Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm (5):
Anti emperyalist mücadeleyi yeniden örgütlemek
Mustafa Durmuş
19 Ocak 2026
Venezuela’da yaşananlar, tüm Latin Amerika için bir
ders niteliğinde. 1980'lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia
ihracatına olan bağımlılığın artması, tüm bu ekonomileri emtia fiyatlarındaki
(tarım, maden ve petrol) dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bu da Amerikan emperyalizminin
gölgesinde ulusal kapitalistlerin ve ekonomilerin zayıflığı göz önüne
alındığında, bağımsız bir ekonomi politikası izlemeyi imkânsız hale getiriyor.
(1)
Venezuela bu duruma nasıl düştü?
Venezuela'nın trajedisi, her şeyin petrole ve petrol fiyatına
bağlı olmasıydı, petrol dışı sektörlerde çok az gelişme vardı ya da hiç yoktu
ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin kontrolündeki makro
düzeyde bağımsız bir ulusal yatırım planı ve programı yoktu. Buna ek olarak ABD’nin
yaptırımları ve hükümetin sürekli olarak altüst edilmesi, Bolivarcı Chavista Devriminin
günlerinin sayılı olduğunu göstermekteydi.
Venezuela özgülünde Chavez Hükümetinin büyük umutlarının
nasıl bu hale dönüştüğünün bir kaç nedeni olduğu ileri sürülebilir: (i) ABD
emperyalizmi ve yaptırımları sonucunda, ülkede dayanılmaz boyutlara erişen
enflasyon, işsizlik, yoksulluk (ii) Venezuela seçkinlerinin (başta üst
düzey ordu mensupları olmak üzere) entrikaları ve büyük çaplı yolsuzluklar (iii)
Chavez’in ufkunun ve ömrünün Venezuela'da sermayenin ekonomik egemenliğine son
vermeye yetmemesi, halefi Maduro’nun ise Devrime bağlı kalmaması, aksine yoluna
büyük yolsuzluklar ve çok sert bir otoriterlikle devam etmesi.
Maduro halk desteğini büyük ölçüde kaybetmişti
Nitekim ABD’nin yaptığı saldırı teknik olarak çok iyi
yürütülmüş olsa da ağır silahlarla donanmış Venezuela silahlı kuvvetlerinin çok
az direniş göstermiş olması düşündürücüdür. Bu durum, Maduro'nun halk desteğinden yoksun
olduğunu açıkça ortaya koyuyor. (Bu arada Trump'ın Maduro’yu devre dışı
bırakmak için rejim içindeki bazı unsurlarla anlaşma yaptığına dair kanıtlar
giderek ortaya çıkıyor).
Maduro Hükümeti, yaşam standartlarını sürdürmek için
büyük dış borçlar biriktirmeye başladı. Venezuela şu anda dünyanın en borçlu
ülkesi. Hiçbir ülke, GSYH veya ihracatın payı olarak daha büyük bir kamu dış
borcuna sahip değil veya ihracatın payı olarak daha yüksek bir borç servisiyle
karşı karşıya değil. 2014'ten 2021'e kadar Venezuela, modern tarihin en kötü
ekonomik krizlerinden birini yaşadı: ekonomi yüzde 86 daraldı, yoksulluk 2019’da
tahminen yüzde 96’ya yükseldi, enflasyon aynı yıl yüzde 350 bin gibi absürt bir
seviyeye ulaştı, 2018’de nüfusun neredeyse üçte biri yetersiz beslenme sorunu
yaşadı ve Venezuelalıların yaklaşık dörtte biri (şu anda 7,7 milyonu aşan)
benzeri görülmemiş bir göç dalgasıyla ülkeyi terk etti. (2)
Ekonomi yeterince sosyalleştirilemedi
Chavez'in uyguladığı program, Venezuela'nın petrol
dışı kapitalist sektörü, petrol endüstrisi ve çokuluslu şirketler tarafından
elde edilen değerin yeniden dağıtımına yönelikti. Yani petrol dışı sektörlerin mülkiyeti ve
üretimi, ekonomiyi planlamak için devlet kontrolü altına alınmadı.
Başarısız olan sosyalizm mi?
Sağcı ana akım iktisatçılar bize, “Venezuela'nın
sosyalizmin işe yaramadığını kanıtladığını söyleseler de” 21. yüzyılda
Venezuela tarihinden çıkarılacak ders; “sosyalizmin” başarısızlığı değil,
görünüşte tek varlığı petrol olan zayıf (ve giderek izole olan) bir kapitalist
ülkede sermayenin kontrolünü sona erdirememenin çok riskli olduğudur.
Çünkü Venezuela’da halkın becerilerine yeterince yatırım
yapılmadı, yeni endüstriler ve teknoloji geliştirilmedi (bunlar kapitalist
sektöre bırakıldı). Dahası hükümetin
yolsuzluğunu denetlemek ve ABD’nin yaptırımlarına ve Venezuela seçkinlerinin
neden olduğu tahribata karşı politikalarını yönlendirmek için tabandan bağımsız
örgütler aracılığıyla halkın katılımı da söz konusu olmadı.
Özetle, ekonomide sosyalist yatırımlara yönelik
herhangi bir adım atılmadığından, Venezuela kapitalizmi yalnızca enerji
sektörünün kârlılığına bağlıydı ve bu sektör, petrol fiyatlarının çöküşü ve
ABD'nin yaptırımları sonrasında ölümcül bir sarmalın içine girmişti. (3) (Bu
durum da tek başına komünlerin inşa edilmesinin sosyalist dönüşüm için yeterli
olmadığını ortaya koyuyor).
Emperyalizm ve faşist tırmanış el ele
gidiyor
Emperyalizmin mazlum ulusları yeniden kolonileştirme (sömürgeleştirme)
döneminden geçiyoruz. Bu dönemi “gangster emperyalizm” ya da “tekno-sömürgecilik
(kolonyalizm)” olarak da adlandırabiliriz.
Böyle bir emperyalizmin sürücü koltuğunda oturan
ABD’nin haydut başkanı Trump, Venezuela'yı “yöneteceğini” ve petrolünü ele
geçireceğini iddia ediyor. Bu tür planlar göz önüne alındığında, bu dönemin “güçlü
olanın haklı olduğu ve başka hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir dünya
düzeninin hedeflendiği” açık.
Ayrıca emperyalist sistem, son on yılların en
tehlikeli döneminde girmiş bulunuyor. Bu sistem, Trump'ın somut örneği olduğu
aşırı sağcı, faşizan siyaset ve tarihsel olarak yüksek düzeyde ekonomik ve
askeri rekabet tarafından besleniyor.
ABD kontrollü “yeni dünya düzeni”
ABD kontrollü yeni dünya düzeninde; dünya petrol
ticaretinin (diğer kıymetli metaller ve Antartika’daki su kaynaklarının olduğu gibi)
kontrolünün ABD'nin ayrıcalığı olmaya devam etmesi hedefleniyor. Sadece petrol değil,
diğer ihracat ürünleri de ABD doları cinsinden fiyatlandırılacak ve batı emtia
borsaları aracılığıyla pazarlanacak, ödemeler ise sadece SWIFT sistemini
kullanan Batı bankaları aracılığıyla yapılacaktır. Ayrıca, uluslararası petrol
ihracatı gelirleri, (tercihen) ABD Hazine tahvilleri, şirket tahvilleri ve
banka mevduatları şeklinde, ABD'ye ödünç verilecek veya ABD’ye yatırılacaktır.
Keza fosil yakıtların yerine “yeşil” enerji alternatifleri teşvik edilmeyecek,
küresel ısınma ve aşırı hava olayları inkâr edilmeye devam edilecektir.
“Sınırsız yetkili, sıfır sorumlu” ABD
emperyalizmi
Daha da önemlisi, hiçbir uluslararası yasa ABD
kurallarına veya politikalarına uygulanmayacak veya bunları sınırlamayacaktır. ABD
ve onun müttefiki devletler, Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası
mahkemeler aracılığıyla yapılan girişimler de dahil olmak üzere, politikalarını
engellemeye yönelik yabancı girişimlerden muaf tutulacaktır. ABD, BM Güvenlik
Konseyi kararlarını veto etme yeteneğini koruyacak ve karşı çıktığı BM Genel
Kurulu kararlarını ve uluslararası mahkeme kararlarını basitçe görmezden gelecektir.
ABD müesses nizamının hedefi budur. (4)
Savaş henüz kaybedilmiş değil!
Diğer yandan, tarih egemenlerin her zaman her
istediklerini yapamadıklarının sayısız örneği ile de doludur. Bu yüzden de
emperyalistlerin tüm kozları ellerinde tuttuğunu düşünmek her zaman cazip olsa
da emperyalist savaşlara ve sömürgeciliğe karşı muhalefet her zaman mümkündür
(ve gereklidir).
Yani bu dönem uzun süre devam edemez. Emperyalizmin
kurbanı olan dünya halkları (özellikle de azgelişmiş dünyanın halkları), bir
kez daha emperyalist egemenliğin boyunduruğu altında kalmaya razı olmayacaktır.
Böylece, eğer yeniden sömürgeleştirme döneminde olduğumuz tespiti doğruysa, dünya
halklarının buna yanıtı; anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti- kapitalist bir
direniş olmalıdır.
İdeolojik, politik ve örgütsel yenilenme
ihtiyacı
Diğer yandan, emperyalizm olgusunun kendini yeniden hissettirmeye
başladığı açık bir gerçek olsa da onunla mücadele edebilmek için emperyalizm
ile ilgili görüşlerimizi, politikamızı ve mücadele yöntemlerimizi de yenilememiz
gerekiyor.
Öncelikle, “saldırgan ve müdahaleci bir dış politika
anlamında” emperyalizmden bahsedildiğinde, emperyalizm genellikle belirli bir
ülke veya güç bağlamında ele alınır. (Örneğin: “Amerikan emperyalizmi”, “Çin
emperyalizmi” ya da “İngiliz emperyalizmi” gibi).
“Emperyalizm sadece saldırgan politikalar
değildir!”
Mesele politikalarsa ve biz eğer bütün gücümüzü onları
durdurmak için seferber edersek, bu politikaların sonu emperyalizmin sonu olduğu
anlamına gelmez. Bu, emperyalizm meselesini dış politikalara indirgemek
anlamına gelir. Çünkü saldırgan politikalar hiyerarşideki konumu korumanın bir
yoludur, dolayısıyla bu politikaların sona ermesi, başka bir gücün devreye
girip “ganimet” sahibi olma şansına sahip olacağı anlamına gelir. (Örneğin ABD
emperyalizmi gider, boşluğu Çin ya da Rus emperyalizmi doldurur!). Kapitalizm
var oldukça emperyalizm hep var olacaktır.
“Emperyalizm sadece dışa bağımlılık değildir!”
Aynı şekilde emperyalizmi sadece bir bağımlılık
ilişkisi olarak ele alarak, bağımlı ülkenin egemenliğine saygı gösterilmesinin
emperyalizme son vereceğini de varsayamayız. Geçmiş dönemler bize bunun böyle
olmayabileceğini kanıtladı. Sömürgecilik karşıtı mücadele dalgası ve ulusal
kurtuluş mücadelesi, ezilen halklara muazzam bir kurtuluş getirmiş olsa da
kapitalist birikim mantığını nasıl alt edeceğini bilemedi ve yine kendini
bağımlı konumunda buldu. Emperyalizm kendisini yeni koşullara uyarladı ve
“dengeyi” yeniden sağlamanın bir yolunu buldu. (5)
Anti-emperyalizmin temel ilkeleri neler
olabilir?
O halde anti- emperyalist bir mücadele çizgisinin temel
ilkeleri şöyle özetlenebilir:
İlk olarak, kendi
ülkesindeki otoriter rejimi devirebilmek için ABD ve batı emperyalizmine destek
verenler, bu devletlerin tüm dünyada ulusal kurtuluşun ve toplumsal devrimin
başlıca düşmanlarından olduğunun bilincinde değildirler. Özellikle de ABD,
sefil bir statükoyu dayatmayı amaçlayan başlıca egemendir, bu nedenle
uluslararası kolektif kurtuluşun müttefiki değil, olsa olsa rakibi olabilir.
İkinci olarak
(diğer yandan), emperyalizme karşı çıkma gerekçesiyle ulus devletin ve onun
iktidarının peşine takılanlar, mevcut otoriterliği “vatanseverlik” adına
destekleme yanlışlığına düşerler. “Düşmanımın düşmanını dostum” olarak görmek tersinden
yapılmış bir hatadır. Bu, ABD’nin emperyal rakiplerini sözde bir direniş ekseni
olarak desteklemek biçiminde ortaya çıkan; “kaba anti-emperyalizm”, “sahte
anti-emperyalizm” ya da “kampçılık” olarak adlandırılan bir pozisyondur.
Bir başka anlatımla, zalim rejimler, kendilerine
direnen insanlara verilen desteği, bu rejimlerin “egemenliğine” yabancı veya
emperyalist “müdahale” olarak yorumlar. Biz de aynısını yaptığımızda, bu
tiranlıkların işini kolaylaştırırız, onları savunur bir duruma düşeriz. Ölüm kalım
mücadelesi içindekiler, ne tür manevi/maddi/askeri desteği talep edecek/kabul
edecek/reddedeceklerine karar vermek için özerkliklerine ve egemenliklerine
saygı duymamıza ihtiyaç duyarlar. Kendimizi tiranlarla aynı dili konuşurken
bulma hatasına düşmemek gerekir.
Kaba anti-emperyalizm otoriterliğe hizmet eder!
Böyle bir yaklaşım, demokrasiye karşı savaşlarını
emperyalizme karşı bir savaş olarak süslemeye hizmet eden despotlar için bir
toplanma çağrısıdır. Çünkü despotizmi gizlemek ve meşrulaştırmak için kullanılır.
Bu yaklaşımı benimsemiş bazı ulusalcı solcular, ulus
devletler içindeki veya arasındaki siyasi çatışmalara tepkisini sıfır toplamlı
bir seçenek olarak çerçevelendirirler ve en iyi halinde bile her zaman
yanıltıcı ve yanlış olan bir kurguyu sürdürürler. Ancak bu kurgu çok
tehlikelidir. Zira sadece zalim ulus devletleri yüceltici, faşistleri ve
otoriterleri pohpohlayıcı rollere sokmak için anlatısal ve dramatik bir araç
olarak hizmet eder.
Bir emperyal güce yaslanarak başka bir
emperyal güçle savaşılabilir mi?
Bu yaklaşımın bazı savunucuları daha da ileri giderek,
Çin ya da Rusya gibi kapitalist devletlerin bir tür sosyalist alternatifi
temsil ettiğini iddia eder (örneğin Xi Jinping’in aşırı sağcı Macaristan
başbakanı Viktor Orbán'ı övmesi- Çin ile Macaristan'ın “yeni dönem için her
koşulda kapsamlı stratejik ortaklığını” lanse ederken). Böylece yükselen büyük
güçleri, alt-emperyal devletleri ve bağımlı ülkelerdeki çeşitli diktatörlükleri
destekler bir duruma düşerler. “Maduro’nın Türkiye’deki rejime ilişkin
sempatisi” ya da “Türkiye’de ulusalcı yapıların Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini
NATO’ya karşı bir savaş olarak değerlendirmesi” bu bağlamda düşünülebilir.
Bu bakış, Çin ve Rusya gibi devletlerin emperyalist
doğasını ve İran ve Suriye'deki ve Türkiye’deki gibi rejimlerin karşı-devrimci
doğasını, işçiler ve ezilenler için ne kadar baskıcı olurlarsa olsunlar,
görmezden gelir. Ve bu ülkelerdeki aşağıdan gelen halk mücadeleleriyle
dayanışmaya karşı çıkarak, bu mücadeleleri ABD emperyalizmi tarafından
düzenlenen sahte “renkli devrimler” olarak görür.
“Jeopolitik indirgemecilik” öz savunma
hakkını reddeder!
Son olarak, soldaki bazı kesimler jeopolitik
indirgemecilik pozisyonunu benimsiyor ve çeşitli emperyalist devletlerin
yağmacı doğasını kabul ettiklerinden, bunlardan hiçbirini desteklemiyor.
Böyle bir tutumun en sakıncalı yanı, bu güçler ezilen
uluslar üzerinde çatışmaya girdiğinde, bu ulusların kurtuluşlarını kazanmak
için silahlanma hakları da dahil olmak üzere, “kendi kaderlerini tayin etme
haklarını savunmak” yerine, bu tür durumları emperyalistler arası rekabetin tek
eksenine indirgemektir. Bu yaklaşım, ezilen ulusların kurban durumunda olduğu
gerçeğini inkâr eder.
Kuşkusuz emperyalist güçler, ulusal kurtuluş
mücadelelerini vekalet savaşlarına dönüştürüp manipüle edebilirler. Ancak
jeopolitik indirgemeciler, bu olasılığı günümüzde meşru kurtuluş mücadelelerine
verilen desteği reddetmek için kullanıyor. Oysa Martin Luther King Jr.'ın
dediği gibi, “herhangi bir yerde adaletsizlik, her yerde adalet için bir
tehdittir. Başkalarının mücadelelerine çarpıtıcı bir kampçı odaktan bakmayı
seçtiğimizde, kendi demokratik mücadelelerimizi zayıflatmış” oluruz. (6)
Bu anlamda sosyalist solun konuya yaklaşımı ABD
emperyalizmi ile otoriter yoz bir rejim arasında sonuçsuz bir seçim yapmak biçiminde
olamaz. Her durumda seçim net olmalıdır: “Ya ezilenlerin direnişini ve hayatta
kalmasını destekleriz ya da ezenlerin hayatta kalması konusunda endişeleniriz”.
Bu bağlamda ABD emperyalizmine karşı çıkarken, Maduro’nun yozlaşmış rejimini de
reddeder ve Venezuela halklarının yanında olduğumuzu vurgularız.
Nasıl bir anti-emperyalizm?
O halde nasıl bir anti-emperyalizm gerekiyor? Bu
enternasyonalist anti-emperyalizmdir.
Şu ya da bu emperyalist ya da kapitalist devletin
yanında yer almak yerine, bu pozisyonun savunucuları tüm emperyalizmlere ve
daha az güçlü kapitalist rejimleri, (onlara karşı emperyalist müdahalelere
karşı çıksak bile), reddeder. Dünyanın her yerinde ve istisnasız tüm halkların
kurtuluş, reform ve devrim mücadeleleriyle dayanışma içinde olur.
Ulusal kurtuluş davalarında, özgürlük mücadelelerinde
kayıtsız şartsız ama eleştirel bir şekilde ezilenlerin yanında yer alır.
Son olarak, bu mücadelelerde, ulusal kurtuluş ile
sosyalizmi birbirine karıştırmaz. Bunun yerine, ulusal kurtuluş mücadelelerini
sosyalizm mücadelelerine dönüştürmek için bu mücadelelerdeki işçiler ve ezilen
halklarla dayanışma inşa etmek ve onların ilerici ve devrimci güçleriyle siyasi
ilişkiler geliştirmek gibi bağımsız bir yaklaşımı benimser.
Dip notlar:
(1) https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil
(5
Ocak 2026).
(2) https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-the-end-game
(27 Temmuz
2025).
(3) Agm.
(4) https://www.nakedcapitalism.com/2026/01/michael-hudson-weaponizing-the-worlds-oil-trade-is-the-bedrock-of-the-u-s-rules-based-order.html
(13 Ocak 2026).
(5) https://mronline.org/what-is-imperialism
(8
Ekim 2021).
(6) https://www.africa.upenn.edu/Articles_Gen/Letter_Birmingham.html
(16 Nisan 1963).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder