28 Şubat 2025 Cuma

21. Yüzyıl Faşizmi

 

Aşırı Sağın Yükselişi ve 21. Yüzyıl Faşizmi (2): Neo-liberalizm ve Faşizm Aynı Karede

Mustafa Durmuş

29 Şubat 2025


                                                        (Çizgi: Financial Times)

“21. Yüzyıl Faşizmi” ya da “Yeni Faşizm” kavramı, dünyada da kapitalist sistem ve kapitalist devletteki değişiklikleri analiz etmede kullanılan ve Türkiye’deki aşırı sağın yönelimini (etnik milliyetçi ve siyasal İslamcı) tanımlayabilecek niteliklere sahip bir kavram.

Böyle bir faşizm, “parlamento ve yerel yönetim seçimlerine izin verildiği, parlamentonun etkisiz de olsa açık tutulduğu, işçi sendikaları, sivil toplum örgütleri ve siyasal partilerin biçimsel de olsa faaliyetlerine göz yumulduğu (böylece rejimin meşruiyetinin sağlandığı), ancak her an kayyum atanacağı endişesinin canlı tutulduğu, diğer taraftan anayasanın yargı eliyle yapılan darbelerle askıya alındığı ve burjuva hukukunun en temel ilkelerinin dahi uygulanmadığı bir devlet biçimi” olarak tanımlanıyor. (1)

“Durdurabilirsen durdur beni!”

Böyle bir faşizmin kök salması için bir koşulun gerçekleşmesi şart (yeterli olmasa da): “Faşist liderler sadece kanunları çiğnemekle yetinmemeli, demokrasiyi de otoriter bir terör ile yer değiştirmelidirler”.

Bu bağlamda faşist ve pro-faşist aşırı sağcı liderlerin/hükümetlerin ortak iki önemli özelliği var: Kendilerini sınırlaması beklenen kanunları takmazlar ve ezilen kimlikleri baskı altında tutabilmek için yeni ve genelde de anayasaya aykırı kanunları gündeme getirirler.

Özetle, “cezasızlık kültürü” faşizmin inşasında oldukça önemlidir: “Durdurabilirsen durdur beni” mottosu (2) örneğin Türkiye’de geçerli bir motto olarak varlığını sürdürüyor. Cezasızlığın normalleşmesi yeni faşist rejime gidiş için atılan en önemli adımlardan birini oluşturuyor.

Neo- liberal Kapitalizm Yeni Faşizmin Döl Yatağıdır

1990’lardan itibaren kapitalizme damgasını vuran ve giderek daha da kökleşen neo-liberalizm, kapitalizmin çoklu krizlerinin neden olduğu sorunlara karşı toplumsal olarak kabul edilebilir çözümler üretemiyor.

Topluma sunabileceği şeyler daha ziyade; kemer sıkma, ekonomik durgunluk ve işsizlik, yüksek enflasyon yüzünden yaşam düzeylerinin düşmesi, artan eşitsizlikler, ağır vergileme, mülksüzleştirme ve yoksullaştırma, işçi eylemlerine ve herhangi bir toplumsal meydan okuma ya da halkçı alternatife karşı devletin daha da sertleşmesi gibi emekçilere ödettirilen ekonomik ve siyasal faturalardan oluşuyor.

Bu yüzden de neo-liberalizm altında otoriter iktidarlar, oligarşiler yasaları ve anayasayı çiğneyerek ve aldıkları sermaye yanlısı ekonomik ve anti-sosyal önlemlerle faşizmin kurumsallaşmasına zemin hazırlıyorlar.

Kısaca aşırı sağcı-faşist hareketlerde liderler kritik öneme sahip olsalar da toplumsal ve ekonomik koşullar bu liderlerin yükselmesi için gerekli fırsatları yaratıyor. Bu noktada neo-liberalizm ve küreselleşmenin aşırı sağ hareketlerin ortaya çıkmasında oynadığı rol çok önemlidir.

Neo-liberal politikaların ortaya çıkardığı kötüleşen yaşam koşulları ve büyük çaptaki eşitsizlikler, liberal demokrasinin süper zenginler tarafından ele geçirildiğini düşünen geniş yığınlar arasında hayal kırıklığı yaratıyor.

Küskün, hoşnutsuz kitleler (özellikle de gelecek endişesi yaşayan işsiz gençler) bu politikaları hayata geçiren ya da destekleyen merkez sağ ve merkez sol partilere güven duymadıklarından, faşist partilere ve hareketlere meyletmeye başlıyorlar ve bunların kitle tabanı haline geliyorlar. Yani ekonomik güvensizlik, kızgınlık ya da nefretin karışımıyla motive olan böyle bir kitle yeni faşizmin de kitle tabanını oluşturuyor.

Faşizm de evrim geçiriyor

Geçen yüzyılda olduğu gibi sokaklarda dolaşan eli sopalı, beli silahlı, “kahverengi” ya da “kara gömlekli” veya “siyah takım elbiseli” ırkçı-faşist çeteleri görmüyoruz belki. Ancak günümüzde bunların bazıları takım elbise giyip kravat takıyorlar, sarık takıp cübbe giyiyorlar, sakal bırakıyorlar, yasama, yürütme ve yargıda çok önemli pozisyonlarda bulunuyorlar. Kısaca sokaklarda görünür olmaktan ziyade, devlet aygıtını ele geçirmiş durumdalar.

Bunların bazıları sosyal medyada, internet sitelerinde tetikçilik yapıyor, hatta büyük medyayı yönetiyorlar. Türkiye’de, Kahramanmaraş katliamında olduğu gibi 1980 öncesinin birçok katliamından sorumlu bazı faşist örgütlerse bugün öğrenci yurtlarındaki yöneticiler tarafından kapılarda törenle karşılanıyorlar, okullarda öğrencilere toplu telkinlerde bulunuyorlar, hatta üniversite rektörlerince ağırlanıyorlar.

Faşizmin kabuk değiştirmiş bu biçimi altında eğitim artık, tarihsel hafızanın düşmanı olarak tanımlanırken, düşünme eylemi ve eleştirel bilinç, İktidar Blokunun ekonomik, siyasi, kültürel ve ideolojik çıkarlarına yönelik tehditler olarak görülüyor. Şeriat uygulamalarına karşı gelenler, laiklik ve demokrasiye Cumhuriyet tarihinin en büyük meydan okuması ile hedef tahtasına oturtuluyor.

Yeni Faşizm-Klasik Faşizm Farklılıkları

Bu yüzyılda ortaya çıkan faşizmin (Yeni Faşizm) geçen yüzyıldaki faşizm örnekleriyle benzerlikleri olduğu kadar farklılıkları da söz konusu. Ayrıca Yeni Faşizm uygulamaları ülkeden ülkeye de değişebiliyor.

Örneğin Hindistan’da “Hindutva Faşizmi” olarak bilinen Modi İktidarı İslam düşmanı olarak ön plana çıkarken, Türkiye’dekinin siyasal İslamcı yanı ağır basıyor. Keza Macaristan’da göçmen düşmanlığı belirleyici bir karakterken, Türkiye’de sığınmacılara Zafer Partisi gibi partiler karşı çıkıyor, siyasal iktidarsa siyasal ve ekonomik nedenlerden dolayı sahip çıkıyor.

İki faşizm arasındaki farklılıklardan öne çıkan bazıları şöyle sıralanabilir.

(i) Yeni Faşizm altında, ülkeyi yöneten yöneticiler, gerçek popülarite düzeyine (ve dolayısıyla seçimlere hile karıştırma ihtiyacı duyup duymamasına) ve kendileri ile muhalifleri arasındaki güç dengesine bağlı olarak, gerçek siyasi özgürlükleri farklı derecelerde aşındırırlar, demokrasinin içeriğini boşaltırlar. Bunları yaparken de geçtiğimiz yüzyılın faşistlerinin aksine, kendilerinin diktatör değil, demokrasi ve hukuk yanlısı olduklarını ileri sürerler.

(ii) Yeni Faşizm, geleneksel despotik ya da otoriter rejimlerden (çoğu Arap ülkesi rejimi gibi) farklı olarak, geçen yüzyılın faşizmi gibi, halk tabanının saldırgan ve militan bir şekilde seferber edilmesine dayanır. Bu kitle aşırı sağ  düşüncenin çeşitli bileşenlerini içerir: Milliyetçi ve etnik fanatizm, yabancı ve göçmen düşmanlığı (ülkeye göre değişebilir), aleni ırkçılık, iddialı bir erkeklik ve aydınlanma ve özgürlükçü değerlere ve laikliğe aşırı düşmanlık gibi.

(iii) Yeni Faşizm, eskisi gibi paramiliter/milis güçlere dayanmaz. Ancak bu, paramiliter güçlere sahip olmadığı için değil, gerektiğinde onları kullanmak için yedekte tutma ihtiyacından kaynaklanır.

(iv) Yeni Faşizm, eskisinden farklı olarak, “sosyalist” ya da “devletçi” olduğunu iddia etmez. Programı devlet aygıtının ve devletin ekonomik rolünün genişlemesine neden olmaz. Aksine programı devletin ekonomik rolünü yandaş sermayenin çıkarlarını kollamaya indirgeyen bir anlayıştan (nepotizm) ilham alır.

(v) Klasik Faşizm, tarihsel olarak Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden ve “Büyük Bunalım” ile zirveye ulaşan şiddetli ekonomik kriz üzerinde temellenirken, Yeni Faşizm özellikle 2007-2008 mali krizinden kaynaklanan “Büyük Resesyon” sonrasında neo-liberalizmin daha da kötüleşen krizinden sonra gelişti.

Bir başka anlatımla, küresel olarak egemen batı kapitalizminin 2008’den beri karşı karşıya olduğu krizi dikkate almazsak, şu anda dünyada neler olup bittiğini anlamamız zorlaşır. Bu krizin derinliği ancak, kapitalizm tarihindeki en büyük iki krizin, 1873 ve 1929-1933 krizlerinin derinliğiyle karşılaştırılabilir. Bu iki kriz geçmişte krizden çıkış yolu olarak; Birinci ve İkinci Dünya Savaşı gibi emperyalist paylaşım savaşlarına yönelime neden oldu. Aynı zamanda, Sovyet ve Çin devrimlerinin ve İtalya’da faşizmin ve Almanya'da Nazizm’in yükselişinin de önünü açtı.

(vi) Klasik Faşizm, sömürgeleştirilmiş ülkelerde meydana gelen ırkçı uygulamaların arka planında Avrupa kıtasının kalbinde hüküm süren ulusal ve etnik düşmanlıkları (Yahudi düşmanlığı gibi) destekledi. Oysa Yeni Faşizmin, dünya düzeninin kurallarının çöküşüne paralel olarak, Türkiye’deki gibi Siyasal İslamcı karakteri ve Yeni Osmanlıcı özelliği ağır basıyor. Diğer bazı ülkelerde (örneğin Macaristan’da) neo-liberal küreselleşmenin neden olduğu savaşlardan kaynaklanan göç dalgalarına karşı ırkçı, yabancı ve sığınmacı düşmanı bir niteliğe sahip.

Yenisi eskisinden daha tehlikeli olabilir!

(vii) Yeni Faşizm bazı açılardan eskisinden çok daha tehlikelidir. Öyle ki Klasik Faşizm dünya hakimiyeti hayalini gerçekleştirebilecek nesnel kabiliyete sahip olmayan bir güç üçgenine (Almanya, İtalya ve Japonya) dayanıyordu. Buna karşılık dünyada Sovyetler Birliği gibi faşizmi yenen bir karşıt güç de mevcuttu. Bu faşizm; ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği ittifakıyla savaşmak zorunda kalmış ve yenilmişti.

Yeni Faşizm ise piramidin tepesindeki ABD ve Trump-Musk ile temsil ediliyor. Daha da kötüsü dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücüne sahip ABD’nin yanı sıra bugün Rusya, Hindistan, İsrail, Arjantin, Macaristan ve Türkiye de yeni faşist ittifakın bir parçası haline geliyor. Suriye’de Şeriatçı bir rejimin inşasının yanı sıra, büyük Avrupa ülkelerinde (İtalya'dan sonra Fransa ve Almanya'da ve hatta İngiltere'de) yeni faşist partilerin iktidara gelme olasılığı giderek artıyor.

(viii) İklim Yıkımı ve Yeni Faşizm

Bugün ilave olarak, ciddi bir iklim yıkımı tehlikesi mevcut. Yeni bir dünya savaşı henüz söz konusu olmasa da gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit eden bir iklim değişikliği gibi yıkıcı bir olgu ile karşı karşıyayız. Yeni Faşizm, ideolojisi ve doğa karşıtı uygulamalarıyla bu yıkımı hızlandırıyor.

Ancak, ekonomik kriz ve savaş gibi olgular birbirinden bağımsız “kazaen” ortaya çıkan olgular değildir. Bunlar, gitgide daha fazla yıkım üretmeden kendi kendini düzenleyemeyen küresel bir sistemin belirtileridir (tıpkı üretici güçlerin gelişmesine ancak onları kitlesel olarak yok ettikten sonra izin veren iki paylaşım savaşında olduğu gibi). Ancak sadece benzerlik değil, aynı zamanda mevcut ve önceki iki kriz arasında çok önemli bir fark var: İnsanlık artık dünyadaki yaşamı yok edebilecek yeni araçlara sahiptir.

Ayrıca kapitalizmin krizi bir gecede ortaya çıkmadı. Geçmişi var. Başlangıçta, halkın çoğunluğunun gerçekte siyasi üstyapı ve karar alma mekanizmalarında halk katmanlarının temsil krizi olarak tezahür etti. Neo-liberalizm ilerledikçe, sıradan insanların siyaset, ekonomi ve toplum üzerindeki her türlü karar alma etkisini yok etti. (3)

(ix) Son olarak, bugünün dünyasında, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist, sosyal demokrat ve komünist kanatlarıyla işçi hareketine benzeyen bir hareket mevcut değildir. Bunun yerine, çoğu ülkede sol güçler neo-liberalizmin potasında eridikten sonra, artık toplumun gözünde statükoya bir alternatif oluşturamayacak kadar zayıflamış durumdalar. Ya da geçen yüzyıl solunun tarihsel iflasına yol açan kusurlarını yeniden üreterek çağımızın gereklerine uyum sağlayamıyorlar.

Tüm bunlar, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm emekçi halklar açısından Yeni Faşizm çağının Klasik Faşizm çağından çok daha tehlikeli olabileceğini gösteriyor . (4)

Dip Notlar:

(1)  https://socialistproject.ca/2023/11/new-fascism-question-of-socialist-strategy (19 November 2023).

(2)  Goerge Monbiot, The Roots of Fascism”, https://www.monbiot.com (11 February 2020).

(3)  http://www.defenddemocracy.press/2005-22-the-crisis-of-western-capitalism-behind-the-leftist-and-far-rightist-radicalism (21 April 2022).

(4)  Gilbert Achcar, “The-Age-of-Neofascism-and-Its-Distinctive-Features”, https://www.cadtm.org (10 February 2025).

 

 

 

24 Şubat 2025 Pazartesi

Aşırı Sağ ve Faşizm

 

Avrupa’da faşist bir hayalet dolaşıyor: Aşırı Sağın Yükselişi ve 21. Yüzyıl Faşizmi (1)

Mustafa Durmuş

25 Şubat 2025

Her geçen gün (ve son yıllarda hızlanan bir şekilde), 20. yüzyılın iki dünya savaşı arasındaki faşizmin yükseliş dönemine benzer bir şekilde, küresel ölçekte aşırı sağın yeni bir yükseliş dönemine tanıklık ediyoruz.

Avrupa’da faşist bir hayalet dolaşıyor!

İtalya’da faşist Giorgia Meloni’nin başbakanlığının ardından, geçen Eylül ayında Avusturya’da aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) birinci parti seçilmesi, Donald Trump’ın ABD’de ikinci kez başkan seçilmesi ve son olarak yüzde 84 gibi rekor bir katılımla Almanya’da neredeyse her beş seçmenden birinin faşist AfD partisine (Almanya için Alternatif Partisi) oy vermesi, üzerinde durup düşünülmesi gereken önemli bir konu.

Alman Parlamento seçimlerinin kesin sonuçları muhafazakâr Hristiyan Demokrat-Hristiyan Sosyal Birlik İttifakı’nın (CDU-CSU) yüzde 28,5 ile en yüksek oy oranına sahip olduğunu gösteriyor (2021 yılına oranla yüzde 4,4 geriledi).  İktidardaki Sosyal Demokratlar ise yüzde 16,4’lük bir oy aldılar ki bu tarihlerindeki en kötü sonuç (yüzde 9,3 puan kaybettiler).  Yeşiller yüzde 11,6 civarında oy alırken (yüzde 3,1 puan kaybettiler), solcu Die Linke'nin yüzde 8,8 ile beklenenden çok daha iyi bir performans göstermesi (yüzde 3,9 puan artış sağladılar) sevindirici olsa da; aşırı sağcı, ırkçı ve göçmen karşıtı AfD’nin yüzde 20,8 oy alarak ikinci parti konumuna gelmesi (1) yukarıdaki tespitimizi ve endişemizi haklı çıkarıyor.

Aşırı sağ toplumu nasıl manipüle ediyor?

Aşırı sağcı-faşist hareketler dünya çapında nasıl bu kadar hızlı bir yükselişe geçtiler? Teorik olarak, kapitalizm (ve emperyalizm) var olduğu sürece faşizm tehlikesinin her zaman var olduğunu biliyoruz. Son gelişmeler aslında bunu doğruluyor: Faşizmin döl yatağı kapitalizmdir!

Ancak bu genel tespit yeterli değil. Kitlelerin, özellikle de ana akım liberal sağ ve sol politikalardan bıkmış, kendilerini yönetim süreçlerinden ve toplumdan dışlanmış hissedenlerin (ki bunların başında yoksullar, gençler ve işçi sınıfı geliyor) aşırı sağa kaydığı ve faşist hareketleri desteklediği görülüyor.

Yani burjuva demokrasilerinin defoları ve aşırı boyutlara erişen gelir ve servet dağılımı ve yoksulluk aşırı sağı ve faşist hareketleri besliyor. Son zamanlarda artan göçler ve sığınmacılıkla beraber artan sosyal ve ekonomik problemler ise bardağı taşıran son damla oldu.

Siyaset boşluk tanımıyor

Sosyalist solun etkili olmadığı ve işçi sınıfı hareketinin güçsüz olduğu dönemlerde kapitalizmin içinde oluşan bu boşluk ya da yarıklar aşırı sağ hareketler ve partiler tarafından dolduruluyor.

Aşırı sağ hareketler ve siyasal partiler fikirlerini normalleştirmek ve meşrulaştırmak için eğitim sistemlerine, devlet kurumlarına ve medyaya bilinçli bir biçimde ve kurnazca sızıyorlar.

“Kontrollerindeki büyük sermaye medyasını ve sosyal medyayı kullanarak dezenformasyonu geniş kitlelere yayıyorlar, insanları korku ve kızgınlık temelinde harekete geçiriyorlar. Spor kulüplerinden dini örgütlere kadar, çeşitli kesimlerde kendilerini var ediyorlar ve çoğunluktaki kimlikleri istismar ederek kendilerine kitlesel bir taban oluşturuyorlar. Seçkinlere karşı “halkı” temsil ediyormuş gibi davranırken gerçekte, karşı çıktıklarını iddia ettikleri seçkinlerle derin bağlantılarını sürdürüyorlar. Demokratik muhalefeti susturmak ve sol hareketleri tasfiye etmek için devletin baskı araçlarını (kolluk, gözetim-yargı ve yasalar) sonuna kadar kullanıyorlar ve toplumda korku ve bölünme yaratacak kadar şiddete başvuruyorlar. Milliyetçilik, din ve diğer kimlik siyaseti biçimleri aracılığıyla oluşturdukları aidiyet duygusuyla izolasyon ve yabancılaşma yaratıyorlar ve sonrasında bunu istismar ediyorlar”. (2)

Faşizmin tipik özellikleri

Bir ideoloji olarak faşizm kabaca, aşağıdaki temel unsurlarla karakterize edilen aşırı sağcı, otoriter ve totaliter bir siyasi ideolojidir:

“Genellikle mitolojik bir geçmişe bağlı olan ulusal veya ırksal üstünlüğe vurgu (aşırı milliyetçilik). Siyasal ve toplumsal muhalefete karşı çok az hoşgörüyle gücün tek bir lider ya da partide toplanması (gücün merkezileştirilmesi). Liberal kurumları zayıflatarak, demokratik normların ve süreçlerin reddedilmesi (anti-demokratik eğilimler). Sansür, sindirme ve bazen devlet onaylı şiddet yoluyla muhalefetin susturulması (muhalefetin bastırılması). Şiddetin, militarizmin ve siyasi hedeflere ulaşmak için güç kullanımının yüceltilmesi (militarizm ve şiddet). Tarikat benzeri bir takipçi kitlesi yaratmak için kitlesel seferberliğe, propagandaya ve duygusal çağrılara büyük ölçüde güvenmek (kitlesel seferberlik ve propaganda).  Ekonomik ve sosyal politikaları yönlendirmek için devlet ve sermaye gücünün birleştirilmesi, genellikle örgütlü emeğin ve bağımsız sendikaların ezilmesi, sermaye gücü ile siyasi etkinin iç içe geçmesi,  servet ediniminin kuralsızlaştırılması ve merkezileştirilmesi çabaları” (3). Kadınların, LGBTİ bireylerin ve farklı inanç grupları ve etnisitelerin hedef gösterilmesi.

Türkiye ilk kez gerçek bir faşizm tehlikesi ile karşı karşıya!

Bu günlerde Türkiye ekonomisi 12 Eylül Askeri Darbesinden bu yana karşılaştığı en derin ekonomik krizlerinden ve emekçiden sermayedara olmak üzere iyi planlanmış büyük çapta sermaye ve servet transferlerinden birini yaşıyor. Devasa bir soygun ve talana dönüşmüş olan bu servet transferi üstelik açıktan yapılıyor. Dahası kapitalizmin bu krizi sosyal, siyasal ve ekolojik krizlerle birlikte “çoklu bir krize” dönüşmüş durumda.

Diğer yandan hem özel hem de kamusal alanda sık sık karşılaştığımız sistemik yolsuzluklar, kamu kaynaklarının kullanımındaki usulsüzlükler, liyakatsizlik, etik ihlalleri, işçi ve kadın cinayetleri, çocuklara, bebeklere dönük taciz ve istismar ve toplu sokak hayvanı katliamları ülkedeki mevcut durumun kriz kavramıyla açıklanamayacak kadar ciddi bir durum olduğunu, bunun “toplumsal bir çöküş” olduğunu gösteriyor.

Bu yolu açan 45 yıl önce yapılan bir askeri darbe ve ardından kurulan askeri diktatörlüktü. Bu darbe ile toplumu devrimci-ilerici, emekten, doğadan, barıştan, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve sosyal adaletten yana dönüştürecek olan kesimleri silindir gibi ezildiler. Buna karşılık, ortaya çıkan boşluk militarist-milliyetçi, siyasal İslamcı yapılar, dinci cemaatler ve gerici siyasal parti ve hareketler tarafından dolduruldu. Askeri diktatörlük neo-liberal ekonomi politikalarının yanı sıra, bu kesimlerin de güçlenmesini sağladı. Son 22 yıldır bu gelişme ülkeyi yöneten “İktidar Bloku” aracılığıyla doruğa çıkartıldı. Bunun faturası da her alanda yaşanan çöküşler oldu ve neredeyse tüm toplum bu çöküşün altında kaldı.

Ancak Türkiye’deki, özellikle de bu yıldan itibaren hızlanan, bu gelişmeleri artık “neo-liberal otoriterleşme” kavramı ile açıklayabilmek giderek zorlaşıyor. İşin özü, faşizme daha yakın ama geçen yüzyıldaki faşizm uygulamalarından da belli ölçülerde farklılaşan, gelip geçici de olmadığın düşündüğümüz bir faşist tırmanış yaşanıyor.

Dünya çapında artan bu tehlike ile etkin bir biçimde mücadele etmenin ön koşulu bu süreci iyi analiz etmektir. Bu yüzden de bu süreci “Neo-faşizm/Yeni Faşizm” ya da “21.Yüzyıl Faşizmi” olarak adlandırmak çok daha isabetli olacaktır.

Dip notlar:

(1(1)https://www.zdf.de/nachrichten/politik/deutschland/bundestagswahl-2025-prognose-hochrechnung-ergebnisse-liveticker-100.html (24 February 2025).

(2(2)https://znetwork.org/znetarticle/breaking-down-the-far-right-strategies-for-resistance (21 August 2024).

(3(3)https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/is-it-fascism-yet (30 January 2025).

 


5 Şubat 2025 Çarşamba

Felaket kapitalizmi

 6 Şubat Depremleri, Felaket Kapitalizmi ve Ölüm Siyaseti

Mustafa Durmuş

6 Şubat 2025


6 Şubat tarihi Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen ve büyük acılara neden olan 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki iki depremin ikinci yıldönümü. Resmî açıklamalara göre, depremlerden etkilenen 11 ilde 53 bin 537 vatandaşımız hayatını kaybetti, 107 bin 213 vatandaşımız da yaralandı. Gerçek rakamların ise çok daha yüksek olduğu ileri sürülüyor.

Depremden etkilenen illerde (6 Mart 2023 itibarıyla) acil yıkılacak, yıkık veya ağır hasarlı kategorilerine giren toplam konut sayısı 518 bin 9 olarak belirlendi. Orta hasarlı konut sayısı 131 bin 577 ve az hasarlı konut sayısı 1 milyon 279 bin 727 olarak tahmin edildi. Bu veriler ışığında deprem sonrasında 2 milyon 273 bin 551 kişi doğrudan yeme içme ve barınma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Depremin toplam maliyeti 103,6 milyar dolar olarak hesaplandı (milli gelirin yüzde 9’u). (1) Bu da depremin yol açtığı yıkımın ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor.

Depremlerin ardından deprem bölgesinden (özelikle de yerle bir olmuş Hatay’dan), ülkenin diğer kentlerine doğru çok büyük bir göç dalgası yaşandı.  Aradan iki yıl geçmiş olmasına rağmen, deprem bölgesinde yaşamlarını devam ettirmek zorunda olanlar açısından başta barınma, temiz içme suyu ve güvenilir gıda temini, ısınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim konuları olmak üzere birçok alanda hala ciddi sorunlar yaşanıyor. Dahası, birçok yurttaşın konutlarının bulunduğu arsa ve araziler, “rezerv yapı alanı” gibi düzenlemelerle büyük ölçüde ellerinden alınıyor.

Türkiye’nin depremlere karşı hazırlığı yetersiz!

Bu depremler ülkenin doğal afetler karşısında ne kadar hazırlıksız olduğunu ortaya koydu. Nitekim bu hazırlıksız olma hali Almanya, Bohum Ruhr Üniversitesi’nce hazırlanan ‘Dünya Risk Endeksi’ adlı endeksle de doğrulanıyor. Bu endeks deprem kuşağındaki ülkelerdeki depreme hazır olup olmama halini (güvenlik açığı) gösteriyor. Bu anlamda güvenlik açığı üç kategoride ele alınıyor: ‘Sosyal eşitsizlik durumu ve kalkınma yetersizliği’, ‘siyasi istikrar, sağlık hizmetleri ve altyapı yetersizliği’ ve ‘ilerleme yetersizliği’. Buna göre, Türkiye bu tür felaketlere dayanıklılık konusunda son derece vasat bir puana sahip (100 üzerinden 29,6 puan). Özellikle ikinci kategoride olmak üzere Türkiye, doğal afetlere karşı “çok yüksek” kırılganlığa sahip bir ülke olarak nitelendiriliyor. (2)

Diğer yandan, depremin ardından devlet bütçelerinden çok büyük miktarlarda ödenek “yeniden imar ve inşaat çalışmaları için” ayrıldı.

Deprem bütçesi

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 15 Ocak 2024 tarihinde Anadolu Ajansına yapmış olduğu basın açıklamasına göre, depreme yönelik ihtiyaçlar için 2023 yıl sonunda harcama tutarı 950 milyar lira (milli gelirin yüzde 3,7’si) seviyesine ulaştı. Orta Vadeli Program’da (2024- 26) deprem kaynaklı bütçe ödeneklerine göre 2024 yılında deprem kaynaklı giderlerin milli gelire oranı yüzde 2,5; 2025 yılında yüzde 0,9 ve 2026 yılında ise yüzde 0,8 olarak hedefleniyor. Böylece deprem kaynaklı harcamalar dört yıllık dönemde milli gelirin kümülatifte yaklaşık yüzde 8’i büyüklüğüne erişmiş olacak. (3)

Deprem gibi felaketlerin ekonomik olarak, üretim, milli gelir, istihdam, ihracat, devlet bütçesi, gelir dağılımı ve yoksulluk üzerinde çok büyük çapta olumsuz etkileri olduğu kuşkusuz. Ancak bu felaketler kapitalist sistemin egemen sınıfları ve siyasal seçkinleri açısından inanılmaz fırsatlar da oluşturuyor. Başta inşaat sektörü olmak üzere, birçok sektörde faaliyet gösteren sermaye şirketleri, deprem sonrası yeniden inşa faaliyetleri sayesinde ciddi gelirler ve servetler elde ediyorlar.

Bu yüzden de bu depremlerin neden olduğu sosyal ve ekonomik hasarın ortaya çıkışında mevcut iktidarın yaptığı yanlışlar kadar, içinde bulunduğumuz kapitalist sistemin de sorgulanması gerekiyor. Bu yapılırken, kapitalizm ve bu sistem içinde izlenen politikaların geçirdiği dönüşümün göz önünde tutulması gerekiyor. Bu değerlendirmeyi yaparken iki önemli kavram bize yardımcı olabilir: Felaket Kapitalizmi ve Ölüm Siyaseti (necro-politic).

Felaket Kapitalizmi

2004 yılında Güney Asya’yı 100 metrelik dalgalarla kasıp kavuran ve 230 bin kişinin hayatını kaybetmesine neden olan deprem ve tsunaminin ardından British Columbia Üniversitesi'nde iklim adaleti profesörü olan ve “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” başlıklı kitabın yazarı Naomi Klein, sözde yeniden inşa çabalarındaki tuhaf bir durumu fark etti. Öyle ki birçok yerel çiftçi ve bölge sakini tsunami nedeniyle evlerini boşaltmak zorunda kalırken, müteahhitler tatil köyleri ve diğer girişimler inşa etmek için arazilere el koymaya başladılar.

Anılan kitabında Klein, “felaketlerin heyecan verici piyasa fırsatları olarak ele alınmasından ve felaketlerin ardından kamusal alana yapılan bütünleşik ve iyi koordine edilmiş sermaye baskınlarından” söz ediyor. Bu tür baskınların kapitalizmin (özellikle de neo-liberalizmin) 1990’larda gerçekleşmekte olan küresel konsolidasyon döneminde ortaya çıktığını ya da daha belirgin hale geldiğini vurguluyor. (4)

Çağdaş kapitalizm felaketlerden ve şoklardan besleniyor!

Klein kitabında öz itibariyle çağdaş kapitalizmin şoklardan ve felaketlerden nasıl beslendiğini anlatıyor ve ulus devletlerin, genellikle özel şirketlerle iş birliği içinde, normal zamanlarda asla uygulanamayacak politikaları hayata geçirmek için krizleri nasıl kullandığını ortaya koyuyor. Yani toplumdaki varlıklı ve güçlü kesimlerin, politik seçkinlerin  genellikle afetten en çok etkilenen insanların zararına olacak şekilde, kendi güçlerini ve kaynaklarını pekiştirmek ve artırmak için bir doğal felaketi nasıl istismar ettiklerini anlatıyor:

“Bir tsunami Asya'yı kasıp kavuruyor ve müteahhitler balıkçı topluluklarını kıyılardan temizleyip lüks oteller inşa etme fırsatını yakalıyor. Katrina Kasırgası Louisiana'yı harap ediyor ve iyi bağlantıları olan şirketler ceset bulma işini para kazanma girişimine dönüştürüyor. Kısaca, kâr için her şey istismar ediliyor”. (5)

Türkiye’de 6 Şubat depremi sonrasında Kızılay’ın kendi çadırlarını piyasada satması ise bir felaketin nasıl istismar edilebileceğinin en acı örneklerinden birisini oluşturdu. Öyle ki bir kamu kuruluşu olan Kızılay’ın depremin üçüncü gününde Ahbap Derneği’ne 46 milyon lira karşılığında çadır sattığı ortaya çıkmıştı. Açıklama yapan Ahbap ve Kızılay da bu yöndeki haberleri doğrulamıştı. (6)

Felaket Kapitalizmi ile askeri diktatörlükler el ele

Klein 'felaket kapitalizminin' köklerini 1970’lerin Latin Amerika’sında buluyor. Özellikle 1973'ten itibaren Şili’yi ekonomik 'şok tedavisi' (sağcı iktisat gurusu M. Friedman tarafından ortaya atılan bir deyim) gören ilk ülke olarak tanımlıyor. Bu özel programı başlatan şok, solcu Başkan S. Allende'yi deviren ve General A. Pinochet liderliğinde askeri bir diktatörlük kuran cuntadır. Cuntanın başı Pinochet yönetiminde uygulanan ekonomi politikaları ise piyasanın serbestleştirilmesi, özelleştirme ve devletin küçültülmesine ilişkin (neo-liberal) teorilerini hayata geçirme fırsatını gören 'Şikago Oğlanları' - Friedman ve müritleri tarafından tasarlandı ve uygulandı. Önerdikleri politikalar ancak silah zoruyla uygulanabilirdi. Bu, 1970’lerde Latin Amerika'da görülen bir model olacaktı: Askeri yönetim (sistematik cinayetleri ve yaygın işkenceyi sürdürürken) ve neo-liberal 'şok terapisi' yan yana yürüyordu.

Benzer gelişmeler Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında ortaya çıktı. Emek düşmanı neo-liberal 24 Ocak Kararları sivil bir rejim altında uygulanamayınca, CIA destekli bir askeri darbe ile bu kararlar hayata geçirildi ve Şili’dekine benzer sonuçlar alındı. (7) Bugün felaket kapitalizmi Hindistan ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi, ağırlıklı olarak otoriter aşırı sağcı rejimler altında hayata geçiriliyor.

Neo-liberal kapitalizm felaket kapitalizminin yaratıcısı

Felaket kapitalizmi kapsamında incelenen pek çok vaka neo-liberal uygulamaların afet risklerinin nedenleri, itici güçleri ve/veya güçlendiricileri olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin Brezilya’da Amazon’un çevre korumasının ortadan kaldırılmasından, ABD'de düşük gelirlilerin konutlarından tahliye edilmelerine kadar, ortaya çıkan kanıtlar toplumsal çıkarlar iyi korunmadığında veya piyasa çalkantılarına maruz bırakıldığında, insafsız vurguncuların, insanların çoğunluğu ve gezegenin ekosistemleri açısından sonuçları ne olursa olsun, avantaj elde edebileceğine veya onları yok edebileceğine işaret ediyor.

Bu bağlamda felaket kapitalizminin ortaya çıkışında durmak bilmeyen daha fazla kâr sağlama peşindeki sermaye kesiminin olduğu kadar, özelleştirmeler ve kuralsızlaştırma, de-regülasyon gibi uygulamalarıyla sermayeye hizmet eden neo-liberal iktidarların da büyük sorumluluğu var.

TMMOB’nin yıllardır dile getirdiği üzere, genelde ülkenin özelde ise bölgenin depremselliği görmezden gelinerek yapılan kent planlamaları, yerel yönetimlerde belediye meclisleri tarafından bilim ve tekniğin ilkeleri göz ardı edilerek yapılan plan tadilatları, kamusal denetimin gereği gibi yerine getirilememesi, kaçak yapılaşma kentlerimizi beton yığınlarına dönüştürmüş durumda. 22 yıldır iktidarda olan AKP’nin kentsel dönüşüm adı altında yürüttüğü rant odaklı politikalar, çıkardığı imar afları (2002 yılından bugüne kadar 9 defa imar affı yasası çıkarıldı) ve yerel yönetimlerin çözüme yönelik çabalarını görmezden gelmesi de sorunun giderek derinleşmesine ve çözümsüzlüğe neden oldu. (8)

Kısaca, felaket kapitalizmi tüm ölçekleri etkileyen iki küresel sürecin birleşimiyle ortaya çıkıyor: (Doğal) felaketler ve neo-liberalizm. Dolayısıyla, felaket kapitalizmi, “güçlü özel mülkiyet hakları, serbest piyasalar ve serbest ticaret ile karakterize edilen kurumsal bir çerçeve kurmayı amaçlayan iktidarlar tarafından yürütülen yapısal ve yapısal olmayan neo-liberal politikaların uygulanmasını ifade ediyor. (9)

Felaketler sermaye ve servet birikimi aracı olarak kullanılıyor

Schuller ve Maldonado felaket kapitalizmini, “ulusal ve ulus ötesi devlet kurumlarının bir dizi özel, neo-liberal kapitalist çıkarı teşvik etmek ve güçlendirmek için felaketleri (çatışma sonrası durumlar da dahil olmak üzere) hem sözde doğal hem de insan kaynaklı felaketler) araçsallaştırması yüzünden ortaya çıkan bir durum” olarak tanımlıyor. Yazarlara göre bu tanım üç kurucu unsur içeriyor: (i) Kamusal' müdahalelerde özel şirketlerin artan rolü. (ii) Felaketlerin araçsallaştırılması. (iii) Neo-liberal kapitalist çıkarların desteklenmesi. (10)

Felaket kapitalizmi arazi gaspları ile birlikte yürüyor. Arazi gaspı genelde iki şekilde gerçekleşiyor: İlk olarak, bu tür bir dönüşüm gerçekleşmeden önce, bölge sakinleri genellikle araziden çıkartılıyor ya da yetersiz barınma ve istihdam yüzünden yerlerini terk etmek zorunda bırakılıyor. İkinci olarak, yerel ya da ulusal hükümetler ya kararnamelerle ya da rehabilitasyon kisvesi altında bölge sakinlerini arazilerinden tahliye ederek stratejik arazi gaspı yapıyor. (11)

6 Şubat depremleri sonrasında her iki yönteme de başvurulduğu biliniyor. Yani ya depremzedeler artık dayanamayacak noktaya kadar getirilip yerlerinden edildiler ya da rezerv yapı alanı gibi düzenlemelerle yerlerini terk etmeye zorlandılar.

Felaket sonrası rehabilitasyon ve yeniden inşa sürecinde, bu sürece ilişkin ihalelerin çoğu, genellikle de şeffaf olmayan biçimlerde hızlıca iktidara yakın müteahhit şirketlere veriliyor. Nitekim 6 Şubat depremleri sonrasındaki onlarca milyar liralık inşaat, alt yapı ve yeniden inşa işlerinin iktidara yakın müteahhitlere verildiği biliniyor.

Klein’e göre felaket kapitalizmi; savaş, politik kriz ve doğal afet gibi büyük istikrarsızlaştırıcı olayların ardından sermayenin çıkarlarının belirli bir bölgeye odaklanmasıyla ortaya çıkıyor. Ona göre bu, aslında askeri sanayi kompleksinin bir uzantısıdır ancak sadece savaşlar değil, felaketler sonrasındaki yeniden inşalar ve yapılandırmalar aracılığıyla devasa kârların ve servetlerin yaratılması söz konusudur.

Böylece felaketlerin kapitalizm açısından işlevselliği ortaya çıkıyor. Örneğin iklim değişikliği ya da iklim yıkımı çağında ortaya çıkan felaketler sermaye için sermaye birikimini büyütme biçimi haline geliyor. Nitekim sadece seller, su baskınları, orman yangınları sonrasında yeniden inşa girişimleri değil, aynı zamanda çözüm olarak sunulan ‘yeşil büyüme’ ya da ‘yeşil teknolojiler’ de felaket fırsatçılığının tipik örneklerini oluşturuyor.

Oligarşi ve Felaket Kapitalizmi

“Oligarşi, bir toplumda genellikle en zengin yüzde 1’i oluşturan bir azınlığın yönetimidir. Aristoteles’in siyaset teorisinde oligarşi, demokrasinin evrildiği ve sonunda kalıtsal bir aristokrasiye dönüştüğü aşamadır. “George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanında, “oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçen miras değil, belirli bir dünya görüşünün ve belirli bir yaşam biçiminin sürekliliğidir... Bir yönetici grup, haleflerini atayabildiği sürece yönetici gruptur... Hiyerarşik yapı hep aynı kaldığı sürece gücü kimin kullandığı önemli değildir” diye yazar. Bu sözcük B. Yeltsin döneminde doğal kaynakları ve diğer varlıkları ele geçiren Rusya'nın kleptokratlarına atfen kullanıldı. Bu tanım, aynı zamanda, servet zenginliğini piramidin tepesindeki finans ve mülk sahibi sınıfta yoğunlaştıran Latin Amerika ve diğer ülke oligarşileri için de geçerlidir.” (12)

Monbiot, ‘felaket kapitalizmi’ kavramını oligarşi kavramıyla ilişkilendiriyor. Ona göre, “büyük servetler kapitalist girişimcilikten ziyade; tekelcilikle, rant-kollayıcı faaliyetlerle, arazi, emlak, entelektüel mülkiyet hakları gelirleriyle, software, sosyal medya platformları, montaj hizmetleri gibi normalin çok üstünde kâr marjı ve rant sunan faaliyetlerle gerçekleştiriliyor. Öyle ki sermayenin gücü artık iktidardaki oligarşinin gücüne dönüşüyor ve / veya sermaye gücünü oligarşiden alıyor. Bu oligarşik yapı ve sermaye grupları hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir demokratik devlet ya da kontrol altında tutulan bir kapitalizm değil, kaosa dayalı, sermayenin kuralları dışında hiçbir kurala tabi olmayan bir “felaket kapitalizmi” istiyor. Çünkü kaos ve felaket kapitalizminden asıl olarak onlar yararlanıyor. Kaos ve hukuksuzluk servetlerinin katlanarak büyümesine hizmet ediyor. (13)

Felaket Kapitalizminin iki yüzü

Felaket kapitalizmi tüm afet risk yönetimi aşamalarında gözlemlenebilir bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Yani afetlerin öncesinde (ex-ante) ve sonrasında (ex-post) gerçekleşen süreçler söz konusudur.

Bazı yazarlar ex-ante felaket kapitalizminin afet risklerine neden olan ya da afet risklerini artıran neo-liberal reform ve uygulamaları kapsadığını, ex-post felaket kapitalizminin ise afetlerin neo-liberal tarzda siyasi düzenlemeleri hayata geçirmek (ya da güçlendirmek) için bir fırsat olarak kullanılmasını ve nihayetinde önceden var olan riskleri daha da artırabilecek bir piyasa fırsatı ve ekonomik vurgunculuğu ifade ettiğini ileri sürüyor. (14)

Ölüm Siyaseti

Büyük depremler sonrasında yaşananları anlamak için başvurulabilecek bir diğer kavram “Ölüm Siyaseti” (necro-politics) kavramıdır.

“Ölüm Siyaseti”, kimin yaşayacağı ve kimin ölmesi gerektiğinin arkasındaki hesaptır. Nekro, Yunanca “ceset” anlamına gelen “nekros” kökünden geliyor. Bu nedenle necro-politics, “ölüm siyaseti” anlamına geliyor. Filozof Achille Mbembe ölüm siyasetini “kimin önemli kimin önemsiz, kimin gözden çıkarılabilir kimin çıkarılamaz olduğunu tanımlama kapasitesi” olarak betimliyor. (15)

Kısaca Ölüm Siyaseti, devletlerin insan hayatına nasıl farklı bir değer biçtiğini aydınlatan bir çerçevedir. Kavramın temelinde kapitalizm ve onunla bağlantılı şiddet kurumları var: Bu, beyazların siyahilere karşı, erkeklerin kadınlara karşı, hâkim ideoloji ve inançların diğerlerine karşı üstünlüğü ve genelde bir sömürgeleştirmedir. Öyle ki “muktedire ne kadar yakınsanız hayatınızın değeri de o kadar fazla olur”. 

Muktedire uzak olanlar değersizdir!

Keza Ölüm Siyaseti soyut bir toplumsal iyiliğe ulaşmak için bazı insanların ölmesi gerekebileceğini de ileri sürer. Bu çerçevede bir felaket sırasında ilk el uzatılacaklar muktedire daha yakın olan kimlikler ve sınıflar iken, diğerleri feda edilebilirler.

Nitekim 6 Şubat depremleri sonrasında Hatay’da ilk üç gün devletin kendisini neredeyse hiç göstermemiş olması; bu kentte hatırı sayılır bir Arap Alevi kesiminin yaşaması ve bu kesimlerin iktidar partilerine yakın durmaması, onlara yardım elinin zamanında ve tam olarak ulaşmamasının, hatta bu kentte çadırlara ve konteynerlere sığınan insanların kaderleri ile baş başa bırakılmalarının bir nedeni olarak gösteriliyor.

Ölüm Siyaseti hepimizin bildiği ve içinde yaşadığı toplumsal statükoyu koruyan güçtür, yavaş yavaş ilerleyen bir şiddettir. Birçok ötekileştirilmiş insanın doğuştan mahkûm edildiği, uzun süren bir ölüm halidir. Egemen normdan uzaklaşan insanlar, Mbembe’nin “ölüm-dünyası” olarak adlandırdığı şeyin içine hapsolurlar:

“Ölüm Siyaseti büyük nüfusların kendilerine yaşayan ölü statüsü veren yaşam koşullarına tabi tutulduğu bir toplumsal varoluş biçimidir. Diğer yandan, kasvetli bir çerçeve olsa da iktidarın ölümcül işleyişini nasıl fark edeceğimizi öğretmesi açısından faydalı bir çerçevedir”. (16)

Sonuç

On binlerce insanımızın ölümüne ve yaralanmasına, ağır travmalara maruz kalmasına neden olan depremlerin ya da büyük ölçüde küresel ısınmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan orman yangınlarının, fırtınaların sellerin, su baskınlarının ve en son Kartalkaya’da yaşandığı gibi kâr hırsı ve ihmal ve denetimsizliğin neden olduğu otel yangınlarının bir kısmı önlenebilir ve/veya yol açtığı insani, ekolojik ve ekonomik hasar asgaride tutulabilir.

Ancak bunun önündeki en büyük engel, felaketleri yeni kârlar ve servetler yaratma fırsatı olarak gören ‘felaket kapitalizmi’ ve bunun üzerine inşa edilen ‘Ölüm Siyaseti’dir. Her ikisinde de sermaye sınıfının devletle doğrudan iş birliği söz konusudur. Bu nedenle de sadece neo-liberal kapitalizmin felaket kapitalizmi veçhesine değil, aynı zamanda bu sistemin temel koruyucusu ve sürdürücüsü olan ve Ölüm Siyasetini uygulamaktan çekinmeyen siyasal iktidarlara da karşı çıkmak gerekiyor.

Dip notlar:

(1)    Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 2023 Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu (Mart 2023), s. 36, 130.

(2)    https://www.statista.com/chart/29258/vulnerability-to-natural-disaster (8 February 2023).

(3)    Burcu Aydın Özüdoğru, Kahramanmaraş merkezli depremin etkileri ve politika önerileri, https://www.tepav.org.tr (27 Şubat 2023).

(4)    Naomi Klein, The Shock Doctrine : The Rise of Disaster Capitalism,  London: Allen Lane. 2007, s. 6.

(5)    https://www.developmenteducationreview.com/issue/issue-8/shock-doctrine-rise-disaster-capitalism (Spring 2009).

(6)    https://www.diken.com.tr/kizilaydan-cadir-sattik-ama-bir-sor-niye-sattik-aciklamasi (26 Şubat 2023).

(7)    https://yaziportal.org/emperyalizm-ve-eylul-askeri-darbeleri-11-eylul-1973-sili-ve-12-eylul-1980-turkiye (11 Eylül 2021).

(8)    6 Şubat 2023 Depremlerinin Birinci Yılı Değerlendirmesi, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, https://www.tmmob.org.tr (6 Şubat 2024).

(9)    David Harvey, A brief history of neoliberalism, Oxford University Press.2005, s. 2.

(10)Schuller & Maldonado, 2016, s.62’den aktaran UN Office for Disaster Risk Reduction, Global Assessment Report on Disaster Risk Reduction, 2022.

(11)Cohen (2011)’den aktaran https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles (18 October 2020).

(12)Michael Hudson, J is for Junk Economics: A Guide to Reality in an Age of Deception, Germany: ISLET-Verlag, 2017, s..172.

(13)George Monbiot, “from Trump to Johnson, nationalists are on the rise – backed by billionaire oligarchs”, https://www.theguardian.com (26 July 2019).

(14)Sandoval vd., 2020, s.833’den aktaran UN Office for Disaster Risk Reduction, Global Assessment Report on Disaster Risk Reduction, 2022.

(15)Achille Mbembe, Necro-politics (translated by Steven Corcoran), Duke University press, Durham and London, 2019, s. 66-93.

(16)https://www.teenvogue.com/story/what-is-necropolitics (10 March 2021).