24 Mayıs 2018 Perşembe

“PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI


 “PİYASA TANRI” “DEVLET TANRIYA” KARŞI

Mustafa Durmuş

23 Mayıs 2018

Dolar sonunda 4,80’i de aştı, 5’e doğru koşuyor. Sadece yılbaşından bu yana liranın dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 25’e yaklaştı.
“Neler oluyor?” diye soranlar için yanıt açık: Aslında yeni bir şey olmuyor. Bir süredir başta döviz, işsizlik, enflasyon, borç stokları ve cari açık olmak üzere ekonominin temel göstergeleri freni patlamış bir araç gibi yolundakileri ezip geçiyor. Alınan baskın seçim kararı ise, tıpkı 2001 yılında alınan erken seçim kararı gibi, bu süreci hızlandıran ve aracı duvara toslatan bir karar olarak tarihe geçecek.

DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR YA DA LİRA NEDEN BU DENLİ DEĞER KAYBEDİYOR?
Bu sorunun birçok yanıtı var ama sadece belli başlılarına değinmekle yetinelim.
Küresel çapta sırasıyla; Trump’ın uyguladığı korumacı politikalar, koyduğu ithalat vergileri ve ithalat kısıtlamaları, FED’in ard arda faiz oranlarını artırıyor olması ama en önemlisi petrol fiyatlarının sürekli artması doları fırlatıyor.

PETROL FİYATLARI ARTIYOR
Örnek olarak petrolün varili 80 doları buldu. 40 dolarlardan bu düzeye geldi. Petrolü sadece elinizdeki dolar ile alabiliyorsunuz. Dolayısıyla da Türkiye gibi petrol ithalatı yüksek bir ülke iseniz dolara olan ihtiyacınız çok daha fazla oluyor. Böylece petrolün fiyatı arttıkça cebinizde daha çok dolar bulundurmak zorundasınız. Bu da sizin hesapsız-kitapsız büyüme politikalarınızı gözden geçirmenizi gerekli kılıyor.

İTHALATA OLAN AĞIR BAĞIMLILIK
Türkiye ekonomisi hem üretim ve tüketim, hem de ihracat açısından ithalata bağımlı. Yani sermayedarlar kâr elde edebilmek için üretim yaptıklarında bunun hammaddesini, makine ve ekipmanını, teknolojisini, ara malını çok büyük ölçüde dışarıdan sağlamak zorundalar. Bu bağımlılık yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Ayrıca saman, et, buğday, şeker, hatta tereyağı dahi gıda maddeleri de artık ithalatla geliyor. Soframızda olan neredeyse hiçbir şey ne yerli ne de milli artık.
Bu durum son 16 yıldır izlenen sanayisizleştirici olduğu kadar tarımsızlaştırıcı neo liberal ithalat politikalarının ve inşaata dayalı kâr ve sermaye biriktirme stratejisinin bir sonucu. Tarımsal arazilerin üzerine AVM’ler, plazalar, TOKİ binaları dikerseniz, buralardaki dükkân ve mağazalarınız da ağırlıkla ithal malı ürünler satarsa siz üretimde de tüketim de ithalata bağımlısınız demektir. Bu nedenle de bunları ithal etmek için dolarınızın, avronuzun olması gerekiyor.

ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU PATLADI
Ülkenin dış borç stoku 453 milyar dolar. Bunlar geri ödenecek. Tek başına özel sektörün bu yıl sonuna kadar ödemesi gereken dış borç faiziyle birlikte yaklaşık 94 milyar. Döviz pozisyon açığı ise bunun üç katı. Bu da borçlu firmaların, ekonomiye ve iktidara olan güveni azaldığında bu borçları ödeyebilmek için bugünden, yani dolar daha da yükselmeden dolar satın alarak biriktirmesine neden oluyor. Bu da kuru yükseltiyor.

ENFLASYON VE BELİRSİZLİKLER ARTTI
Son olarak enflasyon bu denli yüksek, gelecek bu denli belirsiz ve ekonomik ve politik risklerle dolu olduğunda elinde Türk lirası olanlar paralarının değerinin erimesini önlemek için ya dolar (ya da avro) veya altın almaya başlıyorlar. Dolar ile birlikte altının da zirve yapmasının nedeni bu.
Aklınıza şu öneri gelebilir: Hükümet dolar bassın! Doların başkasının parası olduğunu, yani bunu basma yetkisine sahip tek ülkenin ABD olduğunu hatırlatalım. Geçmişte bunu Saddam yasa dışı olarak yaptı ama başına neler geldiğini gördük. Yani bu da çözüm değil.

YA SONUÇLARI?
İflaslar artacak. Kitlesel işçi çıkarımları gündemde:
Kuşkusuz bunun en çarpıcı sonucu, döviz cinsinden borçlu bazı firmaların, artık borçlarını dahi çevirebilmek için yeni borç alamamaları nedeniyle batmaları, iflas etmeleri olacak. Bunun işaretleri de yok değil. Doğuş Grubu dâhil birçok büyük firma mallarını satarak bu sıkıntıyı aşmaya çalışıyor. Ama bu batış ve iflaslar asıl olarak, o işletmelerde çalışanları, işçileri, emekçileri vuracak. Çünkü bu durum onları işsiz bırakacak, yoksulluğa ve açlığa itecek.
Vergi gelirleri azalacak:
Batışlar, iflaslar olduğunda hem doğrudan kurumlar vergisi ve gelir vergisi tahsilatları azalacak, hem de azalan ithalat ya da iç ticaretten dolayı KDV ve ÖTV gelirleri düşecek. Bu devletin yeni kemer sıkma politikalarına başvurmasına neden olacak ve halkın yoksulluğunu artıracak.
Hayat daha da pahalanacak:
Döviz artınca, petrolden başlayarak, iğneye, ipliğe zam geldiğini artık yaşayarak biliyoruz. Yani fiyatlar, enflasyon artacak. Gelirlerini kaybeden ya da ücretleri enflasyon nispetinde artmayanlar bu fiyat artışları karşısında daha da yoksullaşacaklar.

MERKEZ BANKASI MÜDAHALE EDECEK Mİ?
Ana akım burjuva iktisat teorileri ekonomideki her şeyi Arz-Talep Kanunu ile açıklamaya çalışsalar da genelde yetersiz kalırlar. Bunun nedeni petrol, emlak, borsa ve döviz piyasaları gibi çok önemli piyasalarda genellikle bu kanunun çalışmamasıdır.
Örneğin bu kanuna göre, bir malın fiyatı arttığında o mala olan talep düşer. Şimdi soralım: O halde neden dövizin fiyatı yükselirken dövize olan talep azalmıyor, tersine artıyor?

DOĞRU DOZU AYARLAMAK İMKÂNSIZ
Bu nedenle de para arzı ile para talebinin kesiştiği nokta olarak açıklanan denge faizi gibi kavramların da gerçekte karşılığı olduğunu ileri sürmek zor. Yani döviz kurunu dengede tutabilmek için gerekli olan denge faiz oranını grafik üzerinde hesaplamak, çizmek kolay ama gerçekte bu hesap tutmuyor. Arz-Talep Kanunu işlemediğinde bunun zorunlu parçası olan denge fiyatı da anlamını yitiriyor.
Buradan hareketle Merkez Bankası faiz oranını 300-500 puan artırsa dahi, bu artışla sağlanan faiz oranı denge faiz oranı olmayacak ve kısa bir süre düşen kur tekrar yükselecek. Yani ilacın dozunu tam olarak belirlemek mümkün olmadığı gibi, ilaç hastalığın kendini ortadan kaldırmayan, sadece kısa süreliğine ağrı kesici etkisi yaratan bir ilaç. Kaldı ki faiz artırımı konusunda çok da geç kalındı.

DOLARIN GERÇEK DEĞERİ NE?
Eğer dövizin fiyatını Arz-Talep Kanunu belirlemiyorsa ne belirliyor? Bizce bu konuda hala başvurabileceğimiz bir ekonomi politik kanunu var: Emeğin Değer Kanunu. Ancak bu kanunun 19.yüzyıldakine göre biraz genişletilmiş bir versiyonuna başvurmak gerekiyor. Zira son 150 yılda dünya çok değişti.
Bu kanuna göre bir malın değerini (fiyatın değerden sapması daha farklı bir şey) belirleyen şey onun için harcanmış olan toplumsal emek miktarıdır. Günümüzde baskın emperyalist finans kapital olgusu ve FED gibi kurumların varlığı bu değeri doğrudan etkileyen faktörler. Bu nedenle de normalde basımı 1 doları geçmeyen bir 100 dolarlık banknotun değeri ancak onu elde edebilmenin maliyetinin yüksekliğiyle açıklanabilir.

DOLARA ERİŞİM MALİYETİ
Bu noktada az gelişmiş ülkelerin dolara erişim güçlükleri, içeride çok yüksek faiz oranları uygulamak zorunda kalmaları, FED’in faiz politikaları ve LİBOR gibi piyasalar belirleyici oluyor. Böylece doları bir az gelişmiş ülke ne kadar zor elde ediyorsa, doların değeri o ülkenin parası karşısında o denli yüksek oluyor (bu yaklaşım çerçevesinde arz-talep sadece sonuca etki yapan etkenlerden biri olarak görülmeli).

TANRILAR SAVAŞIYOR!
Kapitalist sistem içinde mecazi olarak iki tanrıdan söz edilebilir: Piyasa Tanrı ve Devlet Tanrı. Bunlar genelde birbiriyle uyum içindedirler, birbirlerinin işine pek karışmazlar. Böyle bir durum hatta kapitalizm öncesinde de mevcuttur. Öyle ki Hz. İsa’nın “Tanrının hakkı Tanrıya, Kralın hakkını Krala” diye özetlenen ünlü sözünde, köylüden toplanan vergi gelirlerinin Kral ve Kilise arasındaki (tithe) paylaşımını meşrulaştırdığı ileri sürülür.
Ama zaman zaman bu tanrılar da birbirlerine ters düşerler. Özellikle de derin ekonomik ve politik krizler söz konusu olduğunda bu çatışma görülür. Hele Devlet Tanrı kendi iktidarı, gücüyle ilgili sıkıntılarından dolayı piyasaları karşısına aldığında ya da almış gibi göründüğünde, Piyasa Tanrının kendine olan güvenini kaybeder. Böyle bir durumda hegemonya savaşları da başlar. Devlet Tanrı elindeki devlet erkini kullanarak Piyasa Tanrıyı cezalandırmak, Piyasa Tanrı da faiz, kur, enflasyon gibi araçlarıyla onu cezalandırmak ister. Şu an Türkiye’deki durum aslında bu benzetmeye uygun bir durum olarak görülebilir.

HZ. MUSA'NIN ASASI KİMİN ELİNDEYSE SONUCU O BELİRLER?
Tekrar aynı soruya dönelim. Merkez Bankası faiz silahını çekerek bu gidişi durdurabilir mi?
Bu, öncelikle asanın (faiz) Devlet Tanrının mı yoksa Piyasa Tanrının mı elinde olmasına bağlı olarak değişir. Asa Devlet Tanrının elindeyse, inşaat, emlak, konut sektöründeki taahhütleri ve dini söylemleri de dikkate alındığında faizin ciddi oranda yükseltilmesini beklemek zor. Piyasa Tanrının elindeyse faiz yükseltilebilir ama bu yeterli olmaz. Zira piyasalar siyasal iktidarın ekonomi yönetimine güvenlerini giderek yitiriyorlar. Artık bu kesimler açısından da gelecek iyice belirsizleşmiş durumda. Yani ciddi bir güven sorunu oluştu. Böyle olduğunda faiz gibi araçlar yetersiz kalıyor.
Kaldı ki piyasaların böyle bir gücü olduğuna, yani faiz asasını kullanacağına inananlar, Hz. Musa’nın kavmini kurtarabilmek için asasıyla denizi ortadan yarıp, bir geçiş yolu ortaya çıkardığına inananlar, böyle bir gücü vardıysa neden işin başında kavmine yapılan saldırıyı önlemedi, sorusunu kendilerine sormalılar.


Formun Üstü

Formun Altı


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder