28 Kasım 2023 Salı

İnovasyon

 

Gerçekten “yenilikçi” bir ekonomimiz var mı?

Mustafa Durmuş

28 Kasım 2023


Geçen hafta İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde “Türkiye İnovasyon Haftası İnovaLİG Şampiyonları Ödül Töreni” düzenlendi ve İnovaLİG KOBİ ölçeğinde beş farklı kategorinin ilk üç sırasında yer alan 15 firma ile büyük ölçek kategorisinin ikincisi ve üçüncüsü 10 firma olmak üzere toplam 25 firmaya ödülleri verildi.

İnovaLİG ödülleri

Ödül töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan,  inovasyon geliştirme programına başvuran firmaların sayısının her yıl düzenli olarak artmasının inovasyon kültürünün iş dünyasında kök salmaya başladığını gösterdiğini ifade etti ve   “2014 yılında 460 başvuruyla başladığımız İnovaLİG'de bu sene 64 farklı şehirden 2 bin 3 firma sayısına ulaştık. Bugüne kadar 89 farklı firmamıza ödül verdik. Geçen yıl ödül alan firmalarımızın toplam ihracatı 19 milyar dolara yaklaştı. Bu rakamın daha da artacağına inanıyorum” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hükûmet olarak ilk günden itibaren inovasyon meselesine çok büyük önem verdik. Zira inovasyon olmadan, özgün, kendi alanında çığır açan ürünler geliştirmeden ne yaparsak yapalım, hangi desteği verirsek verelim hedeflerimize tam manasıyla ulaşamayacağımızı biliyoruz." dedi. Bu anlayışla teknoparkları yaygınlaştırdıklarını, üniversite-sanayi iş birliğini desteklediklerini söyledi ve araştırma-geliştirme çalışmalarını, bilimsel faaliyetleri, genç girişimcileri teşvik ederek Türkiye’de güçlü bir yenilikçilik ekosistemi kurduklarının altını çizdi. “Bilimde, kültürde, sanatta, ticarette, eğitimde, hâsılı hayatın her alanında ilerlemek ancak beşeri zenginlik ve çeşitlilikle mümkündür” ifadesini kullandı. (1)

Siyasal iktidarın bilime, kültüre ve sanata nasıl yaklaştığını, hem bu tür faaliyetlerin yasaklanmasından ya da caydırılmalarından hem de bu tür faaliyetlere devlet bütçesinden ayrılan kaynağın, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan devasa kaynağın yanında devede kulak bile olmadığından biliyoruz.

Acaba durum iş âleminde, sanayide, ticaret ve teknolojideki inovasyon ya da yenilikçilik çalışmalarında farklı mı? Gerçekten bu alanda önemli gelişmeler kaydedildi mi?

İnovasyon nedir?

İnovasyonu tanımlamakla işe başlayalım. İnovasyon (yenilik), geniş anlamda, firmaların kârlılıklarını artırabilmek için yeni fikirler altında, yeni teknikler ya da yöntemler uygulayarak, bir alanın, bir ürünün veya bir hizmetin yenilendiği ve güncel hale getirildiği bir süreçtir. Böylece “yeni değer yaratma” inovasyonun tanımlayıcı bir özelliğidir. Dar anlamda ise inovasyon, çığır açan ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi ve pazarlanmasına yönelik sistematik uygulamalar olarak tanımlanıyor.

Ancak inovasyonun yeni ürünlerin yaratılmasının çok ötesinde bir şey olduğu da ileri sürülüyor. Bu anlamda, iş-ticaret açısından inovasyon, müşteriler için yeni ürünler, hizmetler, süreçler ve iş modelleri tasarlama, geliştirme, sunma ve ölçeklendirme becerisidir. Daha da önemlisi bu becerileri artıran başarılı bir inovasyonın önemli ölçüde net yeni ekonomik büyüme sağladığına inanılır. Yani inovasyon kurumsal ortam ve yüksek teknoloji ihracatından, araştırma yeteneği ve girişimcilik kültürüne kadar pek çok görünmeyen faktörden etkilenen bir gelişmedir. (2)

Kısaca, kâr odaklı büyümeye dayalı bir sistem olan kapitalizmde ekonomik büyümeyi, dolayısıyla da kâr ve kârlılığı artırmanın yollarından biri inovasyondur. Bu yüzden de inovatif (yenilikçi) faaliyetler ve bu faaliyetlere yönelmiş olan şirketlere devletlerce her türden destek sağlanır.

Ülke “öncü teknolojiler”e hazır mı?

Diğer yandan inovatif bir ekonomiyi yaratmak için bu tür faaliyetlere yönelen firmaların desteklenmesi yeterli olmaz. Firmaların da gerekli kapasiteye sahip olmaları gerekir. Bu sadece bilimsel veya teknik becerileri değil, aynı zamanda gerekli politikaları, düzenlemeleri ve altyapıyı da içerir.

Kısaca bir ulusal ekonomideki firmaların ve bir bütün olarak ülkenin inovasyon için hazır olması gerekir. Bunun için de ülkenin öncü teknolojileri kullanma, benimseme ve uyarlamaya yönelik ulusal hazırlık durumuna bakılması lazımdır.

Nitekim UNCTAD, inovatif amaçlarla, “Öncü Teknolojileri Kullanma Hazırlık Endeksi” adı altında her yıl bir endeks yayımlıyor. Bilgi ve İletişim Teknolojileri,  Beceriler, Ar-Ge, Endüstriyel Kapasite ve Finans Göstergelerini bir araya getiren bu yıl ki hazırlık endeksi önemli sonuçlar sunuyor. (3)

Endeksin yer aldığı raporda, “Öncü Teknolojiler” şöyle sıralanıyor: (i) Endüstri 4.0 Öncü Teknolojileri (Yapay Zeka, Nesnelerin İnterneti, Büyük Veri, Blok Zinciri, 5G, 3D Baskı, Robotik, Drone Teknolojisi), (ii) Yeşil Öncü Teknolojiler (Solar PV, Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi, Biyoyakıtlar, Biyogaz ve Biyokütle, Rüzgar Enerjisi, Yeşil Hidrojen, Elektrikli araçlar), (iii) Diğer Öncü Teknolojiler (Nanoteknoloji, Gen Düzenleme).

Bu öncü teknolojiler, inovasyonları mümkün kılıyor ve son 20 yılda muazzam bir büyüme kaydederek ekonomik ve sosyal yapıları etkilemeye devam ediyor, kapitalist piyasaların büyümesi içinde ciddi olanaklar sağlıyor.

Türkiye 166 ülke arasında 53’ncü sırada

Endekste sıralanan 166 ülke arasında en inovatif ülkeler arasında, tahmin edilebileceği gibi, ABD, İsveç, Singapur, İsviçre ve Hollanda olmak üzere yüksek gelirli ülkeler başı çekiyor. Her hangi bir öncü teknoloji sağlayan firmaya sahip bulunmayan Türkiye ise 166 ülke arasında 100 üzerinden 62 puan ile geçen yıl 53’ncü sırada yer aldı.


Küresel İnovasyon Endeksi (GII)

İnovasyon bağlamında Türkiye’nin durumunu görebilmek için bakılabilecek bir diğer temel gösterge Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından hazırlanan 2023 Küresel İnovasyon Endeksi. Bu yılki endekste 2023 yılında dünyanın en yenilikçi ülkeleri ve küresel inovasyon güç merkezleri sıralıyor.

Bu endekste inovasyon ölçülürken, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, bir ülkenin inovatif (yenilikçi) gücünü değerlendirmek için 7 araç/ sütun ve 80 gösterge kullanılıyor (4):

İnovasyon Sütunu

Bazı Örnek Göstergeler

Bilgi ve Teknolojik Çıktılar

Patent başvuruları, Yüksek teknoloji üretimi

İnsan Sermayesi ve Araştırma

Milyon nüfus başına düşen araştırmacı sayısı, Küresel kurumsal Ar-Ge yatırımcıları

Ticari Sofistikasyon

Bilgi yoğun istihdam, Üniversite-sanayi Ar-Ge işbirliği

Pazar Gelişmişliği

Girişimler için finansman, Risk sermayesi

Yaratıcı Çıktılar

Marka başvuruları, Küresel marka değeri

Altyapı

Çevresel performans, Bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim

Kurumlar

Düzenleyici kalite, İş yapma politikaları

Bu yılki endekste yer alan 132 ülke arasında en inovatif 10 ülke şöyle sıralanıyor: İsviçre (1), İsveç (2), ABD (3), Birleşik Krallık (4), Singapur (5), Finlandiya (6), Hollanda (7), Almanya (8), Danimarka (9), Güney Kore (10).

Türkiye ise 100 üzerinden 38,6 puan ile 39’ncu sırada yer alıyor. İlk sırada yer alan İsveç’in puanı ise 100 üzerinden 67,6. İlk 10’da İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi kamu ekonomisinin daha ağırlıkta olduğu sosyal demokratik ülkelerin olması inovasyonun piyasa serbestliği ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Kaldı ki ABD’de öncü teknolojilerin ağırlıklı olarak devlet tarafından fonlandığı biliniyor.

“En İyi 25 Bilim ve Teknoloji Kümesi”

Türkiye ayrıca “En İyi 25 Bilim ve Teknoloji Kümesi” içinde de yer almıyor. Yani Türkiye’deki her hangi bir üniversite ya da diğer araştırma kurumu böyle bir küme içinde bulunmuyor.

Oysa dünyanın en yenilikçi ülkelerinin birçoğu, inovasyonu ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen bir dizi faktör nedeniyle teknoloji firmalarını, araştırmacıları ve bilgi yoğun çalışanları çeken güçlü kümelere sahip. Çünkü bu teknoloji kümelerinin, ekonominin birden fazla sektörüne ve daha geniş küresel manzaraya yayılan yenilikler yaratma konusunda güçlü etkileri mevcut.

Bir başka anlatımla, özellikle batıda üniversiteler ve araştırma enstitülerinin genelde kentlerin kalbinde yer almasının haklı bir nedeni var. Çünkü bu kurumlar zengin bir araştırmacı yetenek havuzuna erişim, diğer bilimsel kurumlara ve sanayiye yakınlık sunarlar. Bunlar bir kent ekonomisini yönlendirmek için ayrılmaz bileşenlerdir.

Türkiye’nin inovasyon göstergeleri zayıf

Aşağıdaki tabloda ise Türkiye’ye ilişkin inovasyon göstergelerine yer veriliyor. Buna göre (5).

Türkiye 132 ülke arasında; sırasıyla Kurumlar (Düzenleyici kalite, İş yapma politikaları) açısından 105’nci; İnsan Sermayesi ve Araştırma’da (Milyon nüfus başına düşen araştırmacı sayısı, Küresel kurumsal Ar-Ge yatırımcıları) 41’nci; Altyapı’da (Çevresel performans, Bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim) 50’nci; Pazar Gelişmişliği’nde (Girişimler için finansman, Risk sermayesi) 36’ncı; Ticari Sofistikasyon’da (Bilgi yoğun istihdam, Üniversite-sanayi Ar-Ge işbirliği) 46’ncı; Bilgi ve Teknolojik Çıktılar’da (Patent başvuruları, Yüksek teknoloji üretimi) 44’ncü ve Yaratıcı Çıktılar’da (Marka başvuruları, Küresel marka değeri) 27’nci sırada yer alıyor.

Düzenleyici ortamda (110’uncu), Kurumsal ortamda (85’inci), Hukukun üstünlüğünde (88’inci), Eğitim harcamalarının GSYH içindeki payında (96’ıncı), Bilim ve mühendislik mezunlarının payında (100’üncü) sıralarda yer alması, Türkiye’nin geriliğinin asıl olarak kurumsal ve beşeri sermaye ve araştırma yetersizliğinden kaynaklandığını gösteriyor.

Bu durumun da ülkedeki son yıllarda inşa edilmekte olan siyasal İslamcı otoriter rejimin eğitim ve kurumlara yönelik politikalarının dolaylı bir sonucu olduğu söylenebilir.

“Bilim Kentleri” arasında yokuz

Son olarak, büyük kentlerdeki üniversiteler, kurumlar, kırsal alanların iklim değişikliği ve diğer küresel sıkıntılar karşısında dayanıklılık kazanmasına yardımcı olmada önemli bir rol oynayabilirler.

Bu çerçevede “Nature Index Bilim Kentleri 2023” adlı bir rapor, kentsel-kırsal bariyerleri yıkan bilim insanları tarafından desteklenen bölgesel kalkınmaya yardımcı olan “Önde Gelen 200 Bilim Kentini” sıralıyor. (6)

Türkiye’den hiçbir kent bu endekste yer almıyor. İlk 10’da ise Çin’e ait 5, ABD’ye ait 4 ve Japonya’ya ait 1 kent var. Dünyanın en büyük kentlerinden bazılarının önde gelen “Bilim Kentleri” arasında baskın konumda olması ise şaşırtıcı değil. Çünkü örneğin Çin'in başkenti Pekin, araştırma kurumlarının veri tabanı tarafından takip edilen 82 doğa bilimleri dergisindeki yayınlar için 2022’de topluca 3.735 puan alarak bu listenin başında yer aldı. New York, Şangay, Tokyo, Paris, Seul ve Londra gibi dünyanın diğer büyük kent merkezleri de ilk 20'de yer alıyorlar.

Özetle, Türkiye, siyasal iktidar tarafından ileri sürüldüğünün aksine, yeterince inovatif ya da yenilikçi bir üretim ve teknoloji yapısına sahip bir ülke değil. Üstelik bu durum 21 yıllık kesintisiz AKP iktidarlarında da pek değişmedi. Uluslararası kıyaslamalar bu durumu net bir biçimde ortaya koyuyor.

İnovasyon göstergeleri arasında sayılan drone teknolojisi ise Türkiye’de daha çok savunma ve güvenlik amaçlı olarak (İHA ve SİHA’ların üretiminde)  kullanılıyor. Ayrıca yukarıda sözü edilen UNCTAD raporunun drone teknolojisi bölümünde bu alandaki öncü ülkeler ve şirketler sayılırken Türkiye’nin varlığından söz edilmiyor. Buna rağmen, hemen her olayda olduğu gibi iktidar bu konuda da son derece başarılı bir inovasyon algısı yaratabiliyor.

İnovasyon mu, “sosyal inovasyon” mu?

Diğer yandan, inovasyonun toplumsal açıdan da değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü kâr odaklı bir üretime dayalı kapitalizmde, diğer tüm teknolojik ilerlemeler gibi, inovasyonun da toplumdan ziyade küçük bir azınlığa hizmet ettiği açıktır. Böyle bir inovasyondan beklenen yeni değer (daha fazla kâr) yaratmaktır ki bu değerin eşit ya da adil paylaşılmadığı bir toplumda, bunun topluma faydası son derece sınırlı kalacaktır. Bu bağlamda, inovasyon yapan şirketleri maddi ödüllerle ödüllendirmek de doğru değildir.

Öncelikle maddi ödül çoğu zaman gerçekten arzulanan bir başka şeyin, yani toplumsal saygınlığın yerine geçebilecek kusurlu bir ikamedir. Ayrıca başarılı bir inovasyon neredeyse her zaman tek bir kişinin çabalarının değil, kümülatif insan yaratıcılığının bir sonucudur.  Tüm bunlar inovasyonun maddi ödüllendirme yerine sosyal saygınlık kazanma yoluyla, yani toplumsal olarak tanınmasının daha etik olduğu anlamına gelir.

“Demokratik Katılımcı Ekonomi”de İnovasyon

Diğer yandan,  demokratik katılımcı bir ekonomide toplumsal açıdan faydalı yenilikleri (sosyal inovasyon) uygulamak için her zaman maddi teşvikler söz konusu olacaktır. Çünkü işçilerin ürettikleri çıktıların sosyal faydalarını artıran veya kullandıkları girdilerin sosyal maliyetlerini azaltan her türlü değişiklik, böyle eşitlikçi bir toplumda, toplumun bütününe fayda sağlayacaktır.

Yani sosyal inovasyonlar doğrudan “topluma hizmet” olarak kabul edildiklerinden kamusal hizmet gibi değerlendirilirler ve bunlar için sosyal  ödüllendirme ön plana çıkartılır. Sosyal inovasyonlar uzun vadede ortalama maliyeti düşürerek daha az kaynak kullanan, çevreci ve verimli teknolojilerin kullanımının önünü açarlar. (7)

Keza kapitalist piyasa ekonomisinde genellikle yetersiz sunulan araştırma ve geliştirme çabaları (Ar-Ge), katılımcı ekonomide kamusal hizmet ya da kamusal mal olarak kabul edilir.

Ayrıca kapitalizmde inovasyon için teşvik sağlamanın asıl mekanizması patent bicinde entelektüel mülkiyet haklarının tesisi ve korunmasıdır. Bu bir yandan patent sahiplerinden lisans almak için ciddi maliyetler karşılığında pazarlık yapmayı gerekli kıldığından işlem maliyetlerini yükseltir, diğer yandan da, aşıların patentlerinde olduğu gibi, azgelişmiş ülkelerin ve yoksulların bu patentli ürünlere erişimi zorlaştırarak eşitsizlikleri artırır.

Bir başka anlatımla, kapitalizmde, inovasyonlar ticaridir, patentlerle korunurlar, çok pahalıdırlar.  Bu nedenle az gelişmiş ülkelerin bu inovasyonlara-teknolojilere erişimi sınırlıdır. Bu ülkelerde, özellikle de küçük çaptaki firmalar isteseler de, yüksek patent bedelleri yüzünden, bu teknolojilere erişemezler.

Bu yüzden de alternatif bir toplumda inovasyon yaratmaya dönük ve doğa dostu küçük işletmeler özellikle korunup desteklenmelidir. Bu da demokratik katılımcı bir ekonomide, sanıldığının aksine, kapitalizme kıyasla daha fazla inovasyonun gerçekleşeceği anlamına gelir.

Sonuç olarak

Siyasal iktidar Türkiye ekonomisinin inovatif (yenilikçi olduğunu ve kendilerini de bunu desteklediklerini ileri sürse de bu gerçeği yansıtmıyor. Uluslararası raporlar, endeksler farklı bir görüntü çiziyor.

Yıllardır eşitlikçi, ekolojik bir kalkınma ve gelişme stratejisi sunamayan ve bütün başarının “ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeye” indirgendiği bir ülkede, bilim, sanat ve kültürde olduğu gibi ekonomide de inovasyonların gerilemesi ya da belli alanlara sıkışıp kalması tesadüfi bir durum değil. Bu durum 21 yıldır izlenen inşaat ve finans rantına dayalı birikim stratejisinin bir sonucudur.

Kaldı ki toplumun ihtiyacı, bir avuç büyük sermaye sahibinin kârını ve zenginliği artıran, demokrasi ve barışı yok eden ticari inovasyonlar değil sosyal inovasyonlardır. Bir geçiş ekonomisi olarak ekonomik demokrasiyi esas alan, yerelleştirme politikalarıyla desteklenmiş bir özyönetimci planlamaya dayalı “Demokratik Katılımcı Ekonomi Modelinde” sosyal inovasyonlar çok önemli bir yer tutar.

Diğer yandan, hem piyasa iktisatçıları hem de halkın en şüpheci kesimleri, kapitalizme herhangi bir alternatifin yeterince “yenilikçi” olup olmayacağı, yani bir şeyler yapmanın yeni ve daha iyi yollarını üretip üretmeyeceği konusunda daha fazla endişe duyarlar. Bu yüzden de bu kitleleri demokratik katılımcı bir ekonominin gerçekten de üstün bir alternatif olduğuna ikna edebilmek için, sosyal inovasyonları destelemek gereklidir.

Dip notlar:

(1)  https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-turkiye-inovasyon-haftasi-inovalig-sampiyonlari-odul-toreninde-konustu (24 Kasım 2023).

(2)  https://www.mckinsey.com/featured-insights/mckinsey-explainers/what-is-innovation (17 August 2022).

(3)  Unctad, Technology and innovation report 2023, Opening green Windows Technological opportunities for a low-carbon worlds, 2023, s. 156.

(4)  https://www.visualcapitalist.com/most-innovative-countries-in-2023 (14 November 2023).

(5)  World Intellectual Property Organization, Global Innovation Index (2023), s. 200.

(6)  https://www.nature.com/nature-index/supplements/nature-index-2023-science-cities/tables/overall (24 Kasım 2023).

(7)  Anders Sandström, “Innovation”, https://participatoryeconomy.org (27 July 2021).

24 Kasım 2023 Cuma

Futbol ve dolandırıcılık

 

Sahi kim kimi dolandırmış?

Mustafa Durmuş

24 Kasım 2023

Birkaç gündür ulusal televizyon kanallarında Fatih Terim ve çok sayıda Galatasaraylı futbolcunun toplam 44 ila 80 milyon dolar arasında dolandırılmalarıyla ilgili program üzerine program yapılıyor.  Tek başına Arda Turan’ın 13 milyon dolar dolandırıldığı ileri sürülüyor.

Futbolcuların cahilliği mi ya da aç gözlülüğü mü?

Programlarda genelde, söz konusu futbolcular “mağdur”, dolandırıcılığa adı karışan banka müdiresi ise “vurguncu, dolandırıcı” olarak açıklanıyor. Futbolcuların cahilce davranmaları üzerinden, psikologlardan, sosyologlara, siyasetçilerden ekonomistlere ve hukukçulara kadar değerlendirmeler alınıyor.

Kuşkusuz, meselenin hukukun işlememesi, bankacılık sisteminin defoları, tefecilik, kolay para kazanma arzusu, vergi kaçırma isteği gibi birçok boyutu var ama bu tartışmalarda gözden kaçan çok daha önemli bir boyutu daha var.

Gelir ve servet bu kadar adaletsiz dağılınca…

Şöyle ki bir aylık net asgari ücret 11.402 TL. Bir örnek olarak,  en fazla para kaptırdığı ileri sürülen Arda Turan’ın kaptırdığı para ise yaklaşık 377 milyon TL. Yani bir asgari ücretlinin ailesi ile birlikte geçimini sağlamaya yettiği düşünülen ama gerçekte açlık sınırının dahi altında kalan miktarın 33 bin katından fazla.

O halde asıl sorulması gereken soru şu olmalı: “Ne tür bir emek haftada ortalama 45-50 saat çalışan ve bugün sahip olduğumuz maddi ve gayri maddi her şeyi üreten bir emekçinin elde ettiğinin 33 bin katından fazla gelir elde edebiliyor? Futbolcular toplumsal üretime nasıl bir katkı veriyorlar ki milyonlarca dolar kazanabiliyorlar?

Covid-19 günlerini hatırlayalım. Ekmek, diğer temel gıda, maske, ilaç, hijyen, sağlık hizmetleri üretimi, tüm bunlar olmasaydı çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya kalabilirdik. O günlerde kimse futbol maçları neden yapılmıyor diye sorgulamadı zira futbol (hele ki ticarileşmiş-sektörleşmiş futbol) varlığımızı sürdürebilmemiz için zorunlu bir ihtiyaç değil.

Diğer yandan, ekmeği pişiren, ilacı, maskeyi üreten işçiler, temel gıda maddelerini kapımıza kadar getiren kuryeler ve hastanelerde canları pahasına çalışan sağlık emekçileri bu tür emeğin ne kadar değerli olduğunu gösterdiler.

Yani ne kadar yetenekli olursa olsun bir futbolcu, bir asgari ücretli temizlik işçisinin, maden işçisinin, sağlık ya da eğitim emekçisinin bu topluma kattığı kadar değer katamaz. Bu yüzden de aradaki gelir farklılıkları bu denli yüksek olmamalıdır. Kaldı ki şu anda iddia/bahis başta olmak üzere her türlü kumarın da döndüğü, mafyalaşmış devasa bir ticari sektör var karşımızda.

Sadece futbolcular mı?

Kısaca asıl sorgulanması gereken husus ülkedeki inanılmaz boyutlara erişmiş olan gelir ve buradan hareketle de servet dağılımı adaletsizliğidir. Büyük kulüplerde oynayan futbolcular burada sadece bir örnek oluşturuyor. Ünlü şarkıcılar, borsadan büyük paralar kazananlar, rantiyeler, ceo’lar, sermayedarlar, patronlar bütün bu kesimler emekçilerin sırtından inanılmaz paralar kazanıyorlar. Çoğu kez de bu kazançtan ödemeleri gereken vergiyi bile tam olarak ödemiyorlar.

“Paran var mı derdin var” misali, “nereden buldun” uygulamasının yaklaşık 18 yıl önce kaldırıldığı bu ülkede, bu kadar kolay kazanılan ve hesabı da sorulmayan böyle büyük servetler, sahiplerini rahatsız edip, aç gözlülükle daha da büyütülmek istendiğinde,  bazı “uyanıklar” çıkıyor ve bu servetlere gözlerini dikiyorlar.

Bunlar bazen devletin içindeki bazı güçleri de arkasına alan mafya ya da organize suç örgütleri, bazen de “kişilerin güvenini kazanmış” banka yöneticileri ya da kripto paracılar veya manipülasyon yapan borsa simsarları oluyor. Bu arada işçinin artı değerini sömürerek servetlerini büyütenler de, bu kötü örneklerin öne atılmasıyla, “temize çıkmış” oluyorlar.

Özcesi

Bu “dolandırıcılık” vakasının özünde tüm etik değerleri çürütmüş olan kapitalizm ve onun ardında duran siyaset kurumu var. Asıl bu ikisi masaya yatırılmalı. Çok büyük paraların döndüğü ve giderek ticari bir sektör haline dönüşen futbol oyunu da artık bu çürümüş düzenin bir parçası.

Bu yüzden de,  bir zamanlar efsane kaptanı Metin Kurt’un “futbol borsada değil, arsada güzeldir” sözleriyle anılan Galatasaray Futbol Kulübü’nün, servetlerini nereye koyacağını bilemeyen bazı futbolcularla anılır olması sürpriz değil. Kaldı ki bu durum tüm büyük futbol kulüplerinin başına da gelebilirdi.

Büyük medyanın, en ağır biçimde sömürülen milyonlarca asgari ücretlinin sorunlarına, maden ocaklarındaki ve inşaatlardaki iş cinayetlerine, kadın cinayetlerine, doğa katliamına ya da sözde tren kazaları sonucunda hayatlarını kaybedenlere bile bu dolandırıcılık olayı kadar zaman ayırmaması ise çürümüşlüğün bir başka göstergesi değil de nedir?

 

19 Kasım 2023 Pazar

Savaş ve ekonomi

 

Savaş sadece insanları ve doğayı öldürmüyor, Filistin ekonomisini de çökertiyor

Mustafa Durmuş

19 Kasım 2023


İsrail-Filistin savaşının 44’ncü gününe girildi. Gazze’nin kuzeyini işgal eden İsrail ordusu Güney’e doğru işgali genişleterek sürdürüyor. Bu arada İsrail dün Gazze’nin güneyindeki bazı bölgelerde binlerce broşür dağıtarak halkı bölgeyi tahliye etmeleri konusunda uyardı. Bunun karşısında uluslararası yardım kuruluşları bu kitlesel göçün Gazze’deki insani krizi daha da kötüleştirdiği uyarısında bulunuyorlar.

İsrail'in kara harekâtını genişletme ihtimali Gazze’de iletişimin kesildiği bir döneme denk geldi. BM kesinti ve yakıt sıkıntısı nedeniyle yardım teslimatlarını askıya aldı. BM Dünya Gıda Programı yaptığı açıklamada sivillerin “acil açlık tehlikesiyle” karşı karşıya olduğunu ve Mısır'ın Refah Sınır Kapısının açılmasından bu yana Gazze’ye giren kamyonların insanların günlük asgari kalori ihtiyacının yalnızca yüzde 7’sini karşılayacak kadar gıda yardımı taşıdığını belirtti. (1)

Bugünlerde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) tarafından bu savaşın bazı ekonomik sonuçları ile ilgili önemli bir rapor yayımlandı.

“Filistin Devleti Üzerinde Beklenen Sosyoekonomik Etkiler” başlıklı' bu rapora göre (2), Gazze'deki savaş şu ana kadar Filistin halkının yoksulluğunu daha da artırdı, Filistin’in ulusal gelirini (GSYH) düşürdü, işsizliği artırıp, istihdamı azalttı, temel kalkınma göstergeleri olan eğitim ve sağlık hizmetleri ciddi biçimde kesintiye uğradı. Savaş devam ederse durum daha da kötüleşecek.

Evleri yıkılmış 1,5 milyon Filistinli

Bilindiği gibi, savaşın başlangıcından bu yana 2 milyondan fazla nüfusa sahip Gazze’de yaklaşık 1,5 milyon Filistinli İsrail devletinin saldırıları ve zorlamaları yüzünden yerlerinden edildiler. Bu insanların evlerinin büyük ölçüde yıkıldığı ya da hasar gördüğü ve çoğunluğunun gidebilecekleri bir evleri ya da yerlerinin olmadığı bildirilen bu raporda, savaşın neden olduğu ekonomik tahribatın “insani gelişme göstergelerini” de kötüleştireceği öngörülüyor.

Dahası, rapordaki değerlendirmeler bu savaşın etkilerinin uzun süreli olacağını ve Gazze ile sınırlı kalmayacağını da gösteriyor. Çatışmalar Gazze'de yaşanıyor olsa da, yayılma etkileri Batı Şeria'nın yanı sıra Lübnan, Ürdün ve Mısır'da da hissediliyor.

Filistin ekonomisi büyük zarara uğradı

Ayrıca bu savaş sadece insani bir felakete neden olmakla kalmıyor, Filistin açısından kalkınma ve gelişme çabalarının ciddi biçimde sekteye uğratılması anlamına da geliyor. Öyle ki işgal altındaki Filistin topraklarında yıllardır iyi- kötü süren kalkınma ve gelişme bütünüyle sonlanabilir.

UNDP Genel Sekreter Yardımcısı ve Arap Ülkeleri Bölgesel Bürosu Direktörü Abdallah Al Dardari’nin sözleriyle, “iki aylık bir çatışmanın ardından, sadece Gazze değil, Filistin 16-19 yıllık insani gelişim, sağlık, eğitim, altyapı ve ekonomik büyümeyi kaybetmiş olacak ve Filistin 2005 yılına geri dönecektir.” (3)

Raporda, Gazze'deki savaşın işgal altındaki Filistin topraklarının tamamı üzerindeki etkileri 1, 2 ve 3 aylık sürelere göre aşağıda özetlediğimiz tablodaki gibi öngörülüyor.

Kısaca, rapora göre, savaşın üçüncü ayında, Filistin'in ekonomisi yüzde 12,2 oranında küçülürken (2,5 milyar dolarlık bir kayıp), yoksulluk yüzde 45,3 oranında artarak nüfusun yüzde 26,7’sinden yüzde 38,8’ine çıkacak ve yoksul sayısı 663.497 kişinin daha yoksulluğa itilmesiyle toplamda 2.127.578 kişiye yükselecek.

390,000 işin hâlihazırda kaybedildiği ülkede; Gazze’de 182,000 işe eşdeğer istihdamın yüzde 61’i ve Batı Şeria’da 208 bin işe denk gelen istihdamın yüzde 24’ü yok oldu. Yaşam beklentisindeki düşüş, okullaşma süresinde azalma ve gayri safi milli gelirdeki düşüş nedeniyle ülkenin İnsani Gelişme Endeksindeki yeri 19 yıl önceki yerine gerileyecek (1,00 puan üzerinden 0,656 puan).

 

 

GSYH’deki düşüş

Yoksulluk düzeyi

İşsizlik düzeyi

İnsani Gelişme Endeksi (Eğitim, Sağlık vb) Kaybı

1 ay sonra

% 4,2 (857 milyon dolar kayıp)

% 31,9

(1.749.220 kişi)

390.000 işin hâlihazırda kaybedildiği tahmin ediliyor. Gazze'de: 182 bin işe eşdeğer istihdamın % 61'i ve Batı Şeria'da: 208 bin işe denk gelen istihdamın % 24'ü kaybedildi.

Gazze için: 19 yıl gerileme (2004 seviyesi 0,656);

Batı Yakası için: 11 yıl gerileme (2012 seviyesi 0,706) bekleniyor.

2 ay sonra

% 8,4 (1,7 milyar dolar)

% 35,8

(1.963.075 kişi)

 

 

3 ay sonra

% 12,2 (2,5 milyar dolar)

% 38,8

(2.127.578 kişi)

 

 

 

Savaşlar önlenebilir

Oysa Filistin’deki soykırım önlenebileceği gibi, hiçbir savaş kaçınılmaz değildir. Savaşları, başta ideolojik mücadele olmak üzere, örgütlü bir biçimde sokaklara çıkarak yapacağımız kitlesel savaş karşıtlığı eylemleriyle önleyebilmek mümkün.

Bu çerçevede sokak eylemlerinin yanı sıra örneğin, yaygın boykotlar, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun diğer emekçilerinin savaşa karşı başvuracağı genel grev ya da toplu iş bırakma eylemleri etkili olabilir. Nitekim İsrail devletinin saldırılarına karşı dünyanın her yerinde bu saldırılara son verilmesini, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini ve derhal bir ateşkesin yapılmasını isteyen milyonlarca insan sokaklara döküldü. Dünya çapında İsrail halkı ile dayanışma eylemlerine tanık oluyoruz.

Savaş propagandası pompalanıyor

Diğer yandan bu süreç, özellikle de başta İsrail’in yanında yer alan ABD gibi devletlerde olmak üzere, savaşçı politikalara yönelimi ve savaş harcamalarında artışları da beraberinde getirdi. Savaş propagandası giderek daha da yaygınlaştı.

İşte bu noktada asıl üzerinde durup düşünmemiz gereken şey, mevcut militarist gündemi ve savaşçı iklimi nasıl değiştirebileceğimiz ve bu amaçla elimizde hangi mücadele araçlarının bulunduğudur.

Kaldı ki savaşların önlenebileceği ve dünya barışının inşa edilebileceği konusundaki savımızı destekleyecek bilimsel araştırmalar da mevcut. Örneğin bazı antropolojik araştırmalara göre, savaşmak insanlığın doğasında var olan bir şey değildir. Aksine insanların içinde yaşadıkları topluma bağlı olarak kültürel olarak öğrenilebilen bir şeydir. Bu yüzden de bilinçli barış inşa sistemleri ile savaşlar önlenebilir.

Savaşların kökenlerini araştırmak için 40 yıldan fazladır emek harcayan tarihçi- antropolog R. Brian Ferguson, 2018’de Scientific American’da savaşa bakışını ayrıntılarıyla anlattığı "Savaş insan doğasının bir parçası değildir" başlıklı makalesinde, savaşların insanlar için doğuştan, evrimsel ve kaçınılmaz bir davranış biçimi olmadığını savunuyor:

“İnsanların,  savaşa katılmak için bariz bir kapasiteye sahip olduğunu iddia ediyorlar, ancak beyinleri, toplu çatışmalara karışan yabancıları tespit edip öldürmek için bir donanıma sahip değil. Ölümcül grup saldırıları, yalnızca avcı-toplayıcı toplumlar boyut ve karmaşıklık açısından büyüdüğünde ve daha sonra tarımın doğuşuyla ortaya çıktı. (4)

Özetle, eğer savaşların kültürel bir veçhesi varsa, bilinçli olarak kendimizi bir barış kültürüne sokarak savaşları önleyebilmek mümkün olabilir. Bunu örneğin, savaş ekonomisi alışkanlıklarımızı kırmaya başlayarak ve savaş ekonomisinin hayatımıza hâkim olduğu yollardan mümkün olan her yerde kendimizi aktif olarak uzaklaştırarak yapabiliriz. Yerel düzeyde, genellikle barış ekonomisi olarak adlandırılan şeye, yani etrafımızda zaten var olan dayanışmacı, paylaşımcı, destekleyici ekonomilere bilinçli olarak yatırım yaparak gerçekleştirebiliriz. .(5)

Savaşların meşruiyeti sorgulanmalı

Bunun için öncelikle, iktidardaki savaş savunucusu ve kışkırtıcısı yöneticilerle ve onların medyadaki sözcüleriyle mücadele edilmesi gerekiyor. Çünkü bu kesimler sıradan yurttaşları, “toplumun güvenliği ve refahını sağlamak için” savaş yaptıklarına inandırmaya çalışıyorlar. Medyanın yarattığı dezenformasyon aracılığıyla böyle bir savaş toplum nezdinde meşrulaştırılıyor.

Savaş propagandası yapılırken, öncelikle savaşlar “barışı sağlamanın bir ön koşulu” olarak savunuluyor. Öyle ki “eğer kalıcı bir barış ve huzur istiyorsanız öncelikle teröristlerle olan savaşı kazanmalısınız” söylemi yaygın bir biçimde kullanılıyor. Örnek olarak İsrail devleti bölgedeki kalıcı bir barış için terörist olarak ilan ettiği Hamas’ın yok edilmesi gerektiğini” ileri sürüyor ve başta batılı devletler, hatta birçok Arap devleti bu fikri destekliyor.

Savaşlar “barış” aracı olamazlar !

Oysa Hamas’ı var eden işgal gibi maddi koşulları ortadan kaldırmadan, savaşı barışın önünü açan bir yol olarak tanımladığınızda düşünce dünyamız alt üst olur. Öyle ki artık kendimiz için düşünemez duruma geliriz ve müesses nizamın otoritesine ve söylemlerine boyun eğeriz.

İkinci olarak, savaş araçlarının üretimi (silah, mühimmat, savaş uçakları, İHA ve SİHA’lar, savaş gemileri gibi) ülkenin ihracatına ve ekonomisine fayda sağlayan masum ekonomik faaliyetler gibi ya da ülkenin teknoloji alanındaki medarı iftiharı gibi sunulup meşrulaştırılıyor. Başta bütçedeki kamu kaynakları olmak üzere toplumsal kaynaklar ağırlıklı olarak bu tür bir askeri sanayi üretimi için kullanılıyor.

Oysa 21’nci yüzyılda, milyonlarca insanını ve doğasını deprem, sel ve orman yangınlarına karşı koruyamayan, çocuklarına okullarda bir öğün bedava yemek veremeyen,  emeklilerini ve işçilerini açlığa mahkûm eden, ulaştırma ve barınma sorununu çözemeyen, hastanelerde çalıştıracak doktor ve diğer sağlık emekçisi bulamayan müesses nizam ve egemenlerinin silah ve savaş sanayi ürünleri ile övünmeleri ciddi bir çelişkidir.

Bu yüzden savaşların meşruiyeti konusu mutlaka gündem yapılmalı ve sorgulanmalıdır. Aksi takdirde tek başına savaş karşıtı duygular ya da eylemler militarist/savaşçı gündemi ve yönelimleri etkisiz kılamaz.

Terörizme karşı savaş mı (?)

Üçüncü olarak, ulus devletlerin vazgeçmedikleri bir gündem olan “ulusal güvenlik” konusunun temellerini “terörizme karşı savaş” oluşturduğu unutulmamalıdır.

Öyle ki “kötü niyetli insanların-teröristlerin- ya da dış güçlerin pusuda bekledikleri, ülkeyi ele geçirmeye çalıştıkları” söylemi sıklıkla başvurulan bir söylemdir. Bunun üzerine oturtulan bir savaşçı politika, bazen “ayrılıkçı/terörist” olarak nitelenen ulusal kurtuluş hareketlerine bazen de  “İslami cihada” ya da “Haçlı seferlerine” karşı bir “kutsal savaş” söylemiyle yürütülür.

Ya da ipin ucu kaçtığında bu savaş, Türkiye’de son günlerde yaşandığı gibi, iktidarın istediği her kararı vermeyen Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerinin “terör örgütlerine kapı aralamakla” suçlanmasıyla yapılır ve bu yargıçlar yandaş medya aracılığıyla afişe edilirken, haklarında suç duyurunda bulunularak kriminalize edilirler.

“Terörizmle savaş” söylemi iktidarı sağlamlaştırmanın bir yolu

Kısaca, “terörizme karşı savaş” propagandası olmadan egemenlerin, kendi seçmen tabanlarını konsolide etmeleri ve iktidarlarını sağlamlaştırmaları kolay olmaz. Bu yüzden de işsizliğin, yoksulluğun ve hayat pahalılığının arttığı dönemlerde, mutlaka bir düşman (terörist) hareket ya da kitle, siyasal parti bulunur ve bu düşmana karşı verilecek olan savaşın ardına manipüle edilmesi hedeflenen kitleler takılır. Bu özellikle de seçim dönemlerinde yapılır ve genellikle de işe yarar.

Bu süreç milliyetçi ve dini duyguların da en fazla ön plana çıkartıldığı bir süreç olduğundan, iktidarın ömrünü uzattığı gibi, ciddi ekonomik ve yoksulluk ve işsizlik gibi sosyal sorunların üstünü de örtmeye yardımcı olur.

Savaşçı propagandaların ardındaki gerçekler teşhir edilmeli

Ancak böyle propagandaların içinin boş olduğu ortaya çıktığında savaşçı politikaları yürütenlerin foyaları da ortaya çıkar ve meşruiyetleri sarsılır. Bu yüzden de yapılacak işlerden biri, “terörizme karşı savaşın” ardındaki yalanları tamamen ortaya çıkarmak, hatta bu yalanları söyleyenlerin yasa dışı suç örgütleriyle, mafyatik örgütlenmelerle olan bağlarını gözler önüne sermektir.

Kuşkusuz, savaş baronları, savaş sanayinde faaliyet gösteren büyük sermaye şirketleri, bu şirketlere destek veren politikacılar, bunları fonlayan bankalar ve diğer finans kurumları ve artık savaş propaganda makinesinin ayrılmaz bir parçası haline gelen kurumsal medya da dâhil olmak üzere, tüm savaş ve savaş suçlarının kurumsal destekçileri ve sponsorları da teşhir edilmelidir.

Sonuç olarak

Başta Orta Doğu halkları olmak üzere, dünyadaki tüm mazlumların işgaller ve savaşlarla öldürüldüğü, soykırıma uğratıldığı ve bir bütün olarak insanlığın nükleer bombalar yoluyla yok olma tehdidi altında olduğu bir dönemde, insanları savaşların yok ediciliği konusunda aydınlatacak, onlara “terörle mücadele söyleminin çoğu kez başka ajandaları uygulamak için kullanıldığını” anlatabilecek, devletten ve sermayeden özerk, cesur entelektüellere her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç var.

Bu yöndeki çabaların amacı insanı, ırkçı, militarist, dinsel önyargılardan arındırmak olmalıdır. Çünkü savaş karşıtı mücadelede karşılaşılan sorunların başında insanların böyle önyargılarına teslim oldukları gerçeği geliyor. Bu kitleler siyasi elitler tarafından başka halklara ya da uluslara karşı savaşı kışkırtmanın denenmiş ve test edilmiş araçları olarak görülüyor ve kullanılıyorlar.

Ancak savaşların, sömürgeci işgallerin, insana, doğaya ve ekonomiye verdiği ciddi zararlar konusunda insanları aydınlatma çabasının bir bütün olarak onların bilincine, duygularına ve davranışlarına hitap ederse etkili, başarılı ve kalıcı olabileceği unutulmamalıdır.

Dip notlar:

(1)  “ Israeli Forces Search Gaza Hospital, Prep for Potential Push Into Enclave’s South”, dailybrief@e.cfr.org (17 November 2023).

(2)  ‘The Gaza War: Expected Socio-Economic Impacts on the State of Palestine’, https://www.undp.org/arab-states/publications/gaza-war-expected-socio-economic-impacts-state-palestine (8 November 2023).

(3)  https://www.undp.org/press-releases/poverty-state-palestine-set-soar-more-third-if-war-continues-second-month (9 November 2023).

(4)  https://www.counterpunch.org/war-is-not-innate-to-humanity-a-more-peaceful-future-is-possible (22 January 2021).

(5)  Agm.

7 Kasım 2023 Salı

Filistin

 

Filistin halkı için dökülen “timsah gözyaşları”

Mustafa Durmuş

7 Kasım 2023


Hamas’ın 7 Ekim’deki kanlı saldırısını gerekçe göstererek İsrail devletince başlatılan Filistin halkına yönelik soykırım dünyanın gözleri önünde sürüyor.

Resmi verilere göre, bu saldırılarda hayatını kaybeden Filistinli sayısı 10,000’i aşarken, İsrailli sayısı 1,400’ü buldu. Öldürülenlerin 4,000’den fazlası ise çocuk. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki saldırılarda yaralanan çocukların yaşadıkları travmalara ve uygulanan ampütasyon (organ kesme) gibi tıbbi müdahalelere dikkat çekmeye başladı.(1)

Bu saldırılara, dünyanın her yanında ayağa kalkmış olan barış ve insanlık yanlıları karşı çıkıyor kuşkusuz. Keza Bölgedeki Arap devletleri ve Türkiye de tepki veriyor. Çünkü böyle bir insanlık dramı karşısında sessiz kalmamak gerekiyor.

Ancak gerçekten barış yanlısı insanların ve örgütlerin dışında, verilen tepkilerin ardında asıl olarak hâkim sınıfların uzun vadeli çıkarları, politikacıların iktidarda kalma ihtiyacı, iç politika hesapları, kendi ülkelerindeki ezilen halkların isyan etme korkuları gibi güdüler ve korkular da yatıyor.

Birkaç örnek sunalım bu tür tepkilerden.

Arap hâkim sınıflarının çıkarları ağır basıyor

1. Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE)  bir önemli devlet yetkilisi, Ulusal Federal Meclis Savunma, İçişleri ve Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ali Al Nuaimi, ülkesinin İsrail ile ilişkilerinin ve 2020 tarihinden bu yana geçerli olan   ‘Abraham Anlaşmaları’nın devam ettiğini ve bundan böyle de devam edeceğinin şu sözlerle altını çizdi:

“Bu anlaşmalar bizim geleceğimizdir. Bunlar sadece iki hükümet arasındaki bir anlaşma değil, aynı zamanda herkesin güvenlik, istikrar ve refahtan yararlanacağı Bölgeyi dönüştürmesi gerektiğine inandığımız bir platformdur.” (2)

Bu açıklama, Arap hâkim sınıflarının maddi çıkarlarının ve siyasal iktidarlarının kendi geleceklerinin ve güvenliklerinin Filistin halkının soykırıma uğratılmasından çok daha önemli olduğunu gösteriyor.

ABD savaş uçaklarının İncirlik’teki yakıt ikmali?

2. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sürerken, 31 Ekim 2022 tarihli bir haberde, aynı günlerde ABD Hava Kuvvetlerine ait 2 adet B-1 Lancer Bombardıman Uçağının, Adana İncirlik ABD Hava Üssüne ilk kez, “hot pit” yakıt ikmali için iniş yaptığı bilgisi yer aldı. Pentagon’un Savunma Görsel Bilgi Dağıtım Servisi tarafından yapılan basın açıklamasında, İncirlik ziyaretinin B-1’lerin İncirlik Üssü’nde gerçekleştirdiği ilk “hot-pit” yakıt ikmalini içerdiği vurgulandı.

Hot pitting (sıcak çukur yakıt ikmali), uçağa yer ekipleri tarafından yakıt ikmali yapılırken motorların çalışır durumda tutulması anlamına geliyor. Bu taktik, eğitim sorti oranlarının arttırılmasından, savaş sırasında düşman hatlarına yakın ileri harekat noktalarındaki savaş uçaklarının daha hızlı bir şekilde savaşa geri dönmelerini sağlamak için hızla yakıt ikmali ve yeniden silahlandırılmasına kadar her şey için kullanılıyor. (3)

Savaş sürerken ticarete devam

3. “Hamas'ın üç hafta önce gerçekleştirdiği sınır ötesi saldırılara karşılık olarak İsrail'in Gazze Şeridi'nde düzenlediği acımasız askeri operasyonlar nedeniyle İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin neredeyse çökmesine rağmen, İsrail'in petrol ithalatı Türkiye üzerinden geçmeye devam etti.

Bloomberg'in haberine göre, “Malta’da kayıtlı bir petrol tankeri olan Seaviolet kısa bir süre önce Türkiye'nin Akdeniz'deki petrol merkezi Ceyhan Limanı'ndan İsrail'in Eilat Limanı'na 1 milyon varil Azerbaycan ham petrolü taşıdı. İsrail'in yıllık petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 40’ı Ceyhan’a nakledilen ham petrolden karşılanıyor”. (4)

Kısaca, İsrail saldırıları sürerken, İsrail’in Azerbaycan’dan ithal ettiği ham petrol Türkiye üzerinden İsrail’e ulaştırılmaya devam etti.

Erdoğan “savaş suçu işleniyor” diyor, ancak…

Bunlar yaşanırken, Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Filistinli sivillerin hayatlarını acımasızca hiçe saydığı için İsrail'i eleştiren sert bir konuşma yaptı. Batının muhtemelen yeni bir kutsal savaş başlatmak istediğini ve İsrail’in savaş suçu işlediğini söyledi.

Keza, “bazı yorumcular Erdoğan’ın Hamas ile arasına mesafe koymaya çalıştığını öne sürse de, Erdoğan, 25 Ekim’de yaptığı konuşmada, Hamas’ın bir terör örgütü değil, özgürlük savaşçıları ve “mücahitler” ya da inançları için savaşan insanlardan oluşan bir grup olduğunu söyledi. Ayrıca tüm vatandaşları 28 Ekim’de İstanbul’da düzenleyeceği “Büyük Filistin” mitingine davet etti”. (5)

Gazeteci-yorumcu C. Gallagher, 2 Kasım tarihli makalesinde, Erdoğan'ın savaş ile ilgili yorumlarını Mart 2024’te Türkiye’de yapılacak yerel seçimler bağlamında da değerlendirmek gerektiğini çünkü Erdoğan’ın İstanbul’u (ve Ankara gibi diğer büyük belediyeleri) geri almak istediğini ve yaklaşık 1 milyonluk bir kalabalığa konuşma fırsatı bulduğunu, böylece onlara istediklerini verdiğini yazdı.

“Erdoğan'ın yangına körükle giden cesur açıklamaları Erdoğan'ın siyasi manevraları olarak görülebilir ancak gerçek şu ki Türk kamuoyu giderek Batıya daha fazla karşı çıkıyor. İsrail’in Filistinlileri katletmesinin arkasında Batı ile birlikte durmak Erdoğan için siyasi bir intihar olur (Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 99’u Müslüman) ve ABD ve Avrupa İsrail’in tek destekçileri olduğu için bu çatışma giderek Doğu-Batı dinamiğine dönüşüyor. Erdoğan muhtemelen bu yeni soğuk savaşın sonsuza dek sürmesini diliyor. Washington’un Erdoğan’a baskı uygulayıp ondan kurtulma çabalarının aslında onun iktidarda kalmasına yardımcı olduğunu düşüncesini göz ardı etmeyelim.” (6)

“Militarist kafa” her yerde aynı

4. İsrailli Milletvekili, Knesset üyesi ve eski Kamu Diplomasisi Bakanı Galit Distal Atbaryan ise Facebook'ta yaptığı bir paylaşımda, “İsrailli yetkililerin tüm enerjilerini Gazze’nin tamamını yeryüzünden silmek için harcamaları gerektiğini” yazdı.

Filistinlileri kast ederek, “Gazzeli canavarlar Güney Çitine uçacak ve Mısır topraklarına girmeye çalışacak ya da ölecekler ve ölümleri kötü olacak” dedi. (7)

Bu tür insanlık adına ürkütücü yaklaşımlar İsrail ile sınırlı değil. Devlet Bahçeli de 2016 yılında, “Nusaybin’de taş üstüne taş, baş üstüne baş koymayın” diye dönemin başbakanına seslenmişti. (8) Bahçeli ayrıca, “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin 25 Eylül'de yapmayı planladığı bağımsızlık referandumuyla ilgili olarak, “bu referandum Türkiye için gerekirse savaş sebebi sayılmalıdır” demişti. (9)

Tüm bunları nasıl okumalı?

Ulusal çıkarların savunulması mı, savaş baronlarının çığırtkanlığı mı, iktidarların tribünlere oynaması mı, kötü uluslararası politika mı, kapitalist emperyalist sistemin çürümüşlüğü mü, yoksa insanlığın yok oluşuna doğru son adımlar mı, hangisi ya da hangileri?

Nasıl değerlendirirsek değerlendirilelim, Filistin ve İsrail halkı için dökülen gözyaşlarının “timsah gözyaşları olduğunu” akılda tutalım. Ne Hamas ne İsrail devleti ne Bölgedeki hâkim sınıflar ve onların iktidarları ne de ABD ve Avrupa, Rusya ya da Çin, Filistin ve İsrail halklarının gerçek dostlarıdır.  Ezilen, katledilen bir halkın gerçekte tek bir dostu vardır: Diğer ezilen halklar. Bu, Filistin ve İsrail halkları için de geçerlidir.

Tarih, sadece Orta Doğu coğrafyasında değil, kendi coğrafyamızda ve dünyanın her yerindeki ezilen uluslara ve halklara yönelik katliamları, soykırımları, bunlara sessiz kalanları ve sözde “dengeli” tutum sergileyenleri ve daha kötüsü, “ulusal çıkarlar” gibi gerekçelerin ardına saklanarak, bunları savunanları affetmedi, affetmeyecektir.

Dip notlar:

(1)    “Toll of Israel-Palestine crisis on children beyond devastating”, https://news.un.org/en/story (31 Octoer 2023).

(2)    https://breakingdefense.com/2023/11/as-tensions-rise-over-israels-fight-in-gaza-why-a-uae-official-says-abraham-accords-will-endure (2 November 2023).

(3)    https://www.thedrive.com/the-war-zone/b-1b-bombers-just-made-historic-visit-to-turkey (31 October 2023).

(4)    https://www.nakedcapitalism.com/2023/11/turkiyes-middle-ground-position-becomes-untenable-as-us-intensifies-conflicts.html (2 November 2023).

(5)     https://www.cfr.org/article/turkey-united-states-and-israel-hamas-war (25 October 2023).

(6)    https://www.nakedcapitalism.com/2023/11/turkiyes-middle-ground-position-becomes-untenable-as-us-intensifies-conflicts.html (2 November 2023).

(7)    https://twitter.com/muhammadshehad2/status/1719742662796833156).

(8)    https://www.facebook.com/watch/?v=10153605861317921 (5 Nisan 2016). 

     (9) https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye (24 Ağustos 2017).