12
Eylül Askeri Darbesiyle Başlayan Süreç Devam Ediyor
Mustafa
Durmuş
12
Eylül 2026
Geçen yüzyılda kapitalist dünyayı niteleyen en önemli olguların
başında askeri darbeler ya da darbe girişimleri geliyor.
Azgelişmiş ülkelerde, sömürgecilik sonrasında (1960’lar),
Şili’de olduğu gibi iktidara gelen bazı “ulusal kalkınmacı yönetimler”; “emperyalist
devletlerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden”, CIA
destekli askeri darbelerle devrildiler.
Türkiye gibi diğer bazıları da, “küresel sermayenin
yeni birikim stratejilerinin hayata geçirilebilmesi için”, yine CIA destekli
askeri darbelere maruz bırakıldılar. Bu darbelerde ABD emperyalizminin ve
NATO’nun payı çok büyük.
Açık Diktatörlüklerin Döl Yatağı:
Emperyalist -Kapitalist Sistem
Ancak, tüm askeri darbeleri sadece emperyalizm olgusu ile
açıklamak doğru değil. Zira darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel)
ekonomik, politik ve jeopolitik etkenler de söz konusu. Bunların başında
kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor.
Bu etkenler, örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde
son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz
OHAL ile gelen ve genelde “sivil darbe” olarak nitelendirilen gelişmede,
spesifik olarak, ekonomik faktörden daha ziyade, iktidarın iki kanadı arasında
başlayan çatışmayla ayyuka çıkan politik bir kriz etkili oldu.
Keza, 1980 öncesinde İran’da Amerikancı Şah Rejiminin
devrilmesi ve yerine Mollalarca yönetilen bir rejimin iş başına gelmesi, ABD
tarafında, Rusya’ya karşı önemli bir hegemonya kaybı olarak görüldü ve bunu
telafi etmek için Türkiye bir askeri rejimle tahkim edilmek istendi.
12
Eylül 1980 Darbesine Giden Süreç: Ekonomik ve Politik Kriz
12
Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi
durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi.
Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal
ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi
ve kendisini “döviz krizi” biçiminde gösteriyordu.
Yani
ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü
garantileyen, göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine ve sendikal
örgütlenmeye dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi, 1970’lerin
ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize
girdi.
Sermaye
birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün
olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak “dış
pazara/ihracata yönelik bir model” olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik
temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının
örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan
kaldırılması oluşturuyordu.
24 Ocak 1980 Kararları: Filmin Fragmanı
Krizden
çıkış için önce “24 Ocak 1980 Kararları” adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı
“istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları” uygulandı. Bu kararlar
Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir
biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı.
Bu
kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter
demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıfı hareketi
ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi
grevde, öğrencilerse boykottaydı. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve
politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı.
Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.
Kısaca,
açık bir diktatörlük biçimi olan askeri diktatörlük, neo-liberal politikaların
hayata geçirilebilmesi için 12 Eylül askeri darbesiyle inşa edildi. Bu süreçte,
bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası
sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası
kuruluşlar da destek verdiler.
Kârlılık Restore Edildi
24
Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye
ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası
sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi
yapabilir hale getirildi.
Bunun
faturası ise işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi: işçilerin reel ücretleri ve köylülerin
gelirleri düştü, gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz,
zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, halk ekonomik
ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak, askeri diktatörlük altında ağır
bir zulme uğratıldı (1).
12
Eylül rejimi ile birlikte işçilerin kıdem tazminatlarına esas kabul edilen gün
sayısı 45 günden 30 güne indirildi (bugünlerde bu hak tamamen ortadan
kaldırılmak isteniyor).
Darbeden
bu yana geçen 46 yıl boyunca, özellikle de son 24 yıldır, Türkiye neo-liberal
politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü, özelleştirmeler
ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme
daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından bütünüyle vazgeçildi.
Ancak
bu da sistemin krizini çözmeye yetmedi ve 40 yıla yakındır uygulanan
neo-liberalizm; önce sivil bir darbeye, ardından da bugünlerde yaşandığı gibi,
bir diğer açık diktatörlük olan faşizm ile sonlanabilecek olan Siyasal İslamcı
Otoriterleşmeye yol açtı.
“15
Temmuz 2016 Darbe Girişimi” ve OHAL
!2
Eylül Darbesinden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. Bunlardan en
sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Kısaca,
Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu
krizin bir ayağı 2013 yılından beri iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı.
Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla
birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında
çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl
darbe mekaniğini de harekete geçirdi.
Tek Adam Rejimi
Darbe
girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler
neo liberal, siyasal İslamcı neo- otoriter bir rejimin kurulmasının ilk
adımları oldu. Geçen 10 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp,
güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir “Türk Tipi Başkanlık
Sistemi” kuruldu. Ancak bu rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi,
ekonomi derin bir krize sürüklendi.
Sonuç Olarak
Türkiye,
12 Eylül Askeri Darbesinden bu yana karşılaştığı en derin sosyal krizlerinden
birini yaşıyor. Üstelik bu kriz sosyal, siyasal ve ekolojik krizlerle birlikte “çoklu
bir krize” dönüşmüş durumda: artık bütüncül bir toplumsal çöküşten söz etmek
mümkün.
Yaygın
yolsuzlukların ve organize suç örgütlerinin varlığı, kamu kaynaklarının kullanımındaki
usulsüzlükler, liyakatsizlik, etik sorunlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri
gibi olgular, ülkedeki mevcut durumun kriz kavramıyla açıklanamayacak kadar
ciddi bir durum olduğunu, bunun “toplumsal bir çöküş” olduğunu gösteriyor.
Bugünkü
otoriter rejim aslında 12 Eylül’ün bir devamı. Zira 12 Eylül uygulamalarına
benzer, hatta yargı ve yürütme anlamında ondan çok daha kötü uygulamalarla
karşı karşıyayız. Kayyumlar, kitlesel tutuklamalar, şantaj ve rüşvet ile
seçilmiş politikacıların parti değiştirmeye zorlanmaları bunun bazı örnekleri.
Ancak,
bugünkü rejimin ayırıcı özellikleri de var:
Öncelikle,
bugün artık faşizm gibi açık bir diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin
egemenleri çok daha bilinçliler, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar ve zamana
yayıyorlar. “Demokrasiyi öldürmek için onu ortadan kaldırmanın gerekmediğini”
öğrendiler. Tek yapmaları gereken şeyin, “onu içeriden aşındırmak, demokratik
kurumları itibarsızlaştırmak, tarihi yeniden yazmak, kaos yaratmak ve iktidarı
korumak için halkı yeterince manipüle etmek” olduğunun bilincinde hareket
ediyorlar. İkincisi, otoriterleşmeyi “normalleştirme” konusunda son derece
başarılılar. Bugünün normalinin “demokrasisizlik” olduğu düşüncesini neredeyse
tüm topluma kabul ettirdiler.
Buna
rağmen, bu ülkeyi; emek, demokrasi, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği, eşit
yurttaşlık, sosyal adalet ve toplumsal barış temelinde yeniden inşa edebiliriz.
Ülkede hâlâ demokrasiye inanan onlarca milyon insan var. Alanlardaki,
işyerlerindeki emek, demokrasi, hukuk ve adalet mücadelesi hala sürüyor. Dipten
gelen faşist dalgayı da etkisiz kılabilmek için gerekli olan, en geniş demokrasi
ittifakının oluşturulmasıdır.
Dip Notlar:
(1)
Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri
Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket
Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder