uygulanan kısıtlamalardan sıkılmaya, bıkmaya başladılar, özgür olmak istiyorlar. Üstelik iktidarlar bu durumu fırsata çevirip insanları evde tutarak otoriterleşme adımlarını sıklaştırıyorlar.

Üçüncü olarak, yaratılan bilgi kirliliği ve bilim dışı fikirler yüzünden insanlar Salgının ne kadar tehlikeli olduğunu tam olarak kavrayamıyorlar.

Dördüncü olarak, iktidarlar Salgınla mücadelede, bir iki ülke örneği istisnası dışında (Yeni Zelanda gibi), genelde başarısız kaldıkları gibi, eşitlikçi olmayan ve fırsatçı tutumları nedeniyle de toplum nezdinde güvenlerini iyice yitirmeye başladılar. Bu yüzden de insanlar iktidarların aldıkları önlemler doğru dahi olsa uygulamak istemiyorlar.

Bu sonuçlar hatırı sayılır bir süre daha Salgının hayatlarımızı belirlemeye devam edeceğini gösteriyor. Çünkü bir yandan, sağlık alt yapısı çok zayıf, diğer yandan devletlerin Salgına ve onun derinleştirdiği ekonomik ve sosyal krize karşı yanıtları, çözümleri yetersiz, üstelik bu çözümler adil de değil. Bu durum sorunları daha da ağırlaştırıyor.

Toplumsal dayanışma ağları hakiki seçenek

Bu araştırmanın önümüze koyduğu en önemli sonuçsa (bizce) şu:

Halkın ister liberal demokratik, isterse daha otoriter devletlere ve hükümetlere olan güveni giderek aşınıyor.  Derinleşen ekonomik sorunlar da eklendiğinde, bu durum, başka bir seçenek ortaya konulmadığında, insanların bir süre sonra faşizm gibi çok daha sert ve otoriter, totaliter devlet biçimlerine olan desteğinin artmasıyla sonuçlanabilir. Böyle olası bir gelişmenin tüm insanlık için 20.Yüzyıldaki örneklerinden çok daha ağır sonuçlar doğuracağı açık.

Diğer yandan umutsuzluğa kapılmaya da gerek yok. Çünkü bu Salgın halkların, toplumun kendi iç dayanışmasını oluşturabileceğini, var olanı daha güçlendirebileceğini, yeni dayanışma yöntemleri ve yolları yaratabileceğini de gösterdi.

Umudu; halkların sorunlarına ilgisiz kalan, sırt çeviren, fırsatçı davranan iktidarlara, yönetimlere karşı, hem Salgınla, hem de beraberinde getirdiği ekonomik ve sosyal sorunlarla baş edebilecek nitelikteki toplumsal dayanışma ağlarını kurarak yükseltebiliriz.

Umutlu olmamız için geçerli nedenlerimiz var

Korona Salgınının da daha net bir biçimde gösterdiği gibi “toplum diye bir şey var”. Farklı oranlarda ve biçimlerde etkilenmiş olsak da, Salgın hepimizin ortak sorunu.

Bu bağlamda, “bencil birey” ve “rekabet” gibi kavramların sadece sermayenin düzenine hizmet eden ideolojik kavramlar olduğunu emekçiler başta olmak üzere tüm toplum nezdinde teşhir edebilir ve bunun karşısında toplumsal dayanışmayı koyabiliriz.

Ayrıca neo-liberalizm sadece maddi kurumlarıyla değil, ekonomi politik ideolojisiyle de iflas etmiş, kapitalist ekonomiler Salgın ile birlikte çöküşün eşiğine gelmiş durumda. Bu da insanların en az 300 yıldır var olan bir sistemi en azından ciddi olarak sorgulaması ile sonuçlanabilir ki antikapitalist mücadele bunun üzerinden daha da yükseltilebilir.

Keza bu Salgınla birlikte devletlerin, hükümetlerin böyle büyük salgınlar altında dahi, toplumun ihtiyaçlarına sırt çevirip belli sınıf ve yapılara hizmet ettiği, aşırı merkeziyetçi-otoriter yönetimlerin olduğu kadar, liberal temsili demokrasilerin de salgınları iyi yönetemediği gerçeği ile yüzleşiyoruz. Bu da toplumun devlete ilişkin bakışını sorgulamasıyla sonuçlanabilir.

Bu gerçek de bizlere; normal zamanlarda olduğu kadar, böyle olağanüstü zamanlarda da, yerinden yönetim ve doğrudan- yerelleşmiş demokrasi anlayışının ve buna uygun toplumsal örgütlenme biçimlerinin hem ekonomik olarak etkin, hem de sosyal adaletçi olabildiğini kanıtlamak ve bu fikriyatı en geniş kitlelerle tanıştırmak imkânını sunuyor.

Ne abartılmış kötümserlik, ne de abartılmış iyimserlik

Ne abartılmış kötümserlik, ne de abartılmış iyimserlik içine düşmeyelim. Aşırı kötümser analizler bizi pasifizme, aşırı iyimser analizlerse maceracılığa götürür ki bu da uzun vadede hayal kırıklığı ve ardından da pasifizm ile sonuçlanır.

Özcesi, Salgın “yeni bir ekonomi”, “yeni bir toplum”, “yeni bir demokrasi” anlayışını ve bu fikriyatı toplumsallaştırıp, politikleştirecek olan kolektif özneyi ve siyasal iradeyi gerçek anlamda var etme, canlandırma sorumluluğunu önümüze koyuyor. Geç olmadan gereğini yapalım. Bunu yaptığımızda bu bizim yıldızımızın parladığı an (2) olacaktır.

Dip notlar:

(1 (1)  https://blogs.imf.org/2020/11/12/together-again-physical-distancing-on-the-decline.

(2  (2) Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar, Everest Yayınevi, 2014: Zweig kitabını tanıtırken şunları yazar: “Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara, değişik bölgelere ait kimi önemli anları, İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar’ı anımsatmaya çalıştım”.