27 Mayıs 2016 Cuma

SİYASAL İKTİDARIN OTORİTERLEŞMESİ İLE EKONOMİNİN DURUMUNUN KÖTÜLEŞMESİ ARASINDA BİR İLİŞKİ VAR MI? (2)



SİYASAL İKTİDARIN OTORİTERLEŞMESİ İLE EKONOMİNİN DURUMUNUN KÖTÜLEŞMESİ ARASINDA BİR İLİŞKİ VAR MI? (2)

Uluslar arası finans kapital:  Türkiye’de önümüzdeki 2 yıl ekonomik büyüme hızı daha da düşecek!

Mustafa Durmuş 
24 Mayıs 2016
 
Türkiye ekonomisi 2002 - 2011 döneminde yılda ortalama % 5’in biraz üzerinde, buna karşılık 2011 - 2015 arasında sadece % 3’ün biraz üzerinde büyüyebildi. Yani son dönemde büyüme hızı ciddi olarak geriledi. 2015 yılındaki % 4’lük büyüme ise daha ziyade konjonktürden kaynaklandı. Bu büyümede kamu tüketim harcamalarındaki artış ve düşük petrol fiyatlarının yanı sıra, sayıları 2 milyon 800 bini aşan Suriyeli mültecilerin tüketim harcamaları da önemli bir rol oynadı. Morgan Stanley’e göre, mültecilerin büyümedeki payı binde 2-3 puan civarında.

Danske Bank, 12 Mayıs 2016 tarihli raporunda Türkiye ekonomisinin büyüme hızını 2016 yılı için % 2,7 ve 2017 yılı için % 3 olarak tahmin ediyor. Bu tahminleriyle, önceki tahminlerinden iki yıl için de ortalama % 0,5 puan düşürüyor.  Banka’nın kur tahmini ise yılsonuna kadar 1 $= 3,12 TL.
Credit Swiss’in 13 Mayıs tarihli raporunda ise büyüme hızları sırasıyla 2016 yılı için % 3, 8 ve 2017 için % 3,5 olarak öngörülüyor. 

Her üç raporun da öngördüğü gerçek Türkiye ekonomisinin önümüzdeki iki yıl içinde % 4’ün altında bir büyüme ile yetinmek zorunda kalacağı. Diğer yandan planlamacılara göre, yüksek oranda genç bir nüfusun var olduğu ve yıllık nüfus artışının % 1,5 dolayında olduğu Türkiye gibi bir ekonominin, hem bu nüfus artışının neden olduğu ihtiyaçları karşılayabilmek, hem genç nüfusa yeni istihdam yaratabilmek için, hem de kapitalist üretimin temel amacı olan kârlılığın sürdürülebilmesi için yılda en az % 7 oranında büyümesi gerekli.  

Aksi halde, avantaj gibi görünen genç nüfus sistem için ciddi bir tehdit haline gelebilecektir. Sermaye tarafında ise, böyle düşük oranlarda servetini, sermayesini büyütmeye razı olmayan sermaye ciddi sorunlar yaşayacak ve bunları aşabilmek için içinde yaşadığımız coğrafyada yeni emperyal yönelimlere girecektir. 

Nitekim Türkiye’nin Orta Doğu’da başarısızlıkla sonuçlanan “Yeni Osmanlıcılık” macerası, kısmen bu yönelimlerin bir sonucudur.  Gençliğin, çocuk yaştan itibaren dincileştirilmesi ya da milliyetçilik gibi ideolojilerle yönetilmeye çalışılması ise toplumun bütünü açısından çok tehlikeli sonuçlara neden olabilecektir. Böyle stratejilerin kısa vadede başarılı gibi görünürken, uzun vadede toplumun bütünü açısından (hatta uygulayanlar açısından da) felaketlerle sonuçlandığı 1920-1945 arasında İtalya, İspanya ve Almanya’daki faşizm deneyimlerinde görüldü.

Yapısal ekonomik sorunlar

Ekonomideki yavaşlamanın konjonktürel ya da döngüsel olmaktan çok, yapısal nedenleri var. Emperyalist kapitalist sisteme göbekten bağımlı bir ekonomi durumunda olan Türkiye ekonomisinin en önemli yapısal sorunlarından biri kuşkusuz, dış borca dayalı büyümenin, borç düzeyinin üst sınırlarına yaklaşmasından ötürü, artık sürdürülemez olması. 

Öyle ki Türkiye’nin dış borç stoku 10 yıl önce milli gelirinin % 35’i kadarken, bugün % 52’sine yükseldi ve bu borçlar toplamda AKP’nin ilk iktidar yılında kabaca 100 milyar dolar iken, şu anda 400 milyar doları aşmış durumda. 

Bu borçların üçte ikisi özel sektöre ait.  Yani özel sektörün kısa vadeli krediler dâhil dış borcu 300 milyar doları aşıyor (bu rakam ülkenin döviz rezervlerinin % 200’ü demek). Bir bütün olarak buna portföy yatırımları ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları da dahil edildiğinde Türkiye’nin net uluslar arası yatırım açığı 370 milyar doları buluyor. Borç servisi rasyosu (anapara taksidi ve faiz ödemeleri /milli gelir) ise yine AKP döneminde % 6,4’ten, % 13,5’e çıktı, yani iki kat yükseldi.
Özel şirketlerin ve bankaların dış borcunun gelişimi, bu anlamda, son derece çarpıcı. Öyle ki AKP döneminde bu kesimin dış borç stokları 5 kat artış gösterdi. Yani milli gelirin % 14’ünden 2015 sonu itibariyle % 77’sine fırladı. Buna yaklaşık 1 trilyon lira civarındaki iç borçlar dâhil değil.

Bu borçlar ülkedeki tüketim ve yatırımların temel kaynağını oluşturuyor. Bu nedenle de bunların sürdürülemez bir düzeye ulaşması ekonomik modelin de sürdürülemez hale gelmesi demek.
Ayrıca bu durum ekonomiyi dış şoklar olarak tanımlanan, yani yabancı sermaye hareketlerinde ciddi dalgalanmalar söz konusu olduğunda, (daha açık bir deyimle, sermaye girişi yavaşlayıp, ülkeden sermaye çıkışları arttığında), ekonominin finansal bir krize doğru hızla evrilmesine neden olacaktır.
Nitekim Bloomberg’in Türkiye’deki bankacılık sektörü ile ilgili uyarılarla dolu raporuna göre; ülkeden son dönemde çıkan sermaye miktarı 7,3 milyar doları aştı. J.P.Morgan’ın 13 Mayıs 2016  tarihli Türkiye raporuna göre ise tek başına Davutoğlu’nun azledilmesi olayının ardından geçen bir hafta içinde çıkan sermaye miktarı 459 milyon dolar oldu.

Diğer yandan ülkedeki ortalama kâr oranlarının % 14’ün üzerinde seyretmesi bu gelişmelerden şimdilik büyük sanayi sermayesinin zarar görmediğini, tersine ciddi kârlar elde etmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Ama kârlardaki bu gelişim trendinin hem yabancı kaynak girişinin azalması ve nitelik değiştirmesi hem de emek gücü verimliliklerinin düşmesi gibi nedenlerle tersine çevrilmesi söz konusu olabilir.

Ama asıl bu süreçten kârlı çıkanların bankalar ve büyük inşaat şirketleri gibi büyük sermayedar grupları olduğu açık. Üretken sermaye olarak da nitelenen sanayi sektöründeki büyüme son dönemlerde, çok yavaşlarken, hizmetler, bankacılık, alt-yapı /enerji,  inşaat-emlak gibi asıl olarak kentsel rant ve doğa talanına dayalı sektörlerin ve burada faaliyet gösteren sermaye gruplarının (Cengiz, Limak, Ağaoğlu gibi) hızlı büyümesi bunu bir göstergesi. Ve bu şirketlerle siyasal iktidar tam anlamıyla hemhal olmuş durumda. Yani dönemin gözdeleri artık para sermayeyi çok daha hızlıca büyütebilen bu sektörlerde faaliyet gösteren bu yeni sermaye grupları. 

Değişik sektörlerdeki sermaye gruplarının sınıfsal çıkarları uzlaştırılamaz çıkarlar olmasa da aralarında bir gerilimin olduğu, bunun politik yansımalarından gözlemleniyor. Şu ana kadar siyasal iktidar çıkardığı emek karşıtı yasalar ve uygulamalar ile bu sermaye gruplarının tümünün çıkarlarını ortaklaştırabildiği gibi, özellikle de esnek istihdam ile yaptıkları ve yapmayı planladıklarıyla uzun vadede sanayi sermayesinin kârlılığını da gözetmekte olduğunu ortaya koydu (…devam edecek: Politik riskler ve savaşların ekonomik etkileri).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder