29 Temmuz 2018 Pazar

ADİL BİR TOPLUMDA ÜCRETLENDİRME NASIL OLMALI?



“Dünyada ve Türkiye’de emeğin halleri” yazı dizisi (4):
ADİL BİR TOPLUMDA ÜCRETLENDİRME NASIL OLMALI?

Mustafa Durmuş

29 Temmuz 2018

Kendini toplumun gözünde meşrulaştırmanın öneminin farkında olarak burjuva iktisadı, kapitalizm altında çağlardır yürütülen ücretlendirme politikalarının, dolayısıyla da gelir ve servet bölüşümünün ne denli adaletli olduğunu anlatmaktan da vazgeçmedi. Bu bağlamda çok sayıda teori ya da yaklaşım ortaya atıldı.

Bunlardan, “Geleneksel ya da Muhafazakâr Yaklaşım” olarak da anılan bir yaklaşıma göre, bir kişinin sahip olduğu üretken kapasitesine (örneğin miras yoluyla da olsa edindiği sermayeye) dolayısıyla da üretime olan katkısının büyüklüğüne göre, ona daha fazla ödemede bulunmak en adaletli yoldur.


Bu yaklaşıma göre; “yemek kazanına kim daha fazlasını koyuyorsa, kazandan o kişi daha fazlasını yeme hakkına sahip olmalıdır”.

Böylece, örneğin Vehbi Koç ya da Sabancı’nın torunlarının ya da son dönem zenginlerinin veliahtlarının, aileden gelen üretken kapasiteleri (para, sermaye, fabrika, bilgi, deneyim, ilişki gibi) çok daha fazla olduğundan sıradan bir işçi çocuğuna göre bin kat daha fazla gelir elde etmeleri (eşit olmasa da) son derece adildir.

Bu bağlamda verimli olmanın bir yolu hem para, sermaye, hem iyi eğitim ve güçlü ilişki ağı anlamında yüklü bir mirasa konmak, yani şanslı doğmak ya da şans yakalamaktır.

Diğer taraftan ne miras, ne şans, ne de güçlü politik ve ekonomik ilişkiler sayesinde elde edilen avantajlar emek sarf edilerek elde edilen şeyler değildir. Buradan hareketle bu imkânlara sahip olanların daha verimli çalıştıkları kabul edilerek elde edilen gelir ya da servet haklı ve adil gösterilemez.

VERİMLİLİK Mİ, YÜRÜ YA KULUM MU?

Örneğin son yıllarda sıklıkla rastlandığı gibi, belediye yetkililerinin yönlendirmeleriyle köylülerden ucuza satın alınan ve birkaç yıl sonra imar geçirilerek çok katlı inşaat yapılmasına izin verilen arsalar üzerine yapılan binlerce konut ve AVM ya da rezidanstan sağlanan servet bu arsa sahibinin emeğinin yüksek verimliliği ile mi, yoksa sahip olduğu politik ilişkiler ve dağıttığı rüşvetlerle mi ilişkilendirilecektir?

Ya da cemaat ilişkileri sayesinde yaptığı isabetli (!) bir evlilik sayesinde henüz 20’li yaşlarda iken ülkenin büyük holdinglerinden birini başına getirilip, hatta bununla da kalmayıp ülkenin en önemli para kaynağının başına getirilen birinin bu başarısı onun emeğinin yüksek verimliliğin mi ya da çok uzun saatler çalışmasının mı bir ürünüdür?

Eğer çok zengin olmak için iyi donanım anlamında çok iyi eğitimli, çok zeki ve çok çalışkan olmak yeterli olsaydı, ülkenin en iyi üniversitelerinden mezun olanların, üniversite mezunu bile olmayan, yabancı dil bilmeyen çok sayıda patronun yanında ücretli olarak çalışmalarına gerek kalmazdı.

Ya da kriter çok çalışmak ve çok üretmek olsaydı, ülkenin en zenginleri, en ağır koşullarda ve en uzun saatler çalışan madenciler, inşaat işçileri ya da çöpçüler olurdu.

ALINTERİNDEN EĞİTİME AYRILAN KAYNAK

Kuşkusuz bu çıkarımlar, emek gelirinin bir kısmının tasarruf edilerek ve bunun da eğitim gibi amaçlarla kullanılarak iyi eğitimin sonucunda daha yüksek ücretli meslekler edinmesinin sağladığı gelirlerin adil olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Ancak günümüzde böyle alın terinden yapılan tasarrufla edinilen eğitimin sağladığı göreli yüksek ücretler gibi örnekler son derece sınırlıdır (bu daha ziyade 1990’a kadar mümkün olabilen bir şeydi).

Emek gelirleri dışında, kâr gelirleri ya da faiz gelirleriyle elde edilen nitelikli eğitim becerilerinin getirdiği yüksek ücretler ise gelirin ilk kaynağının adaletsizliği, etik dışı olması bağlamında ne kadar adil olabilir?

Özetle, verimlilik eşitsizliği ile ortaya çıkan gelir-ücret eşitsizliği eğer adilce kazanılmış emek gelirlerinin yöneldiği erdemli işlerin sonucunda gerçekleşiyorsa bunu sömürü olarak değerlendirmek haksızlıktır. Buna karşılık bu verimlilik ve ücret farkı, miras, şans, haksız avantaj ya da başlangıçtaki adaletsiz gelirle sağlanıyorsa ortaya çıkan bölüşüm adaletsiz bir bölüşümdür (1).

FARKLI KATKI FARKLI ÜCRETLENDİRMEYİ HER ZAMAN HAKLI ÇIKARTIR MI?

Verimlilik farklılığına dayalı ücretlendirmeyi bir diğer burjuva iktisadi yaklaşımı olan “liberal yaklaşım” “katkı farklılığı” ve bunun neden olduğu farklı ücretlendirme olarak ele alır. Buna göre (2) kişi, bireysel katkısına göre pay almalıdır.

Bu görüşü savunanlar servet gelirlerinin büyük bir kısmını adaletsiz bulurken, insanın kendi emeğinin meyvesini yiyebilmesinin gerektiğini ileri sürerler. Böylece onlara göre birisi toplumsal üretime daha fazla katkı sağlıyorsa daha fazla pay almalıdır. Bu başkasının emeğini sömürmek demek değildir. Tam tersine bu başkaları tarafından da sömürülmeye izin vermemek anlamına gelir.

Ancak bu noktada bireysel katkının nasıl ölçüleceği sorunu ortaya çıkar. Daha önce de vurgulandığı gibi, ana akım iktisatçılar bir girdinin katkı değerini onun marjinal verimliliği ile ölçerler. Yani kullanılan girdi, çıktının değerini ne kadar artırdı ise o kadar katkı sağlamıştır.

Ancak ülkeden çarpıcı örnekler vermek gerekiyorsa, emekli olduğunda Meclis fedailiğinden başka bir iş yapmayan bir futbolcu eskisine, sanatı yalakalık zanneden bir pop yıldızına ya da 20’li yaşlarda paraşütle büyük bir holdingin başına getirilen bir şirket üst düzey yöneticisine ödenen ücret, ayda sadece 1603 lira net ücret alabilen (o da iş bulabilecek kadar şanslıysa), bu haliyle de açlık sınırının dahi altında kalan bir asgari ücretlinin ya da bir kamu emekçisinin yüzlerce katı olduğunun vurgulanması gerekir.

Böyle bir ücretlendirme haklıysa SOMA madenlerinde aşırı kâr için katledilen 301 maden işçisinin, onlarca katlı rezidans, AVM ya da havalimanı yaparken ölen inşaat işçilerinin ya da sabahın köründe sokaktaki çöpleri toplamak durumundaki taşeron işçisi çöpçülerin toplumsal üretime, yaşama, ülkenin gelişmesine, büyümesine (diğerleriyle kıyaslandığında) neredeyse hiç bir katkısının olmaması gerekir.

FEDAKÂRLIĞA YA DA ÇABAYA GÖRE FARKLI ÖDEME ADİL MİDİR?

Ödeme yapılan fedakârlığın büyüklüğüne göre de yapılabilir. Bu ölçüte göre (3), ilave bir ödemeyi sadece ilave çaba sahibi hak eder. Çabadan kasıt toplumsal üretim ve donanım için yapılan kişisel fedakârlıktır. Çaba değişik biçimler alabilir. Bu daha uzun saatler çalışmak, daha yoğun, daha tehlikeli, daha sağlıksız işlerde çalışmak biçiminde olabilir.

Böylece bir kişi yemeğin pişmesi için gösterdiği çabanın büyüklüğüne göre yemekten pay almalıdır. Yani yapılan fedakârlıktaki farklılık ancak bir insanın diğerinden daha fazla pay almasını haklı çıkartabilir.

Burada da tedavisi çok masraflı hastaların durumları ile ilgili bir sorun ortaya çıkar. Öyle ki (bu ölçüte göre) sadece 10 yıl çalışabilmiş ama sonrasında tedavisi çok masraflı (maliyeti milyonlarca lirayı bulan) bir hastalığa yakalanmış birinin ya da hayatı boyunca hiç çalışması mümkün olmayan ama doğuştan ya da sonradan yine tedavisi çok pahalı hastalıklara yakalanmış bir bebek ya da çocuğun tedavi masrafları toplumca karşılanmamalıdır. Çünkü onlar bunu hak edecek yeterli bir katkıda bulunmamışlardır. Bu gerekçelerle bunların tedavisini reddetmek (iktisadi olarak adil olsa da) ne derece adildir?

Bu noktada yeni bir ilke ile karşı karşıya kalırız: İnsani ilke. Yani ihtiyaca göre ödeme (4). Bu diğerlerinden ayrı bir kategoridir ve bu övgüye değer bir öneme sahiptir.

Bu ilkeye göre ücretlendirme ekonomik adaletin ötesinde bir şeydir. Yani ekonominin eşit ve adaletli olması başka şeydir. Adalet, insanların yaptıkları fedakârlıklara göre ödeme yapılmasını gerektirir ama insanlık da ihtiyaç içinde olana ihtiyacını vermemizi gerektirir. Bu nedenle de adaletli bir ekonomi etik olarak arzu edilen ekonomide son nokta değildir.

Bu bağlamda tedavisi çok masraflı bir hastaya tedavi imkânı vermeyen bir ekonomi adaletli olabilir ama insani olmadığı için etik yönden sorunludur. Bu nedenle de ekonomik adalet için mücadele ederken, insani bir ekonomi için de mücadele edilmesi gerekiyor demektir ki, bu da “ihtiyaçla güçlendirilmiş çaba ya da fedakârlığa göre bölüşüm” en adaletli bölüşüm anlamına gelir.

İŞÇİ KOOPERATİFLERİ VE ADİL ÜCRETLENDİRME

Özetle, ücret ya da toplumsal üretimden alınan pay politik güç, miras, şans, servet ya da kişisel katkının yüksekliği (hasılaya katkısı anlamında) ile belirlenmemelidir.

Öncelikle bir bireyin alacağı pay kısmen onun ihtiyaçlarını yansıtmalıdır. Bu bağlamda örneğin çalışamayacak durumda olanların da düzenli gelirleri olmalıdır. Ciddi sağlık sorunu olanların ise (tedavinin masrafının yüksekliği ne olursa olsun) doğru tedaviye ücretsiz erişebilmeleri gerekir.

Bölüşümde böyle bir asgari adaletin sağlanmasının ardından, daha fazla ücret, ne kadar uzun çalışıldığına, ne kadar sıkı ve verimli çalışıldığına, çalışma koşullarının ağırlığının neden olduğu külfetin büyüklüğüne göre belirlenebilir.

Daha fazla tüketmek ya da tüketimini çeşitlendirmek insanların hakkıdır. Gelir (dolayısıyla servet) birikimi ise sadece daha fazla, daha sıkı ve daha zor koşullarda çalışmanın bir sonucunda gerçekleşiyorsa ve başkalarını ezmeye yol açmayacak bir sınırın altında kalıyorsa adil kabul edilebilir (5).

Diğer yandan daha çok boş zamanı olsun isteyenler için buna uygun, adil, tazminat pratikleri olmalıdır. Böylece bazı insanlar toplumsal üretimden daha az pay almak pahasına daha az çalışıp, diğer faaliyetler için daha çok zaman ayırabilmelidirler.

Böyle bir ücretlendirmeyi sağlayabilecek örgütlenmelerin başında işçi kooperatifleri gelir. Bazı Latin Amerika ülkelerinde görüldüğü gibi, bu kooperatiflerin tek bir sahibi yoktur ve servete, güce ya da çıktıya göre bir ödüllendirme yapılmamaktadır. Daha ziyade ücretleri eşitlemek eğilimine sahiptirler ve ücretlendirme dâhil olmak üzere bölüşüm ve üretime dair temel kararlarını kendi işçi meclislerinde alırlar.

Dolayısıyla sosyalizmin temeli olan sosyalist demokrasinin mikro düzeyde hayata geçirilebileceği mekanlar asıl olarak işçi kooperatifleri ve işçi meclisleridir. Bunlar, bölüşüm konusunda şu ana kadar en adaletli çözümleri önermiş ve kısmen de hayata geçirebilmiş olan sosyalist topluma geçişte bugünden inşa edilmesi gereken temel örgütlenmelerdir.
……………………….

(1) Robin Hahnel, The ABCs of Political Economy, A Modern Approach, Pluto Press, 2002, s. 20-31.
(2) Agk.
(3) Agk.
(4) Agk.
(5) Michael Albert, Parecon: Life After Capitalism, Verso Books, 2004.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder