9 Ekim 2016 Pazar

ADIM ADIM YENİ BİR FİNANSAL KRİZE DOĞRU



ADIM ADIM YENİ BİR FİNANSAL KRİZE DOĞRU

Mustafa Durmuş

ABD’de Missouri Üniversitesi ekonomi profesörü Michael Hudson ile röportajda Hudson, içinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz sürecinin finansallaşma, dolayısıyla da sürdürülemez boyutlara ulaşmış olan borç stoklarıyla ilişkisi konusunda çarpıcı şeyler anlatıyor.

Hudson, “Ev Sahibini Öldürmek: Finans parazitleri ve borç esareti küresel ekonomiyi nasıl tahrip ediyor? (Killing the Host: How Financial Parasites and Debt Bondage Destroy the Global Economy) başlıklı yeni kitabında bu finansallaşma-borç-kriz ilişkisini güncel duruma uyarlayarak detaylı bir biçimde ele alıyor.

Hudson’a göre, bugün dünya ekonomisi her hangi bir toparlanma sürecinde değil, ayrıca bugünkü resesyon (daralma)  bildik resesyonlardan farklı. Yani hemen ardından otomatik istikrar sağlayıcıların devreye girerek ekonomik canlanmayı sağlayacağı bildik iş döngülerinden söz edilemez artık. Bugün bu döngüden çıkılması söz konusu değil.

Bunun nedeni, yazara göre, 1945 yılından bu yana çıkan ekonomik krizlerin sonucunda dünya borç stoklarının  giderek büyümesi ve özellikle de 2008 krizinden sonra bunun bir ‘borç deflasyonu’na dönüşmesi. Yani İnsanların kendi ürettikleri mal ve hizmetleri satın alacak paraları yok ama bankalara çok borçları çok.  Benzer bir durum şirketler için de söz konusu ve düşük enflasyon bu durumu daha da ciddileştiriyor. Dolayısıyla da yeni yatırım yok, çok kötü ve ucuz ücretli olanlar dışında yeni istihdam yok. Piyasalar daralıyor, insanlar ve şirketler bankalara olan borçlarını ödeyemiyorlar. Bu tam bir kısır döngüye dönüşmüş durumda.

IMF verileri Hudson’ı destekler nitelikte. Zira son ‘Dünyanın Ekonomik Görünümü Raporu’nda, IMF bu yılki küresel büyüme tahminini 4,2’den % 3,1’e düşürerek revize ederken, Ekim ayı Mali İzleme Raporu’nda finans sektörü dışı kesimlerin küresel borç stokunun (devlet+hane halkları + reel özel sektör borçları) 152 trilyon ABD dolarına yükselerek dünya gayrisafi hâsılasının % 225’ine ulaştığının altını çizmiş ve buradan hareketle bir olası borç krizine dikkat çekmişti. Keza aynı kurum birçok ABD’li ve Avrupalı bankanın yeni bir çöküşten (devlet desteği sağlansa da) sağlam çıkamayacağını ve bu oranın % 25-33 arasında bir hayli yüksek bir oran olduğunu belirtmişti.

Yaşamakta olduğumuz sürecin tarihin ‘en uzun ekonomik depresyonu’na giden bir süreç olduğunu daha önce de vurgulamıştık. Bunun önemli bir dinamiği olan borçlanma-finansallaşma yanını Prof. Hudson ele almış.

Diğer kriz dinamiği olan kâr oranlarındaki gelişme de bu konuda oldukça önemli. Zira bir çok uluslar arası rapor (başta Moody’s ve McKinsey olmak üzere) özellikle de ABD ve diğer metropol ülkelerde kâr oranlarının 2014 yılı sonundan itibaren hızlı bir azalma eğilimi içine girdiğini yazıyor. Bunun somut belirtisi de yeni reel sektör yatırımlarının neredeyse arttık mevcut olmaması. Çünkü yeni yatırımların temel güdüleyicisi yüksek kârlılık.

Bu durum kapitalizmin en önemli yasası olan ve Marks tarafından 19yyda ortaya atılmış olan ‘Azalan Kar Oranları Eğilimi Yasası’nın halen geçerli olduğunu da ortaya koyuyor.

Deutsche Bank: Buzdağının görünen kısmı!




Deutsche Bank: Buzdağının görünen kısmı!

Mustafa Durmuş

Deutsche Bank’taki gelişmeler bu haftaya damgasını vurdu. Bankanın CEO’su ise, bankanın iyi durumda olduğunu, ama “piyasada bazılarının bankaya olan güveni azaltarak onu çökertmeye çalıştığını” ima eden bir açıklama yaptı (https://www.ft.com). 

Dün ABD Hükümetinin, spekülatif faaliyetleri nedeniyle bankaya keseceği cezayı 5 milyar dolar civarında bir para cezası ile sınırlandıracağı haberlerinin yayılmasının ardından bankanın hisselerinin değeri tekrar yükselişe geçti. Diğer yandan Alman yasaları gereğince bu uzlaşmanın banka tarafından teyidi gerekiyor ki, banka henüz bu anlaşmayı ya da uzlaşmayı doğrulamadı.

Daha önceki bir yazımızda bankanın durumunun IMF tarafından, tıpkı İngiliz HSBC ve İsviçreli Credit Swiss gibi, “sistemik risk” olarak nitelendirildiğini yazmıştık.  Avrupa Merkez Bankası (ECB) ise Temmuz ayında yapılan ‘stres testi’nde bankanın iyi durumda olduğunu açıklamıştı (https://www.facebook.com/Michael-Roberts-blog). 

Dolayısıyla neler oluyor? Uluslar arası finans kapitalin farklı ulusal kökene sahip büyük bankaları Deutsche Bank üzerinden bir yeniden paylaşımı hedefleyen bir savaş mı başlattılar?

Teorik olarak bu her zaman mümkün olduğu gibi, pratikte bunun pratikte örnekleri de mevcut. Kaldı ki böyle bir yeniden paylaşım için tarafların mutlaka farklı uluslardan olması gerekmiyor. Kapitalizmin doğasında var olan rekabet “büyük balığın küçük balığı yutmasıyla” sonuçlanıyor ve kapitalizmde sermayenin belli ellerde toplanması böyle mümkün oluyor. 

Bu özellikle de ekonomik kriz dönemlerinde yaygın olarak görülen bir olgu. Nitekim ABD’de,  2008 krizi sonrasında bugün ABD’nin en büyük ve dünyanın yedinci büyük bankası konumunda olan JPMorgan Chase & Co, krizde batan ve ABD’nin büyük bankalarından olan Bear Stearns’ı sadece 1 ABD doları karşılığında, ama milyarlarca dolarlık Hazine garantisi desteğiyle satın almıştı. Yani krizler sermayenin el değiştirmesiyle sonuçlanıyor ve bu süreçte devlet daha güçlü olanı her türlü destekliyor.

Bu bağlamda küresel çapta uluslar arası finans kapitalin çeşitli ulusal seksiyonlarının bir kapışma içine girmesi ve böyle bir sermayenin el değiştirmesi sürecinin yaşanması sürpriz olmayacaktır.
Ancak bu operasyonu sadece bir rekabetçi kapışma, el değiştirme operasyonu olarak görmek yanıltıcıdır. Çünkü böyle dar bir bakış küresel bankacılık sisteminin bir bütün olarak Deutsche Bank’ın içinde bulunduğu duruma benzer bir büyük risk ile karşı karşıya olduğu, bunun da yeni bir küresel finans krizine neden olabileceği gerçeğini görmemizi önleyebilir.

Ek’teki Tablo (http://www.taxresearch.org.uk, September 29, 2016)  dünyanın en büyük 50 bankasının aktiflerinin toplamını gösteriyor.  Sadece en büyük 50 bankanın aktiflerinin toplamı 64 trilyon ABD dolarını buluyor. Yani neredeyse dünyada bir yılda üretilen toplam hâsılaya yakın ve dünyadaki servet stokunun da dörtte birinden fazla bir büyüklükten söz ediyoruz. En büyük ilk dört banka ise şu aralar banka batışı haberleriyle gündemde olan Çin kaynaklı. 

Dolayısıyla da bu sektörde çıkacak bir kriz sadece Deutsche Bank’ın ya da Almanya’nın değil, tüm kapitalist sistemin bir krizine dönüşecektir. Zira özellikle de son 30 yıldır bankalar, finans kuruluşları daha önce görülmemiş ölçüde, boyutta birbirine entegre oldular.  Bu nedenle de birinde ya da bir kaçında patlayan bir kriz domino etkisiyle diğerlerini devirecektir.

Krizi tetikleyen şeyin ise bu aktiflerin önemli bir kısmını oluşturan spekülatif ve kriz tetikleyici küresel türev araç ticareti olma olasılığı bir hayli yüksek.  Tıpkı ABD’de patlak veren 2008 krizinde olduğu gibi, verilen mortgage kredileri üzerinden defalarca türetilmiş ve değeri fiktif bir biçimde on katına kadar çıkartılmış olan toksik kağıtlar, ilk değerin temel alındığı konut fiyatlarının düşmesi sonucunda, bir anda değersiz kağıtlara dönüşüp krizin çıkmasına neden olduğu gibi, bu finansal balon bir kez daha patladığında çok daha büyük bir küresel finansal kriz kaçınılmaz olacaktır.

Ancak bu kez zarar çok daha büyük boyutlarda olacaktır. Zira dünya 2008 öncesi gibi, bir ekonomik genişleme döneminde olmadığı gibi (ekonomik durgunluk kalıcı hale geldi), o günlere göre dünya en az yarı yarıya daha fazla borçlu konumda. Bu nedenle de yeni bir finansal krizin ekonomik olduğu kadar politik sonuçları da çok daha ağır olacaktır. Yani bu kez durum çok daha ciddi olabilir.
Durumun ciddiliğini bir fıkrayı paylaşarak bitirelim: 

Batı ülkelerinden birinde bir babanın birbirinden yaramaz iki oğlu vardır. Mahalleliye illallah ettiren, bir türlü uslanmayan bu çocuklar ile ne yapacağını bilemeyen baba sonunda mahallenin papazına başvurur ve ondan çocuklara dini telkinde bulunması ister. Randevu alınır ve iki kardeş o gün kiliseye papazı görmeye giderler. İçeri girdiklerinde papazın odasının kapısının açık olduğunu ve papazın içerde masasının gerisinde oturduğunu gören büyük kardeş durumu anlamak için kardeşine dışarıda beklemesini söyler ve kapıyı tıklatarak içeri girer. Daha içeri girmesiyle papazın gürlemesi bir olur: “Söyle Tanrı nerede?”. Çocuk afallar, o afalladıkça papaz daha yüksek perdeden bağırmaya başlar. “Sana söylüyorum Tanrı nerede?” Çocuk büyük bir korku ile odadan kaçar ve kardeşinin elinden tutup koşarak, nefes nefese evlerine gelirler. Odalarına çıkarlar ve büyük kardeş odayı arkadan kilitler. Küçük kardeş hem korku, hem de büyük bir merak içinde abisine neler olduğunu sorunca abi cevap verir: “oğlum sus, bu sefer durum ciddi, Tanrı kaybolmuş, onu da bizden biliyorlar!”.
Evet, bu sefer durum gerçekten ciddi olabilir…  

DEUTSCHE BANK’A NELER OLUYOR?



DEUTSCHE BANK’TA NELER OLUYOR?
Mustafa Durmuş


Deutsche Bank ile ilgili “kurtarılacağı iddiası” banka yetkilileri tarafından doğrulanmasa da ciddi gözüküyor. 

Bankanın sıkıntısı nedir ve bankanın bu durumu sırasıyla; Almanya, Avrupa ve dünya finans piyasaları üzerinden Dünya ekonomisinde ve Alman halkı üzerinde nasıl etkiler yaratacaktır?
Banka yakın geçmişte, müşterilerine sattığı ve milyarlarca avroluk zarara neden olan ipotekli konut kredileri (mortgage) üzerinden türetilmiş menkul kıymet satışları yüzünden çok büyük bir para cezası ile karşı karşıya kalmıştı. Bir dönem aktiflerinin tutarı Türkiye’deki tüm bankaların aktiflerinin tutarından fazla olan Almanya’nın bu en büyük bankası, hem bu ceza, hem de borsadaki hisse senetlerinin değerinin hızla düşüyor olması nedeniyle iflas durumuyla karşı karşıya.

Bankanın gelirlerinin % 80’inden fazlası yatırım bankacılığı kolunun yaptığı ‘spekülatif türev araç ticareti’nden sağlanıyor. Bu tür spekülatif menkul kıymet ticareti ise kaçınılmaz olarak kötü kullanımlara, skandallara ve usulsüzlüklere daha fazla yol açıyor. Bu nedenle de sıklıkla büyük para cezaları söz konusu olabiliyor. Bu konuda en önemli tecrübe 2008 krizi sırasında bazı Amerikan ve İngiliz yatırım bankalarının uygulamalarında yaşandı.

Banka Alman ekonomisi için çok önemli zira bankanın aktiflerinin toplamı Almanya’nın milli gelirinin yaklaşık yarısı tutarında ( 1,8 trilyon dolara yakın). Yani bu bankanın olası bir batışı hem Alman bankacılık sektörünü, hem de reel sektörünü ciddi olarak etkileyecektir.

‘2008 finansal krizi’nin çıkışında ABD’li büyük yatırım bankası Lehman Brothers’in (LB) batışının oynadığı önemli rolü unutmayalım. LB’nin batışının hemen ardından, önce ABD, sonra da Avrupa ve Japonya’da finans piyasalarında tam bir kredi kuruması (credit crunch) yaşanmıştı ve devletler bu durumu atlatabilmek için çok büyük çapta nakit parayı finansal sektöre şırınga etmek durumunda kalmışlardı. 

2008 krizi sonrasında gelişen küresel ekonomik durgunluktan hala çıkılamadığı, ekonomik büyüme hızlarının yerlerde süründüğü, diğer yandan dünyanın hiç olmadığı kadar büyük borç stoklarıyla ve borçluluk düzeyleriyle karşı karşıya bulunduğu günümüzde, Deutsce Bank’ın batışı üzerinden yaşanacak yeni bir Lehman Brothers olayının ekonomik, politik ve jeo politik etkileri çok daha büyük olacaktır.

Nitekim bu durumun farkında olan IMF, bankanın durumunu “sistemik risk” olarak niteledi ve gereğinin yapılması için çağrıda bulundu.

Şimdi ne olacak? Zordaki İtalyan bankalarının İtalyan devletince kurtarılmasına bir süredir karşı çıkan, bu nedenle de İtalya ile gerilim yaşamakta olan Alman devleti kendi bankasını kurtarmak durumunda kalacak mı? Muhtemelen öyle olacak. Zira kendi deyimleriyle Deutsche Bank, “batırılamayacak kadar büyük bir banka” konumunda.

Ulus devletlerin bir kez daha “kapitalizmi kendinden kurtarmak için devreye girdiği” anlara tanık olacağız gibi görünüyor. Bunun adı “kamulaştırma” değil, olsa olsa sermaye yapısını güçlendirerek zamanı geldiğinde tekrar özel sektöre devretmek amacıyla, şimdilik hisselerinin bir kısmını (%25) satın alma yoluyla “devletleştirme” olabilir.  

Bu tür devletleştirmelerin, başta Alman halkı,  işçi sınıfı ve diğer emekçiler olmak üzere, toplumun çok büyük bir kısmına her hangi bir fayda sağlamasını bir yana bırakın, zarar vereceği açıktır. Zira ortaya çıkan hasar, zarar yeni vergilerle, bütçe kısıntılarıyla, işsizlikle, yoksullaşma ile bu kesimlerin sırtına bindirilecektir. Bunun Avrupa’da diğer toplumlara da yansıması kaçınılmaz olacaktır.

Aslında çok uzağa ve çok geriye gitmeye gerek yok. Sadece 15 yıl önce, 2001 krizi sonrasında Türkiye’de batan 25 civarındaki bankanın toplam zararının, resmi açıklamaya göre,  100 milyar doları bulduğunu hatırlayan var mı? Dahası bu zararın ne kadarı, bu zarara neden olan banka sahiplerinden ve dönemin politikacılarından ve bürokratlarından tahsil edilebildi, kaç tane bankacı hapis yattı?

EYLÜL RAPORLARI: SONBAHARDA YAPRAK DÖKÜMÜ!



EYLÜL RAPORLARI:  SONBAHARDA YAPRAK DÖKÜMÜ!

Mustafa Durmuş

Eylül ayı genelde çok sayıda ekonomi raporunun yayımlandığı bir aydır. Nitekim hem dünya çapında, hem de Türkiye özelinde bu Eylül ayında da çok önemli ekonomi raporları yayımlandı.
Raporlar gerçek anlamda iç karartıcı ve endişe verici. Ortak sonuçları: (i) Küresel ekonomik sorunların artarak devam edeceği, küresel durgunluk sürerken bir “küresel borç krizi” ile karşı karşıya olduğumuz (ii) başta “gelir bölüşümü eşitsizliği” olmak üzere eşitsizlik ve adaletsizliklerin hızla artmakta olduğu ve bunun ekonomik ve toplumsal istikrarsızlığı daha da artıracak boyutlara eriştiği ve (iii) “küresel ısınmanın” tehlikeli boyutlara ulaştığı ve “mülteci krizinin” giderek büyüdüğü.

1. Fed’in Faiz  Kararı (http://www.federalreserve.gov/…/press/monetary/20160921a.htm)

Fed bu ay yaptığı (bir kaç gün önce) toplantısında politika faiz oranını değiştirmeme kararı aldı.  Faiz oranlarının yükseltileceği yönünde birçok spekülasyonun yapıldığı bir dönemde Fed’in “faizleri değiştirmeme” kararı ABD ekonomisinin toparlanma göstergelerinin (özellikle enflasyon, reel yatırımlar ve büyüme hızı gibi) hala çok cılız olmasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Nitekim Fed, önümüzdeki 3 yıl içinde büyüme ve enflasyona ilişkin beklentilerini revize ederek, ABD ekonomisinin büyüme hızının % 2’nin hemen altına kalacağını açıkladı. 

Bu durum küresel kapitalizmin en büyük ve temel sürükleyicisi konumunda olan ABD ekonomisinin hala zorda olduğunu gösterdiği gibi, Çin ekonomisindeki yavaşlama ile birlikte dünya çapındaki küresel durgunluğun artarak devam edeceğinin bir işareti. Bunun ekonomik, sosyal ve jeo politik sonuçları olacaktır.

2. OECD Ara Raporu (http://www.oecd.org/…/oecd-warns-weak-trade-and-financial-d…):

Dünyanın durumunu, “ani kalp durması /cardiac arrest  ya da ani baş dönmesi /dizzy spell olarak tanımlayan  OECD Raporu oldukça karamsar bir gelecek beklentisi sunuyor.  Buna göre,  küresel ekonomik büyüme hızı 2016 yılında % 3’te kalacak.  

Yani bir yanda giderek yavaşlayan sırasıyla;  küresel ticaret, yatırımlar, üretim, verimlilik artışları ve ücret artışları, diğer yandan ekonomik büyüme beklentilerinde yaşanan hayal kırıklığı içinde dünya bir ‘düşük büyüme tuzağı’na takılı kaldı ve bu durum belirsiz bir süre devam edecek. Tüm ekonomik verilerin yönü aşağıya doğru. Bu durumu  Deutche Bank’ın  tüm verilerin küresel bir resesyona işaret ettiğine vurgu yapan raporu (https://www.yahoo.com/…/deutsche-bank-recession-indicators-…) da teyit ediyor (bkz. https://thenextrecession.wordpress.com). 

3. Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNCTAD) Raporu (http://unctad.org/…/PublicationsLibr…/tdr2016overview_en.pdf):

Düşen temel emtia fiyatları ve yüksek faiz oranları nedeniyle azgelişmiş ülkelerin ekonomilerinin kırılganlığının daha da artacağı ve bunun bu ülkelerde borç krizleriyle sonuçlanacağı, bunun da küresel finans sistemi üzerinden yayacağı şok dalgalarıyla tüm dünyayı yeni bir krize sürükleyeceği ileri sürülüyor.  Rapora göre, 1980 ve 2000’li yıllardaki gibi bu azgelişmiş ülke borçlarından indirime gidilmesi de mümkün olamayacak.

Raporun en ciddi uyarısı artık “2008 finans krizinin üçüncü aşamasına girmekte olduğumuz” yönünde. Bu, resmi ağızdan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu  “yükselen ekonomiler” için kötü haber. 

UNCTAD’ın bu raporu İngilizlerin sağcı gazetelerinden biri olan Daily Telegraph’ta şöyle yorumlandı (http://www.telegraph.co.uk/…/un-fears-third-leg-of-the-glo…/):
 
“Dünyanın en zorlu depresyonunun üçüncüsünü doğru gidiyoruz.  Eğer BM’deki iktisatçılar haklıysa, tarihteki en büyük borç jübilesi ile karşı karşıyayız. Bu aynı zamanda küresel kapitalizmin 40 yıldır IMF, DB, OECD ve Davos Toplantıları tarafından dayatılan serbest piyasa saplantısının çöküşünün bir kanıtı olacaktır. Alarm zilleri özellikle de borç stokları 25 trilyonu aşmış olan yükselen ekonomiler için çalmaya başladı. Diğer yandan tüm dünya küresel bir deflasyon spirali ile karşı karşıya kalabilir” (bkz. https://thenextrecession.wordpress.com). 

4. Bu arada bir The Guardian gazetesinde yer alan bir araştırmaya göre, dünyada ekonomik, politik, sosyal ve ekolojik krizler nedeniyle yerlerini yurtlarını terk ederek başka ülkelere göç edenlerin sayısı 65 milyonu buldu. Bunun 21 milyondan fazlası mültecilerden oluşuyor (https://www.theguardian.com/…/world-will-not-face-up-to-ref…).

5. Bir diğer rapor (Explaining Ocean Warning: Causes, Effects and Consequences)  ise küresel ekolojik felakete dikkat çekiyor (https://systemicdisorder.wordpress.com/…/global-warming-oc…/). 

Buna göre,  önlem alınmadığı takdirde, 2100 yılında Okyanus suyunun ısısı 4 derece kadar yükselecek. Böylece okyanusların iklim şoklarını absorbe etmesi artık mümkün olmayacak. Sera gazı salımında artış olacağı anlamında gelen bu açıklama küresel ısınma ve küresel ekolojik felaketlerin de önümüzde olduğu gerçeğini hatırlatıyor (bkz. https://thenextrecession.wordpress.com).
Diğer bazı rapor ve araştırmalar ise küresel gelir dağılımı eşitsizliği ve adaletsizliğinin hızla artarak endişe verici boyutlara varmakta olduğunun altını çiziyorlar.

6. Örneğin  Uluslarararası Sosyal Bilimler Meclisi (ISSC) tarafından hazırlanan ve UNESCO tarafından basılan “Dünya Sosyal Bilimler Raporu” (Challenging Inequalities – Pathways to a Just World), “gelir ve servet bölüşümü eşitsizliğinin, artık ulusal ekonomilerin ve toplumsal barışın  sürdürülebilirliğini ciddi olarak tehdit eder bir düzeye ulaştığına” vurgu yaparak, Birleşmiş Milletler’in 2030 yılına kadar hedeflediği ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılmak isteniyorsa, mutlaka bu alana yönelik etkili müdahalelerin yapılmasını öneriyor. 

Rapor ayrıca ekonomik eşitsizlikler ile sosyal, politik ve ekolojik eşitsizlikler arasındaki ilişkilere dikkat çekerek,  bu bağlantılara müdahale ederek tüm toplumsal kesimleri içerecek bir yapılanmaya gidilmesinin gerekliliğinin altını çiziyor.

7. Dünya Bankası ve Uluslar arası Çalışma Örgütü de  (ILO) yaptıkları ortak basın açıklamasında (http://www.ilo.org/global/about-the-ilo/newsroom/news/WCMS_525544/lang--en/index.htm, 21 September 2016) dünya çapında artan gelir eşitsizlikleri ve bunun neden olduğu yoksullukla mücadele için, herkese yönelik sosyal koruma programları uygulamasına geçilmesinin gerekliliğini vurguladılar. Ortak çalışma ile bu sosyal koruma önlemlerinin belirlenmesi hedefleniyor.

8. TÜİK, ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nı yayımladı (http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21584 ). Buna göre, Türkiye’de 2014’ten 2015 yılına en yoksul % 20’lik nüfusun gelirden aldığı pay % 0,1 azalarak % 6,1’e gerilerken, en zengin % 20’lik grubun payı % 0,6 artarak % 46,5 oldu. En zengin grup ile en yoksul arasındaki gelir farkı böylece % 7,4’ten % 7,6’ya yükseldi.  Gini katsayısı ise artarak 0,4’ün hemen altına kadar yükseldi.

Milli gelirin % 68’i en zengin % 40’lık gruba giderken, bu gelirin kalan % 32’sini nüfusun kalan % 60’lık kısmı paylaşmak zorunda kaldı. 

Ortalama hane halkı gelirinin 16,515 lira olarak belirlendiği araştırmada, bu en yoksul % 60’lık nüfusun hane başına yılda eline geçen 8,870 lira oldu. Bir başka deyimle bu ailelerin aylık 739 lira ile yaşamak durumunda oldukları (asgari ücretin yarısı kadar bir gelirle)  ortaya çıkıyor. Maddi yoksulluk oranı ise % 30 oldu. Yani araştırmaya göre,  nüfusun yaklaşık üçte biri maddi olarak yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Bu gelir dağılımının ülkenin gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak, değişik bölgelerine göre de farklılıklar gösterdiğini belirtmeye gerek yok. Yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ya da İç Anadolu Bölgesinin bazı kesimlerinde hanelerin bir kısmı yukarıda sözü edilen 700 liranın biraz üzerindeki geliri dahi sağlayamıyorlar. 

Hanelerin % 60’ının böyle bir gelirle yaşamlarını nasıl sürdürebildiklerinin sırrı ise yoksulluk yardımları ve hane borçlarındaki patlamada saklı.  Ülke nüfusunun yaklaşık % 40’ı bu tür yardımlarla ayakta kalabilirken, hanelerin borçlarında tam bir patlama yaşanıyor. Öyle ki bu borçlar 2003 yılında 12,8 milyar liradan, 2016 yılının Haziran ayında 415,7 milyar liraya fırlamış  (yani 32 kattan fazla artmış) (http://www.hakanozyildiz.com/2016/09/borclar-sarmalndan-ckamyoruz.html). 

Resmi raporlar mevsim özelliklerine uygun olarak yaprak dökümünün başladığını gösteriyor. Emekçi halklar ise bunu fiilen yaşıyorlar…